Türkiye’de, futbol ve sendika denince, akla ilk ve tek gelen isim Metin Kurt’tur. Neredeyse bir deyimdir bu. 60’ların sonunda parlayan ve 70’lere hem yıldız ama politik bir futbolcu olarak damga vuran bir isimdir, Metin Kurt. Kırklareli çocuğu Metin’in ailesi İstanbul’a göçer. Ailesini geçindirmek için liseyi bırakıp tamamen kendini futbola veren Metin’in yolu Ankara’ya da düşer. […]
Türkiye’de, futbol ve sendika denince, akla ilk ve tek gelen isim Metin Kurt’tur. Neredeyse bir deyimdir bu.
60’ların sonunda parlayan ve 70’lere hem yıldız ama politik bir futbolcu olarak damga vuran bir isimdir, Metin Kurt.
Kırklareli çocuğu Metin’in ailesi İstanbul’a göçer. Ailesini geçindirmek için liseyi bırakıp tamamen kendini futbola veren Metin’in yolu Ankara’ya da düşer. Öyle ki o, esasen Ankara’da yıldızlaşır ve sonra da malum olduğu üzere, İstanbul’un radarına girer.
Başkent’ten önceki durağı İzmir’dir. Ancak ilk defa evinden ayrılan genç Metin, bu şehirde büyük bir bunalım yaşar. Güzel İzmir, onun için âdeta bir kâbusa döner. Kendini göstermeye geldiği Altay’da sadece 4 maça çıkabilir ve bir sezonun sonunda bavulunu toplar.
Galatasaray Lisesi’nin karşısındaki PTT binasında yeni takımına 3 yıllık imzayı atar. Bu imza, Ankara’nın önde gelen kulüplerinden PTT’ye atılır! Metin, 1967-70 arasını Ankara’da geçirir ve bu yıllar dünyada 68 rüzgârının estiği yıllardır. Metin, futbol sahasında sorunsuzdur. Yavaştan çıkış yapmaya başlar. Fakat onun İzmir’den Ankara’ya taşıdığı hayata dair bunalımı sürmektedir. Açıkçası bir varoluş sancısıdır bu.
PTT’nin hademesi, bu süreçte onu Kur’an okumaya teşvik eder. Bir süre kendini dini içerikli kitaplara verir. Bu defa takımın malzemecisinin aklına uyar ve klasikleri okumaya başlar. Malzemeci Aydoğan, ona “Sefiller’i” verir. Hugo’nun bu ‘tuğla’ kadar kalın kitabı Metin’i ürkütür. Biraz baştan, biraz ortadan ve biraz da sondan okur geçer. Bir nevi malzemeci Aydoğan’a çalım atar! Ama foyası ortaya çıkar. Malzemeciden bu hilesi nedeniyle yediği fırça, onu kamçılar ve gerçek bir okuma serüvenine başlar.
Kendi tercihiyle aldığı ilk kitabın adı Cesaret ve Fazilet Mücadelesi’dir. Onu bu kitabı almaya iten de ilk cümlesidir: “Doğru bildiğini söyle, mutlaka kazanırsın.” Bu cümle Metin’in sonraki hayatının da şiarı olur.
Onu bu kadar çarpan kitabın yazarı ise J.F. Kennedy’dir. Evet, ABD Başkanı! Birkaç yıl sonra adı ‘Komünist’e çıkacak olan Metin, kapitalizme karşı isyan ateşini kapitalist ABD Başkanı’nın kitabıyla yakar!
Futbolun Spartaküs’ü Metin, ilk hak arama eylemini de PTT’nin genel kaptanına karşı çıkarak yapar. Yenik durumda olunan bir maçın devre arasında soyunma odasına girerek esip gürleyen kaptana, “Sahtekâr” diyerek karşı çıkar.
Takımın hocası futbolumuzun nadir aydın yüzlerinden biri olan Tamer Güney’dir. Olan biteni sessizlik içinde izler. Metin, buna şaşırır. Öyle ya, soyunma odasında Sokrates’ten girip Marx’tan çıkan Tamer Hoca’dan destek bekler. Hoca ise bilakis o anda onu kadro dışı bırakır! Daha sonra Metin’e şu öğütleri verir: “Kendi gücünü hesap etmedin. Karşındakinin gücünü hesap etmedin ve harekete geçeceğin doğru zamanı iyi tayin etmedin.”
Metin, Tamer Hoca’nın verdiği kitapları yutarcasına okumaya koyulur. Daha şuurlu bir tutumun ilk taşlarıdır bunlar.
PTT yönetimi, özür dilemesi şartıyla affedeceğini söylese de, Metin bunu reddeder. Ancak takım arkadaşlarının oyuyla döneceğini söyler. Ve genel kaptana isyanında onu yalnız bırakan arkadaşları, bu defa destek verir.
Ankara yılları Metin Kurt’un fikri hayatında politize olduğu, sahada da yıldızlaştığı dönem olur.
PTT’deki performansıyla Metin, A Milli Takım’a çağrılır. Böylece Ankara, uzun yıllar sonra Ay-Yıldızlı takıma bir futbolcu gönderir.
Metin Kurt, 1970 yılında Galatasaray’a imza atar. Üç yıl önce PTT’ye imza attığı binanın karşısındaki Galatasaray Lisesi’nin takımına yani…
Galatasaray’da üst üste üç yıl şampiyonluk yaşarken, adı da ‘Çizgi Metin’e çıkar. O çizgi sahada da hayatta da sol kanattır.
Galatasaray döneminde, milli takıma da taşıdığı hak mücadelesi ve sendikal faaliyetleri artar. Ne var ki, akıbeti hep Ahmet Kaya’nın şarkısındaki gibi olur:
“Dost diye bağrıma bastığım insanlar
Arkamı dönünce vuran utansın.”
Hep yalnız bırakılır ve nihayetinde Kayserispor’a bir nevi sürgün edilir.
Metin, futbolu bıraktıktan sonra da inadını sürdürür ve o sendikayı 2009’da kurar. Şöhretlere değil, sporun tabanına bel bağlar. Ama burada da Âşık İhsani’nin dediği gerçekleşmez ve taban ne yazık ki uyanmaz! Bir yıl sonra sendikasından ayrılıp yenisini kurar. Fakat devrim ataklarında yine yalnız kalır. Kesmeşeker’in onun için yazdığı şarkıdaki gibidir hayatının özeti: “Metin Kurt gibi yalnızız ceza sahasında.”
12 Ağustos 2012’de göçüp gittikten sonra, ardında ne tribünlerdeki binler vardır ne de… Birkaç yürekli dostuyla uğurlanır.
Bir geri pas ile Ankara’ya dönelim ve son şutu Metin’in ayağından çekelim:
Giyim kuşamına çok özenir. Bir gün Ankara’da özel bir terziye gider ve siparişini verir. Metin Kurt, terziden dikmesini istediği takım elbisenin modelini Mustafa Kemal Atatürk’ün Anıtkabir’de sergilenen takım elbisesinden almıştır. Değil mi ki Metin’in de kökleri, Ata’nın Selanik’ine dayanır…
Türkiye’de spor denince, malum akla yalnızca futbol gelir. İşte, sahip olduğu büyük potansiyele rağmen Türkiye’nin uluslararası alanda hak ettiği noktaya gelememesinin temel nedeni bu tek boyutlu bakıştır. Oysa Cumhuriyet’in spor hikâyesi çok boyutlu, bütüncül haliyle de daha derin bir anlayışla başlamıştı. Bu başlangıçta başkent Ankara, öncülerdendi. Ankara, Türkiye Cumhuriyeti’nin her anlamda bir dışavurumudur; sanatta, mimaride, […]
Devamını Oku
Spordan söz edildiğinde bilindik bir cümle kurulur: Spor; barış ve kardeşliktir. Ağırlıklı olarak bir temenninin ifadesindir. Günümüzde profesyonelleşip bir endüstri olan spor, rahatlıkla ‘silahsız savaş’ olarak adlandırılabilir. Buna karşın sporun birçok kez gerçek savaş veya büyük siyasi gerilimleri bitirmede büyük rol oynadığı da görülmüştür. Kuşkusuz dünyanın bir numaralı profesyonel ve endüstriyel sporu futboldur. Zaten son […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku