“Sazlık, bataklık olan bu yerleri, cennet haline getirdi atalarımız.” Yaklaşık yirmi yıl önce, böyle diyordu Ahi Mesud Numune köyünde doğan, köy sakini Recep Bey. Işıklar içinde uyusun! Kızgındı, köyün hem alışveriş dükkanlarının bulunduğu, hem de tiyatroların zaman zaman gelip oyun sahnelediği orta avlusu olan örnek köy çarşı binasının yıkılmasından dolayı üzgün ve hırslıydı. Bina, üzerinde […]
“Sazlık, bataklık olan bu yerleri, cennet haline getirdi atalarımız.” Yaklaşık yirmi yıl önce, böyle diyordu Ahi Mesud Numune köyünde doğan, köy sakini Recep Bey. Işıklar içinde uyusun! Kızgındı, köyün hem alışveriş dükkanlarının bulunduğu, hem de tiyatroların zaman zaman gelip oyun sahnelediği orta avlusu olan örnek köy çarşı binasının yıkılmasından dolayı üzgün ve hırslıydı. Bina, üzerinde bulunan Atatürk rölyefi nedeniyle ‘Atatürk Çarşısı’ olarak anılıyordu. Binanın yıkılmasının nedeni, yerine kaymakamlık binası yapılacak olmasıydı. Üstelik, Atatürk Orman Çiftliği’nin batı ucunda kurulan örnek köyün, ‘Av Köşkü’ olarak nitelendirilen binası da zaten daha önce yıktırılmış ve yerine sağlık müdürlüğü yapılmıştı. Üstelik Gazi’nin çiftlik gezilerinde yerinde denetim yaparken ‘Av Köşkü’ne sık sık geldiği, burada dinlendiği de biliniyordu.
Evet, bu bir iddia: Ankara ile eşzamanlı olarak kurulan bir yerleşimdir Etimesgut! Atatürk’ün kurdurduğu Etimesgut! 52 hanelik Ahi Mesud Numûne Köyü kurulduğunda, yıl 1928’di ve Ankara ile eşzamanlı biçimde yerleşimde başta elektrik olmak üzere köyde her türlü altyapı vardı. Ankara şehrinin elektrik ve izleyen yıl da havagazına kavuşmasını sağlayan fabrika, bugünkü Demirtepe semtinde demiryolundan yararlanabilecek biçimde, Alman AEG firması tarafından 1928’de kurulmuştu. Kentin ve kırın eşzamanlı kurulmasının örneğiydi Etimesgut. Aslına bakarsanız, Atatürk Orman Çiftliği’nin ya da o zamanki adıyla Gazi Çiftliği’nin en batı ucunda, özellikle Bulgar ve Romen göçmenler için yapılmış olan bu yerleşim, dönemine göre modern özelliklerle donanmıştı. 52 ayrı parsele yerleştirilmiş olan planlı ama alçakgönüllü kerpiç konutlar, birer dönümlük (1000m2) arsalar içine oturmaktaydı. Gelen göçmenlere, ovada ayrıca on dönümlük işlenecek, çiftçilik yapılacak toprak verilmişti. Amaç, onları hızla üreten sektör içine sokmak, işgücüne kazandırmak, Atatürk Orman Çiftliği’ne katkı yapacak üretici bir sektör oluşturmak ve dolayısıyla yeni yurttaş olarak köy sakinlerinin refah seviyesinin yükseltilmesi idi.
Köyün kurulmasının temeli, 9 Mayıs 1928 tarihli 6577 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile atıldı: “Yahşihan’dan Eskişehir’e kadar olan saha dâhilindeki boş ve vâsi’ arâzide köyler te’sîs ve muhâcirîn iskanı memleket zira’at ve iktisadiyatının terâkki ve inkişâfına amil olacağından icra’ât ve inşâ’âtın senelere taksimen vücûda getirilmek üzre hat güzergâhında yer yer numûne köyleri te’sîsi içün tedkikât icrâsı ve bu sahada hazineye a’îd bulunan arâzinin iskâna terki ve eşhas uhdesindeki arâzinin de istimlâk veyâ pazarlık suretiyle mübaya’ası hakkında…”, yapılan öneri uyarınca işlem yapılması onay ve kabul gördü. 1930 tarihli ekten ise, “Beypazarı, Ayaş, Haymana ve Polatlı hat güzergâhında bulunan ve bu havalinin iktisâden inkışafında büyük amil olacağı anlaşılan mahallerden, şimdilik Malıköy nahiyesinde bir numûne köyü vücûda getirilmesi ve Bulgaristan’dan gelip henüz iskan edilmemiş olan 29 hane muhacirinin bu köyde yerleştirilmesi”nin kararlaştırıldığı anlaşılmaktaydı. Örnek köyler kurulması konusundaki girişimler, bugünkü Temelli olan Samutlu köyü (1931) ve Sincan köyü (1943) için de sürecekti.
Kırdaki bu yerleşimin kurulmasında, Cumhuriyet’in planlı, akılcı, geleceği ve toplumun bireylerini kollayan herşey düşünülmüştü. İki oda ve bir ahırdan oluşan köy evleri, kerpiçten üretilmişti ve ileride, hem ailelerin genişleme durumunda kendilerinin ek yapabilmelerini sağlamak hem de günlük koşullarda sebze-meyve ihtiyaçlarını küçük tarım yapacakları, küçük ev hayvanlarını besleyebilecekleri biçimde birer dönümlük parseller içinde konumlanmış. Beş sokak üzerinde toplanmış olan ve eğime oturan yerleşimin en yüksek noktasında bulunan Yatı Mektebi, bir kırsal eğitim mekanı harikasıydı. Kızların ve oğlanların birlikte okuduğu bu yatı mektebinin bütün kurgusu, Ankara bozkırının soğuğuna ve sıcağına dayanmak, kendi içinde sosyal ilişkileri ve eğitimi sürekli kılmak üzerine oturuyordu, günümüzdeki gibi taşımalı eğitime değil! Mektebin tanıtımı için başka bir yazı gerekebilir; ancak şunu söylemekle yetinelim: Örnek köyün kurucuları, önce sağlık diyerek küçük hastane binasını da tepeye yerleştirmişlerdi. Zaten yerleşimin hemen doğusunda Kızılay kurumunun depo ve arşivleri, onun doğusunda TRT Ankara Radyosu verici istasyonu ve antenleri, onun da doğusunda ise Etimesgut Havacılık Okulu ve pistleri bulunmaktaydı; yani yerleşim yalnız değildi; kollanıyordu. Yerleşim, topoğrafik ve mekansal olarak nedensiz değildi; çok eski iki tümülüsün bulunduğu bölgede, her dönemde bağımsız yerleşimler yer almıştı; ancak bu denli programlı ve düşünülmüş yerleşim, ilk kez Cumhuriyetle ortaya çıkmaktaydı. Yerleşimde konutlar dışında, Yatı Mektebi, Devlet Hastanesi, Atatürk Çarşısı, daha sonra Nahiye Müdürlüğü olarak kullanılan Av Köşkü, bir han, yani köye gelecek misafirleri ağırlamak için kullanılacak bir oteldi bu, ayrıca kadın ve erkekler bölümü bulunan bir modern hamam binası yapılmıştı. Üstelik Etimesgut’un, Ankara Garı ile aynı dönemde inşa edilen güzel bir tren İstasyonu da vardı; hala var.
Yaklaşık 20 yıl sonra, bu yapıların hemen hiçbiri ayakta değil artık. Sosyal erozyon, 1950’li yıllarda, örnek köy sakinlerinin ellerindeki onar dönümlük araziler alınarak başladı; nedeni gayet açıktı, Ankara Şeker Fabrikası kurulacaktı ve üstelik arazileri kamulaştırmayla verirlerse, ailelerin gençleri kızlı erkekli bu fabrikada iş bulabileceklerdi. Bir yandan çözülme devam ederken, öte yandan 1950-1970 arasında pek çok nedenle, Av Köşkü ve Çarşı binaları yıkıldı. 1980’li yıllarda yeni yerel yönetimler yasası ile, zaten boşaltılmaya yüz tutmuş olan Yatı Mektebi, Etimesgut Belediyesi’nin kullanımına ‘arzedilirken’ pek çok ekle tanınmaz hale gelmeye başladı. Yaklaşık yine 20 yıl önce, bu kez çevrede gelişen mahalleler ve artan nüfus nedeniyle, bir süre önce boşaltılmış olan eski Yatı Mektebi binası, bu kez Devlet Hastanesi’ne verildi, bina bir kez daha büyük bir ‘dönüşüm geçirdi’ ve tanınmaz hale geldi. Yaklaşık 15 yıl önce, bölgedeki nüfusun iyice artmasında örnek köy parsellerinin de apartmanlaşmaya açılması etkin oldu. İster ‘kentsel dönüşüm’ olarak adlandırılsın, isterse yoksul aileler için kendilerini sürdürme potansiyeli olarak görülsün, köy evleri teker teker yakılmaya ve azman apartmanlara dönüşmeye başladı. Bildik öyküler; Recep Bey gibi direnenler oldu, aile albümlerini ve dedelerinin, ninelerinin anılarını hem evlerinde hem de kendi aralarında yaşatmaya çalıştılar onlar… Ama direnişleri çoğunlukla ömürlerinin süresi ve boyutuyla sınırlı kaldı. Çoğu göçtü, genç kuşaklar, doğal ve zorunlu olarak sözkonusu aidiyet hissini birinci elden geliştirmemişlerdi, daha somut nedenlerle ‘yer’e bağlıydılar..
Bugün Etimesgut’a gidenler, devasa bir ilçe bulacaklar örnek köyün yerinde. Bir tek Etimesgut Tren İstasyonu, Yüksek Hızlı Tren Garı’nın gölgesinde ‘ben buradayım’ diyor. Sanırım, benzerleri Ankara merkezinde, bir örneği de AOÇ Merkezinde bulunan elektrik transformatörü, o da yıkılmadıysa hâlâ büyük viyadüğün altına sığınmış halde duruyor: 1928’de gelen elektriğin simgesi… Öteki simgeler ve nirengi noktaları ise gönlümüzde saklı: Etimesgut Örnek Köyü’nün imece usulüyle yapılan kerpiç tuğlalarının bileşenleri, laboratuvar incelemesi altında erken dönem bilinçli kerpiç tuğla yapımını gözler önüne koydular. Evlerin iç ve dış duvarlarını oluşturan kerpiç tuğlaların bileşenleri farklı, mukavemetleri de farklı. Kerpiç sıvanın bileşenleri de yine dayanıklılığı yüksek olarak modernize edilmiş, analizlerden bunu anlıyoruz. Köy evlerinin çatıları ise Marsilya kiremit kaplı, ya ithal ya da Eskişehir damgalı bunlar; çünkü tasarlayan ‘yapıcı bilen özne’, kerpiç yapıyı çürütenin çatının çökmesi, ya da çatının varolmaması olduğunu bilerek kaplama-örtme malzemesini önemsemiş ve yönetimin ona para harcamasını sağlamış.
Bu ‘bilen özne’ kim mi? Türkiye Milli Eğitim Bakanlığı’nın Türk eğitim mekanlarını yeniden tasarlamak ve eğitim programını, müfredatını gözden geçirmek üzere 1927 yılında Türkiye’ye davet ettiği ve kendisinden uzun süre hem okul mimarı hem plancı hem de eğitimci olarak kendisinden yaklaşık 17 yıl boyunca (1927-1940) yararlandığımız, işe başlamadan önce Anadolu’nun dört bir yanını gezerek notlar alan ve kitaplar yazan, Mimar Sinan hayranı, İsviçreli mimar ve plancı Ernst Arnold Egli (1893-1974)…
“Neşeli ol; hayatın tadını çıkar.” Arkeofili sitesi 15 Aralık 2016 tarihli yayınında, 2016 yılındaki en önemli arkeolojik keşifler arasında, yukarıdaki mozaiğin bulunuşunu sayıyor: “İskeletli Mozaik, yedi mekânı tanımlanabilmiş konutun, avlu etrafında sıralanan mekânları ve avluya açılan geniş ziyafet salonunun tabanını süslüyordu. Tabanında bu mozaiklerin yer aldığı konutun inşası, sikke buluntulara göre en erken MS. 276 […]
Devamını Oku
Baştan Çıkaran Yeni, Köhnemiş Eski ‘Yeni’, karşılaştırmalı ve yarışmacı dünyada, ‘eski’ye karşı hep bir adım önde tanıtır kendini: Eskimemiştir, yıpranmamıştır; fabrikadan yeni çıkmıştır, torna temizliği vardır üzerinde; sıfır kilometredir; başlangıçtır; ne olduğu pek bilinmez; bugünden katılır hayata, öyle, öncesini bilmediğimiz bir geçmişten gelen, köhnemiş değerler taşımaz… Yani, tarihini öğrenelim, sonra da onu ‘eski’ olarak takdir […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku