Ahmet Büke
Tüm Yazıları
İlk Aşk Unutulmaz: Ankara!
Ana Sayfa Tüm Yazılar İlk Aşk Unutulmaz: Ankara!

Sene 1989. Üniversite sınavından çıkıp doğruca Gördes’e yollandım. O yaz babamın dükkânını süpürerek, çay boşlarını toplayarak, kumaş toplarını dizerek ve neticeyi bekleyerek geçirdim. O zamanlar üniversite sınav sonuçları gazetelere ek olarak verilen uzun listelerden öğreniliyordu. Gördes’e günlük gazeteler öğleden sonra yorgun bir Mercedes 301 yolcu otobüsünün bagajında geldiği için sabah erkenden kalkıp postaneye gittim ve […]

Sene 1989. Üniversite sınavından çıkıp doğruca Gördes’e yollandım. O yaz babamın dükkânını süpürerek, çay boşlarını toplayarak, kumaş toplarını dizerek ve neticeyi bekleyerek geçirdim. O zamanlar üniversite sınav sonuçları gazetelere ek olarak verilen uzun listelerden öğreniliyordu. Gördes’e günlük gazeteler öğleden sonra yorgun bir Mercedes 301 yolcu otobüsünün bagajında geldiği için sabah erkenden kalkıp postaneye gittim ve İzmir’deki hala oğlunu aradım. 

“Dur, emin olmak için ablama da baktırıyorum listeye.” dedi karşımdaki ses.

Sonra bir sevinç çığlığı duydum.

“Hadi hayırlı olsun: ODTÜ Jeoloji!” 

“Vay be, Ankara ha!” diye kendi kendime mırıldandığımı hatırlıyorum.

Mahallede ve ardından bizim evde dalga daga etkisi oldu bu haberin. Solcu abiler gelip alnımdan öptüler ve zamanında ters çevrilerek yakılan bir arabadan falan bahsettiler. Ama arabanın markası konusunda bir anlaşmazlık çıkınca onlardan ayrıldım. Babam, “Gazi Paşa’nın şehrine gidiyorsun breh breh!” diye el çırpıyordu evde. Annem, “Oğlum şöyle yakında İzmir’de falan bir yer yazsaydın ya.” diye endişeyle söyleniyordu. Öteki odada ise babaannem topladığı arkadaşlarına jeoloji mühendisliğinin ne olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Beceremeyince, “Canım işte mezar kazıcısı gibi bir şey.” dedi. Komşumuzun kızı arkeolojide okuyordu ve isim benzerliğinden benim bölüm de böylece güme gitmişti.

O sonbahar Ankara’ya “Ege Ekspresi ikinci sınıf kompartıman, numarasız” bir biletle gittim. Gar’da bir amcaya ODTÜ’yü sordum. “Güvenpark’a gideceksin önce.” dedi. 

Belediye otobüsünde Ulus, Sıhhiye, Kızılay hattında gözlerimi iri iri açarak ve her şeyi yutar gibi izleyerek gittiğimi hatırlıyorum. İzmir’deki arkadaşlar Ankara’ya asla alışamayacağımı söylemişlerdi. “Deniz yok orada. Sıkıntıdan ölürsün!” Oysa ben zaten İç Ege çocuğuydum ve iner inmez genzimi yakan bu bozkır havasını hemen hatırlamıştım. Gerçekten büyüleyici bir şehirdi. Geniş bulvarlar, ulu kestane ağaçları, parklar, sinemalar, kitapçılar ve aynı bana, babama, dedeme, anneme benzeyen insanlar, insanlar…

Ankara’ya ilk bakışta âşık olmuştum.

Tabii ODTÜ ile aramızda derhal bir kara sevda başladı. Kaydolduktan sonra Rektörlüğün sırtını verdiği o çimenlik tepeye oturup etrafı uzun uzun seyrettim. Burası kesinlikle cennetten kopup gelmişti. O gün akşama kadar sarhoş gibi ortalıkta gezmek istiyordum ama abilerden biri beni uyardı. “Hemen git yurda kaydını yaptır. Sonra açıkta kalırsın.” dedi.

Ankara’nın ilk zorluğu ile yüzleşmem böyle oldu. Çünkü yurtlar doluydu ve ancak ikinci dönem için ismimi yazdırabilmiştim. 

Ankara’da yaşayan bir Gördesliyi buldum. O bir yerleri aradı. Tüm devlet yurtları da dolmuştu. Böylece cebimdeki son paramla Küçük Esat, Ballıbaba Sokak’ta bir özel yurda girmek zorunda kaldım. Sokağın isminden ayvayı öyle ya da böyle yediğimi anlamıştım aslında. Zira yurt çok kalabalıktı ve kaloriferleri yanmıyordu. Bizim kattaki yan odada Ganalı öğrenciler kalıyordu ve nerdeyse tüm gün Ahmet Kaya’nın Şafak Türküsü kasetini son ses dinliyorlardı. Aralık ayının dipsiz bir gecesinden kar başladı. Soğuktan uyuyamıyorduk. Pencere camları nefesimizin buğusundan içeriden buz tutmuştu. Koridora çıkınca gördük ki Ganalıları da uyku tutmamıştı. O gece sabaha dek Ahmet Kaya’nın sesiyle bir takım Afrika danslarını beraber icra ederek soğukla başa çıktığımızı hatırlıyorum.

İkinci dönem gelince benim de baharım gelmiş oldu. Çünkü ODTÜ 8. Yurt, 407-2 öğrencisiydim artık. İnanılmazdı ama Ankara soğuğunda zaman zaman camları açıyorduk ferahlamak için. Yani o derece sıcaktı yurt. Ve haftanın her günü, yirmi dört saat sıcak su vardı. Son kısmının bir şaka olduğunu düşünmüştüm önce. Denemek için ilk hafta her gün duş aldım. Gerçekten sıcak su kesilmiyordu! 

Şaka deyip geçmeyeyim burayı. Saf bir Anadolu genci olarak tabii ki ODTÜ yurt şakalarının kurbanı oldum! Yurt odasının elektrik faturasını ödemek için -bu arada aslına uygun bir fatura yapmışlardı bilgisayar mühendisliğinde okuyan çocuklar- Ulus TEK Müdürlüğü’ne gittim. Elimde fatura ile şaşkın şaşkın dolaşırken memurlardan biri bana acıdı ve “Sen 8. Yurttan mı geliyorsun?” dedi. Meğer bizim yurdun banko şakası buymuş. Dönüşte 407-409 ve koridordaki tüm odalar beni alkışlayarak karşıladılar. Gönlümü almak için kola ile kaymaklı bisküvi almışlardı ama bana. Hepsi çok hakikatli çocuklardı!

Fotoğraftakiler oda arkadaşlarımdan bazıları. Hepsini ve o günleri çok özlüyorum. Hatta Ruhi Bey’i de. Ruhi Bey, benim hemen yanımda gördüğünüz cam fanusun içinde beslediğimiz kurbağamızdı. Onu kampüsteki Yalıncak köyünün çeşmesinden alıp getirmiştik. Aylarca bizimle yaşadı. Sonra yaz tatili geldiğinde Ruhi Bey’i aldığımız çeşme yalağına geri bıraktık. Bir daha da göremedik.

Benim bu şehirde maceram birkaç yıl daha sürdü. Burada anlatamayacağım daha pek çok insan ve anı biriktirdim. Hem Ankara’yı hem de ODTÜ’yü zaman zaman rüyalarımda görüyorum. Özellikle yurt penceresinden bozkırda batan güneşin son ışıklarını hiç unutamıyorum.

Dünyanın en güzel güneşleri Ankara’da batar. Demek ki en güzel günleri de oradan gelir.

Yine bir sabah Ankara’da uyanırım belki, kimbilir. 

Yazarın Diğer Yazıları
İlk Aşk Unutulmaz: Ankara!

Sene 1989. Üniversite sınavından çıkıp doğruca Gördes’e yollandım. O yaz babamın dükkânını süpürerek, çay boşlarını toplayarak, kumaş toplarını dizerek ve neticeyi bekleyerek geçirdim. O zamanlar üniversite sınav sonuçları gazetelere ek olarak verilen uzun listelerden öğreniliyordu. Gördes’e günlük gazeteler öğleden sonra yorgun bir Mercedes 301 yolcu otobüsünün bagajında geldiği için sabah erkenden kalkıp postaneye gittim ve […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku