İbrahim Karaoğlu
Tüm Yazıları
Morun Dayanılmaz Hüznü
Ana Sayfa Tüm Yazılar Morun Dayanılmaz Hüznü

Ölüm yıldönümünde, mezarına gitmeden önce, Goethe’nin “Yüreğinizin derinliklerinde olan hiçbir şey ölümle kaybolmaz.” aforizması  dolanıp durdu belleğimde; saatlerce ondan kalan kitap, katalog ve resimlerin önünde durdum. Yeniden baktım mor enginar çiçeklerine. Sakladığımız, hatıralarla dolu şeyler; unutmamak için gönlümüzdedir hep. Ve her anımsayışta; zarafeti, toplumsal sorunlara duyarlılığı, güven veren kişiliği, özgün sanatçılığı, biçemi, akademik tutumu, çok […]

Ölüm yıldönümünde, mezarına gitmeden önce, Goethe’nin “Yüreğinizin derinliklerinde olan hiçbir şey ölümle kaybolmaz.” aforizması  dolanıp durdu belleğimde; saatlerce ondan kalan kitap, katalog ve resimlerin önünde durdum. Yeniden baktım mor enginar çiçeklerine. Sakladığımız, hatıralarla dolu şeyler; unutmamak için gönlümüzdedir hep. Ve her anımsayışta; zarafeti, toplumsal sorunlara duyarlılığı, güven veren kişiliği, özgün sanatçılığı, biçemi, akademik tutumu, çok kültürlülüğü, araştırmacı kişiliği ve örnek sanatçı duruşu gelir aklıma. Bir grup dostu mezarı başında toplandık, ressam/akademisyen Prof. Dr. Turan Erol’un. Onu andık; sevgimizi, saygımızı ve özlemimizi yineleyerek.

“Aslına bakarsanız,/ Türkçe bilmez/ Lüksemburg Parkı;/ Bu bir gerçektir./ Ama Turan Erol;/ Anadili gibi bilir,/ Doğanın ve eşyanın/ Gizemli dilini./ Ve çok iyi çevirir,/ Türkçeye bu dili./ İyi ressam, iyi şair/ Ve bir çevirmendir o./ Sözcükleri renklere,/ Renkleri de/ Sözcüklere çevirir.”

Hâlâ belleğimde şair Metin Altıok’un yaklaşık kırk yıl önce yazdığı Turan Erol şiiri. Soğuk bir güz akşamı Kızılay’daki Kardelen Kafe’de söyleşmiştik bu şiir üzerine. Ben ona; “Bu şiir ne çok Turan Erol resmi” demiştim, o da bana; Bilge Karasu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Bedrettin Cömert, İlhan Berk ve Selim İleri’nin Turan Hoca’yı daha güzel anlatan şiir gibi yazılarından söz etmişti. Sonra da hiç görmediği Lüksemburg Parkı’nı, Floransalı Medici’yi, onun çocukluğuna özlemini gidermek için bu parkı yaptırdığını ve II. Dünya Savaşı’nda bu parkın nasıl da Nazi karargâhı olduğunu anlatmıştı.

Yıllar sonra, Hacettepe Sanat Müzesi’ndeki Turan Erol sergisine giderken Metin Altıok’la yıllar önceki söyleşimizi anımsamıştım. Keşke yaşıyor olsaydı; birlikte gezerdik bu güzel sergiyi diye düşünmüştüm. İçim burkuldu. Onunla ne çok resim muhabbeti yapardık. Onun resimlerinden başlardık söze sonra da çok sevdiği Turan Erol resimlerine kadar uzardı sohbetimiz. Ne çok severdim onun resimlerini de…

Yol boyunca “Mor enginar çiçeklerinden kaç resim vardır?” diye düşünmüştüm. Çünkü yıllar yıllar önce, bir kış günü Turan Hoca’nın açtığı sergi için; “Tutuklu Yargılanan Enginar Çiçekleri” adlı bir yazı yazmıştım Cumhuriyet’te. O yazı sonrasında da şair Metin Altıok; “Bu çiçeklerin gülüşü bile hüzün. Sen o hüznü yakalamışsın.” demişti.

“Loplu, bol tüylü, mor bir çiçek enginar çiçeği. Morun dayanılmaz, vazgeçilmez hüznü ile karşılar yaşamı. Küskün ve içe dönüktür. Çünkü her yıl yeniden ölmenin kaygısıyla yaşar. Akdenizlidir ve Akdeniz’in en oynak, cıvıl cıvıl renkli çiçeklerinin içinde hüzün ona yakışır en çok. Sessiz, yumuşak, yorgun ve ürkektir. Sıkılgandır, sevmez kristal vazolarda boy göstermeyi.” demiştim. Müzedeki sergide de iki enginar çiçeği vardı. Yine, pastelin en yumuşak şiiriyle bakıyorlardı izleyicilere…

Hacettepe Sanat Müzesi’nin mekânsal olanakları kadar retrospektif bir sergiydi o etkinlik. Hocaların hocası, sanatçı Turan Erol’un son sanat şöleniydi. Keşke, çok daha geniş olsaydı müze ve Turan Hoca’nın sanatçı kariyerini yansıtan çok daha büyük bir sergi olsaydı o sergi. Onun sanat evrenine baştan sona doğru doyasıya baksaydık.

Ömrü boyunca resimlerinin içinde durdu Turan Hoca. Oradan dokundu hayata. Resimlerinin içindeki bakışın anlamıyla allegorize ederek, çoğalttı hayatı. Yaşama tanıklığının görsel güncelerini harmonik dönüşümlerle, kendi biçemine özgü sanatsal bir ifade biçimiyle sundu hep. Geçmişe ilişkin, unutkanlığın dehlizlerinde kalmış öyle mekânlar, görüngüler, olaylar, olgular ve an’lar var ki onun resimlerinde; onlarla aramızda sessiz bir diyalog ve derin bağlar kurarak büyüler yapıtlarıyla izleyicisini. Renkleri özgürleştirerek yaptığı her bir resmi yaşama övgülerle yüklüdür. Doğaya ve insana adanmış ritüelleri içerir onun sanatı.

“Yaşamımın dönemlerini birbiri ardına sıralanan açık pencereler olarak tanımlayabilirim.” diyen Pontalis’i anımsatıyor belki. Çünkü imgelerle düşünen, düş gücünü yaratıcı etkinliğinin sanatsal biçemine dönüştüren gerçek sanatçıların yapıtları açık pencereler gibidir hep. Ve onların tuvallerinden açılan pencerelerin önündeki buluşma, bakışma eylemi resimlerinin içine çekip daha bir çoğaltır izleyicisinin erincini.

Çok eski bir resminin adı; “Pencereden Ötesi”ydi Turan Hoca’nın. Aslında “Pencereden Ötesi” tüm resimleri; Anadolu’nun saklı güzellikleri, çocukluk mekânları (Milas), bozkırlar, sokaklar, gecekondular, yollar, Paris’te yaşadığı mekânlar, dostları, dağlar, kediler, makiler, enginar çiçekleri, ayçiçekleri, zeytin ağaçları, atlar, kıyıya çekilmiş tekneler, tekne kaburgaları, iskeleler, avlular, çiçekler; yaşamın binbir halleri…

Yaşamı boyunca biriktirdiği yapıtların en uç örneklerini sunmuştu en son izlediğim sergisinde. Çok kıymetli, yetkin bir sanatçı için sınırlı sayılabilecek retrospektif bir sergiydi. Türk resmine kendine özgü değerler katan usta bir ressam Turan Erol. Çok daha büyük mekânlarda yeni bir retrospektif sergisini açmayı çok istedim ancak yüzlerce kişiden resimler toplamak biraz zordu ve anlaşmamıza karşın başaramadım bunu. Umarım bir gün gerçekleşir bu sergi: Çerçevesinden taşan bir büyük ressamı anmanın kıvancını yaşarız. Umarım bir gün büyük bir retrospektif sergiyle ve onun sanatına adanmış bir kitapla görkemli bir sanat şölenini gerçekleştiririz. Öyle çok yakışır ki ustaya…

Yaşamın küçük an’larından, ayrıntılarından süzülmüş incelikler vardır hep onun resimlerinde. Seçtiği her izleği kendi düş prizmasından geçirerek biçim kazandırır: Bunu kendine özgü bir dil, duygu ve biçem örüntüsüyle sunar; bizi yitirdiklerimizle, unuttuklarımızla buluşturan, usta bir ressamdır Turan Hoca. Dünle eskiyen, yiten her şeyi en insancıl imgelere dönüştürür yaşam dolu resimlerinde. Her tuvali yaşam dolu bir penceredir; ne çok mevsim geçer Turan Hoca’nın pencerelerinin içinden.

Başı karlı Ağrı Dağı en sevdiğim resimlerindendir; “Başımda, saçlarım kardır” diyen Sabahattin Ali’nin dizelerini okuturken, çocukluğunun Sodra Dağı da mor bir hüzünle bakar öyle tuvalinin içinden. Bozkırda uyuyan doğa, kar çitleri, birbirine omuz omuza yaslanmış süzgün gecekondu evleri, beyaza boyalı Bodrum, genzimize kömür kokusu bulaştıran eski Ankara resimleri, kömür yüklü atlar ve eski bir zamanı bekleyen bisiklet; bisiklet günlerinin heyecanlı telaşıyla çocukluğumuza yolcu eder bizi.

Ne denli unutsak da, yitirsek de kimi yaşantıların güzelliğini, Turan Hoca’nın fırçasından süzülen boyalarla oluşan resimler; unuttuğumuz incelikleri, güzellikleri estetik bir varsıllıkla yeniden anımsatır bize.

16 Şubat, 2. ölüm yıldönümünde yeniden anımsadım, onun mor enginar çiçeklerini ve onların dayanılmaz hüznünü. Ömrünü sanatına adamış büyük ustayı saygı, sevgi ve özlemle selamlıyorum.

Yazarın Diğer Yazıları
Şiirimizin Janti Ağabeyi

Anıları naftalinlenmiş, kadim bir semttir Kızılay. Kentin en büyük meydanını bulvarlar boyunca çevreleyen at kestaneleri ve ara sokaklarını bahar kokularıyla dolduran akasyalar, tanığıdır bu semtin kadim zamanlarının; unutulmaz anıların, aşkların, sevinçlerin, tutkuların, buluşmaların, ayrılıkların, kederlerin, sevinçlerin… Yalnızca gölgelerini ve kokularını sunmaz bu ağaçlar; kentin belleğini beklerler, geçip giden zamana inat… Sabahın erken saatlerinde işe yetişen […]

Devamını Oku
Baharın Hafızası

Geride kaldı karanlık ve soğuk günler. Kış, yalnızca havayı değil, insanın içini de ağırlaştıran o uzun suskunluğuyla çekilirken; bahar, fark ettirmeden, bir sızıntı gibi girdi hayatımıza. Önce ışık değişti, sonra sesler. Ağaçların kabuğunda, toprağın kokusunda, kuşların telaşında çoğaldı hayat. Ve insan, doğanın bu sessiz ama kararlı dönüşümüne her seferinde yeniden kapıldı. Çünkü bahar yalnızca bir […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara, Düşlerin Gerçek Olduğu Yerdir!

DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu.  Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]

Devamını Oku
Müşterek İhtimalini Mümkün Kılmak: Esat Hâl’in Hafızası ve Gelecek Yolculuğu

Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]

Devamını Oku