Seksenlerin ve doksanların Ankara’sı bir kentten çok, bir nabızdı. Politik olanla sanatsal olan aynı masada oturur, aynı çayı yudumlardı. Kızılay’da yürürken bir bildiriyle bir şiir yan yana düşerdi cebine; bir sokak başında slogan, öteki başında gitar sesi. Ankara o yıllarda susmazdı; tartışır, itiraz eder, üretirdi. Başkent olmak yalnızca devletin kalbi olmak değildi; ülkenin vicdanı da […]
Seksenlerin ve doksanların Ankara’sı bir kentten çok, bir nabızdı. Politik olanla sanatsal olan aynı masada oturur, aynı çayı yudumlardı. Kızılay’da yürürken bir bildiriyle bir şiir yan yana düşerdi cebine; bir sokak başında slogan, öteki başında gitar sesi. Ankara o yıllarda susmazdı; tartışır, itiraz eder, üretirdi. Başkent olmak yalnızca devletin kalbi olmak değildi; ülkenin vicdanı da burada atardı.
O Ankara’da tiyatrolar erken kararmazdı. Küçük salonlar büyük sözler taşırdı. Şairler kahvelerde değil, yaşamın tam ortasında yazardı dizelerini. Müzisyenler, ressamlar, akademisyenler aynı masada dünyayı kurtarmaya girişirdi; bazen başarısız ama her zaman ısrarcıydılar. Politik sertlik, sanatsal cesareti beslerdi. Çünkü baskı, Ankara’da bir süre sonra söze dönüşürdü.
Sonra bir şey oldu. Ankara, on yılda bir değişmeye başladı. Her on yılda bir kent biraz daha sustu; biraz daha düzgün, biraz daha steril oldu. Kültür merkezleri çoğaldı ama kültür seyrekleşti. Sanatçı çoğalmadı; dağıldı. Kent, sesini yükseltenleri değil, uyum sağlayanları ödüllendirdi. Böylece başkent, yavaş yavaş sanatsal bir çölleşmeye sürüklendi: Binalar yükseldi, cümleler alçaldı.
Dünya başkentlerine bakınca fark daha da belirginleşiyor. İlk devrimin başkenti Paris, her dönüşümüne karşın entelektüel damarını kaybetmedi; Berlin, yıkıntıdan birleşerek gençleşti ve sanat çıkarmayı bildi; Londra, çatışmayı estetiğe çevirdi. Bu kentler değişti, yine de kültürel belleklerini taşımayı başardı. Sanatçıyı kenara itmediler; kentin merkezinde tuttular. Çünkü başkent olmanın bedelini değil, sorumluluğunu anımsadılar.
Ankara ise her on yılda bir aynaya bakıp kendini yeniden tanımlamaya çalıştı ama çoğu kez geçmişini silerek yaptı bunu. Oysa kentler, geçmişiyle kavga ederek değil, onu dönüştürerek yaşar. Belleğini kaybeden bir başkent, yalnızca coğrafi bir merkez olur; ruhunu yitirir.
Seksenlerde Mülkiyeliler Birliği bir bina değildi; bir toplanma mekânıydı. Kapısından girerken kimlik sorulmaz, düşüncen tartılırdı. Merdivenlerinde acele vardı çünkü herkes bir şey yetiştirmeye çalışırdı; bir itirazı, bir umudu, bir bildiriyi ya da henüz yazılmamış bir şiiri… Masalar yalnızca çay lekesi değil, ülke sorunları taşırdı. Bir masa ki Aziz Nesin, Uğur Mumcu, Mustafa Ekmekçi, Cevat Geray, Adalet Ağaoğlu, İlber Ortaylı, Rengin Gökmen, Alpaslan Işıklı, Rutkay Aziz ve daha birçok değerli isim… Hem ülke sorunları konuşulur hem yeni bir oyun tartışılırdı; siyaset sanatı yaralamaz, sanat siyaseti susturmazdı.
O bahçede, sözcüklerin nasıl omuz omuza durduğunu gördüm. Bir köşede genç bir akademisyen fısıltıyla ders notlarını anlatır, öteki köşede bir şair sesini yükseltmeden isyan ederdi. Alkışlar ölçülüydü ama itirazlar derindi. Mülkiyeliler Birliği, Ankara’nın kendine konuştuğu yerdi; dışarıda bastırılan ne varsa içeride cümleye dönüşürdü. O yıllarda bir ülkenin nabzını tutmak için Meclis’e değil, bu mekâna bakmak yeterliydi.
Zaman geçti. Aynı kapıdan girildi ama aynı sesler kalmadı. Masalar duruyor, duvarlar duruyor; fakat konuşmalar hafifledi, yük azaldı. Mülkiyeliler Birliği hâlâ orada, ne yazık ki Ankara artık eskisi gibi içini dökmüyor. Çünkü bazı mekânlar, insanlar sustuğunda değil; anımsanmadığında boşalır. Çünkü bazı kentler susunca değil, unuttuğunda çoraklaşır.
Ankara, bir gün yeniden ışığını anımsayacak. Çünkü bu kent, yalnızca binalardan değil; yarım kalmış cümlelerden, masalarda unutulmuş defterlerden, birbirine cesaret veren bakışlardan kuruldu. Devrim burada bir an değil, uzun bir yürüyüştü; acele etmeden, vazgeçmeden. Rüzgârı sertti ama göğü hep açıktı.
Umut, Ankara’da sessiz büyür. Bir kapı aralığında, eski bir salonda, bir çay bardağının buğusunda… Sonra yavaşça kente yayılır. Bir gün, bu başkent yeniden kendine konuşur; sanatla, düşünceyle, insan sesiyle çünkü Ankara’nın kalbi yorulabilir ama durmaz. Bu ülke, yine en derin nefesini burada alır.
Seksenlerin ve doksanların Ankara’sı bir kentten çok, bir nabızdı. Politik olanla sanatsal olan aynı masada oturur, aynı çayı yudumlardı. Kızılay’da yürürken bir bildiriyle bir şiir yan yana düşerdi cebine; bir sokak başında slogan, öteki başında gitar sesi. Ankara o yıllarda susmazdı; tartışır, itiraz eder, üretirdi. Başkent olmak yalnızca devletin kalbi olmak değildi; ülkenin vicdanı da […]
Devamını Oku
“Yeryüzündeki bütün güzellikler kadının eseridir.” Mustafa Kemal Atatürk Ankara, bozkırın ortasında açan sevgi çiçeği gibi kadınların emeğiyle, sabrıyla, çalışmasıyla büyümüş bir kenttir. Bu kentte sabahlar, çocuklarını okula hazırlayan annelerin sessiz telaşıyla; akşamlar, çalışıp yorulmuş yine de umudunu yitirmeyen kadınların adımlarıyla başlar. Ankara’da kadın, kentin taşına toprağına kendi izini bırakmıştır: Kimi bir okulun kapısında öğretmen, kimi […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku