Kimi insanlar vardır, kentlerle özdeşleşirler; kimileri de kentleri kendilerine benzetir. Attilâ İlhan, İzmir’in rüzgârını, İstanbul’un sisine karıştırarak yazdı yaşamını. Bir yanıyla Kordonboyu’nda elinde tütün, gözlerinde bir kadın düşü… Diğer yanıyla Galata’da bir sokak lambasının altına eğilmiş, devrimci düşüncelerini kâğıda düşürmeye çalışan bir aydın. Dili, sokağın diliydi. Ama sokağın sıradan gürültüsü değil bu; başkaldıran, direnen, sevdalanan, […]
Kimi insanlar vardır, kentlerle özdeşleşirler; kimileri de kentleri kendilerine benzetir. Attilâ İlhan, İzmir’in rüzgârını, İstanbul’un sisine karıştırarak yazdı yaşamını. Bir yanıyla Kordonboyu’nda elinde tütün, gözlerinde bir kadın düşü… Diğer yanıyla Galata’da bir sokak lambasının altına eğilmiş, devrimci düşüncelerini kâğıda düşürmeye çalışan bir aydın.
Dili, sokağın diliydi. Ama sokağın sıradan gürültüsü değil bu; başkaldıran, direnen, sevdalanan, zaman zaman küfreden ama asla pes etmeyen bir ses. Fransız şiirinin omzuna yaslanmış ama Türkçeye ihanet etmemiştir hiçbir zaman. O, Baudelaire’i severdi belki ama Nâzım’a borcunu bilirdi. Şiiri “imgeyle dövme” sanatı sayar, aşkı ise bir tür karşı-devrim gibi yaşardı.
Ve Attilâ İlhan, aşkı da hep ideolojiyle birlikte anlardı. Bir kadını severken, onu Paris’te bir sokakta kaybetmiş gibiydi hep; belki gerçekten de öyle olmuştu. Yüzüne bakarken, gözlerinin ardında bir manifesto yazardı. Kadının teninde vatanın sınırlarını arar, öpüşlerinde yasaklı bir kitabın sayfalarını çevirirdi.
Siyasal duruşu, çoğu zaman yanlış anlaşıldı. Oysa o, hiçbir kalıba girmeyen, her kalıbı kıran bir “yalnız kurt”tu. Ne tam anlamıyla bir komünistti ne de sağcıların anlayabileceği bir gelenekçiydi. Onun ideolojisi, bireysel bir vicdanın, tarih bilinciyle kurduğu karmaşık bir ilişkiden ibaretti.
Attilâ İlhan, edebiyatı bir mücadele alanı olarak gördü hep. Romanları, özellikle “Sırtlan Payı” ya da “Kurtlar Sofrası”, yalnızca kurmaca değil; bir dönemin belgeselidir adeta. Orada insanlar değil, fikirler konuşur bazen. Ya da konuşuyormuş gibi yapar; çünkü suskunluk da bir direniştir onun kaleminde.
Bir gün “ben yalnızlığın şahidiyim” demişti. Ve biz de biliyoruz ki onun yalnızlığı sıradan bir melankoliden ibaret değildi. O yalnızlık, çağın kalabalığına başkaldırının adıdır.
İlk şiir kitabı “ben sana mecburum” ile başlar, son şiir kitabı “ kimi sevsem sensiz” diye noktalar…
MAHUR BESTE
“şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
o mahûr beste çalar müjgan’la ben ağlaşırız
gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
o mahûr beste çalar müjgan’la ben ağlaşırız”
Müjgan, sadece yaş düştüğünde kararan, suskunluğu kırpışarak haykırışlara çeviren kirpikler değildi Attilâ için. Müjgan, bir gençliğin düş kırıklığıydı. Sisler içindeki bir sabah gibiydi; belli belirsiz, ama içine işleyen. Gençlik yıllarında tanıdığı o ilk düş kırıklığı, ilk büyük yalnızlık. Belki ilk defa, aşkın bir yoksunluk biçimi olduğunu Müjgan’la öğrendi.
“müjgânla bir gün bakıştık
o gün başladı cehennemim
o gün bugündür bu şehirde
ne zaman bir tramvay görsem
aklıma müjgân gelir”
Şiir, aslında bir zaman makinesi gibi işler burada. Müjgan’la bakıştığı o ilk an, genç bir adamın yüreğine kazınır ve ömrü boyunca silinmez. O tramvaylar artık sadece ulaşım aracı değildir; birer hatıra taşıyıcısıdır. Her ray, her tekerlek dönüşü, Müjgan’ın bir sözcüksüz vedası gibi döner zihninde.
Ama Müjgan ne bir kadındır sadece, ne de sadece bir kirpik. Müjgan; bir kuşağın yitirdikleridir de. 50’li, 60’lı yılların gençleri için Müjgan, umutla umutsuzluk arasında gidip gelen bir metafordur. Aşka, devrime, yaşama inanmakla inanmamak arasında sıkışmış bir çağın kadınsız kalmış yanıdır.
Attilâ İlhan, gençleri yazarken hiçbir zaman steril bir romantizme sapmaz. Onun gençleri idealisttir ama naiftir; kararlıdır ama kırılgandır. Ve Müjgan, o gençlerin içindeki en büyük çatışmanın adıdır: Sevmek mi daha devrimcidir, yoksa unutmak mı?
“Müjgânla bir gün öpüştük
bütün öpüşmelerin tarihi değişti”
Bir öpüşmeyle tarihin değiştiğini söylemek, büyük bir iddiadır. Ama Attila’nın gençliği büyük iddialarla büyüdü zaten. Bu yüzden onun gençlik temsilleri, zamanla hep kavgalıdır. Gençlik, ona göre bir rüzgâr değildir; bir fırtınadır. Esti mi yıkar, geçti mi yakar.
Ve zamanla, Müjgan bir kişiden çıkar; bir ruha, bir belleğe dönüşür. Her genç kız biraz Müjgan’dır artık. Her genç adam biraz Attilâ’dır. Bu yüzden şiir yalnızca bir aşk öyküsü değil, bir kuşağın iç devinimidir.
“bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
gittiler akşam olmadan ortalık karardı”
“Yeryüzündeki bütün güzellikler kadının eseridir.” Mustafa Kemal Atatürk Ankara, bozkırın ortasında açan sevgi çiçeği gibi kadınların emeğiyle, sabrıyla, çalışmasıyla büyümüş bir kenttir. Bu kentte sabahlar, çocuklarını okula hazırlayan annelerin sessiz telaşıyla; akşamlar, çalışıp yorulmuş yine de umudunu yitirmeyen kadınların adımlarıyla başlar. Ankara’da kadın, kentin taşına toprağına kendi izini bırakmıştır: Kimi bir okulun kapısında öğretmen, kimi […]
Devamını Oku
Bir başkenti kurmak, yalnızca taş binalar dikmek değildir. Bir başkenti kurmak, bir ulusun kalbini inşa etmektir. Mustafa Kemal Atatürk, Anadolu’nun ortasında yeni bir devletin başkentini kurarken o kalbe bir de evrensel ilke koydu: “Yurtta barış, dünyada barış.” Yani barış, yalnızca bu toprağın değil, bütün dünyanın ortak dili olmalıydı. Bir başkent barış ilkesini kurucu liderinin sözüyle […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku