Ayşen Şahin
Tüm Yazıları
Hayal Kurma Atölyesi: Nergiz’in Hikayesi
Ana Sayfa Tüm Yazılar Hayal Kurma Atölyesi: Nergiz’in Hikayesi

Sevgililer Günü şubata denk gelir ve ömrü de aşk gibi kısadır diğer aylara nazaran. Nergiz -ki adını söylerken bastırır sonundaki z harfine inatla- her 14 Şubat’a yalnız girer.  Ocak biter aşk biter onun için. Her sene şaşmaz bir döngüdedir. Nergiz; tam güzel diye tarif edilemeyen ama nice güzellerin siması akılda kalmazken her görenin hafızasına kazınan […]

Sevgililer Günü şubata denk gelir ve ömrü de aşk gibi kısadır diğer aylara nazaran.

Nergiz -ki adını söylerken bastırır sonundaki z harfine inatla- her 14 Şubat’a yalnız girer. 

Ocak biter aşk biter onun için. Her sene şaşmaz bir döngüdedir.

Nergiz; tam güzel diye tarif edilemeyen ama nice güzellerin siması akılda kalmazken her görenin hafızasına kazınan bir alıma sahiptir.

Boyunu sorsan kimi uzun der kimi kısa, sanki bir sihir misali, karşısındakinin görmek istediği gibidir.

Saçı da değişir, kıvırcıktır, düzdür, uzundur, kısadır, sarıdır, kumraldır, kızıldır, siyahtır.

Nergiz’in saçı, hayatının her aşamasına uyum sağlar, meslekleri gibi, habire değişir.

Bazı dostluklar vardır hani; araya mesafe girse de ilk görüştüğünüzde kaldığınız yerden, kaldığınız hızla devam eden, işte hem tam da odur Nergiz hem de her şey öylesine değişmiş olur ki adeta bambaşka biridir karşınızda duran.

Nergiz’in her evi sanki onlarca yıldır aynı yerde yuvalanmış gibi kişiseldir, özeldir lakin hiçbir zaman bir seneden uzun sürmez kiracılığı. Gidip görseniz; bir sene duvarında makrome saksılar, ahşap oyma çerçeveler, yere göğe sığmayan kitaplar, el örgüsü battaniyeler, dantelli perdeler… Ondan önceki sene tam tersi parlak metal objeler, beyaz lake mobilyalar… Ondan da öncesi tam maskülen mesela, odundan oyulmuş kaba hatlı mobilyalar, siyah-gri kanepeler, stor perdeler…

Yeni evine çağırdı yine bizi, yine semt değişmiş, ev başka, dekoru başka, kokusu bambaşka, Nergiz kızıl-kumral kâküllü küt saçlı ve bu sefer otuz sekiz beden.

Tropikal bitki desenli duvar kağıdı kaplamış bir duvarı, pelikan şeklinde uzun bir lambader var önünde. Bir duvarı yuvarlak şapka kutusu gibi bir şeylerle donatmış tavana kadar, içlerine doldurmuş kitapları.

Masası asimetrik, köşesiz, tavaya kırılmış bir yumurta gibi hatları, rengi koyu yeşil. Kocaman bir L koltuk kondurmuş, öyle yumuşak ki tekstili, bunca desen işinde garip bir huzur vaat ediyor. Bir de hamak asmış o tropikal desenli duvarın tam önüne. Etnik bir şey, bizim buralardan olmadığı kesin. Bu kadın moda olmayan ne varsa onu hayatına sokmakta pek mahir.

Atıştırmalık hazırlamış, sanırım bunlar İtalyan işi, kızarmış ekmek üzerinde ince kıyılmış domates var, bir diğerinde erimiş peynir, küçük kaselerde mantıya benzer makarnalar. Limoncello çıkarmış kahve yanına.

Bir büyük plak çalar koymuş geniş salonun baş köşesine, opera dinliyoruz bir yandan.

Başkası yapsa sanırsın altın günü, Nergiz yapınca büyükelçilikte resepsiyon havası.

“Eeee neler yaptınız?” sorusunun yanıtı birer paragraf, hepi topu onar cümle bizde. Başı sonu belli “İşte n’olsun, aynı be!”

Herkes gözünün içine bakıyor Nergiz’in; neden taşındı ev, şu pelikanı nereden buldun Allasen, kâküle ne ara cesaret ettin, ne oldu senin Tarık’a, onu da mı terk ettin…

Biz peş peşe soruları sıralarken, Semra hepimizden yüksek bir tonla, merakla, biraz da hınçla bir cümle bırakıverdi ortaya.

“Senin hayattaki amacın ne Nergiz?” Sessizlik oluverdi bir anda. Suçlanır gibi tekleye tekleye ekledi, “Hayır yani bu ne canım böyle sürekli bir dönüşüm hali?” 

Herkes önüne bakıyordu, o yüzden göremedik Nergiz tam nereye bakıyor ama muhtemelen tam da gözünün içine bakıyordu Semra’nın. Öyledir o, fırtınanın gözüne koşar hep.

“Yok yadırgamaktan falan değil de bir hayat oturtamadın gibi kendine…” Semra can çekişir gibi tekleye tükleye konuşmaya çalışıyordu.

Nergiz girdi lafa ve son verdi arkadaşının acılarına:

-Semra, senin hayalin ne?

-Nasıl hayalim?

-En büyük hayalin ne Semra?

-Ne bileyim, işte çocuklar üniversiteye girebilsin mesela…

-Ya senin Nermin, senin hayalin? Peki ya senin Pelin? Sibel sen ne hayal ediyorsun?

Benim yoktu, zaman kazanmak için limoncelloyu diktim kafaya. Aklıma kendime ait üzeri açılan kırmızı bir araba geldi, böyle başıma fular bağlardım eski Hollywood filmlerinden çıkmış gibi.

Onu deyiverdim. Kızlarınki de işte bahçeye açılan bir salon ve açık mutfaklı ev, bir diğerininki de -ki çok düşündü, bence o an buldu- Amalfi kıyılarında bir tatil.

Nergiz başladı: “Ben öyle bir evde oturdum şekerim, 7 sene oldu. İyiydi hoştu ama bahçeden çok börtü böcek giriyor, temkinli olmazsan hırsız da… Ayrıca ne balık pişirebilirsin ne de lokma dökebilirsin, kokusu kanepelere siniyor. Amalfi kıyıları gerçekten güzel ama mesela Antrim ve Malabar varken biraz da abartılıyor. Üstü açık arabayı istesen sizinkini satıp alırsın ama sonra kim alır üzeri açık kırmızı araba bu memlekette, satamam elde kalır diye öyle şıkır arabaya girmeye ikna olmaz senin kocan. Bende vardı, mint yeşili, cabrio bir otomobil, hatırladınız mı? Sene 2001?”

Nergiz’in lafları bilye gibi, camdan, şeffaf, alacalı ve kafana geldi mi deler geçer alnının çatını. 

“Benim hayalim çok, aklımın erdiği günden beri hayal kurarım. Ekmek yer gibi, su içer gibi, duşa girer gibi bir rutinde hayal kurarım, bazen ekmek yemem, su içmem ama hayalime koşarım. Anneannem, 89 yaşına kadar aynı evde yaşadı, üç yüz metre yukarı, üç yüz metre aşağı, tüm hayatı bundan ibaretti, rahmetli olana kadar 60 sene dedemle evli kaldı. Dedem de çok muhabbet adam değildi, uzun oturdun mu sessizliğinden için çekilirdi. İyi insanlardı, kimseyi kırmadılar, çünkü birilerini kırabilecek bir şey bile yaşamadılar. Bir fesleğen, bir sardunya, bir saksı bitkisi gibi ne güneşlerinin açısı değişti ne sulanma rutinleri, öyle gelip geçtiler dünyadan. Belki de bundandır annemin eve hamile gelip çocuğun babasından asla bahsetmeyişi ve beni onlara bırakıp çekip gidişi. Ben ona çekmişim, bir ömür yetmeyecekti bana, sığmazdım o eve, bir ömre çok hayat ve hayal sığdırma çabam bundan. Şu duvara bakarken bir şeyler canlanıyor mesela gözümde, diyorum keşke gerçekten tropikal bir camdan dışarı bakan bir yerde otursam. Açıyorum bakıyorum var öyle yerler, seçiyorum bir ülke, bakıyorum kaça mal olur bir sene? Sonra o gelire ulaşacak bir iş fikri buluyorum. Tutmaz diyorlar, tuttururum, burada olmaz diyorlar, olduracak yerde yaparım, ben o parayı toplarım, gider hevesim geçene kadar yaşar sonra oradaki cama bakıp bu sefer derim: Neden hiç cumbalı evde oturmayı denemedim ki?

Önce hayali kurarım, sonra yolunu bulurum, bazen üç ay sürer bazen otuz sene ama ben o yolu illa açarım. Sonra yolculuğa yakışır birine âşık olurum. Aşk beyinde biter, kalpte neokorteks yoktur. Adamların da hayalleri olmaz genelde, kurdururum. Öğretilebilir şeydir hayal kurmak, ben kurdukça canları çeker, olur. İki hayal bir olur, bir süre hayatımız güzel olur. Hayal kurmayı öğrenen kendi hayallerini kurmaya başlayınca ayrılır yollar. Biri romanını bitirir yazar olur, biri bir üzüm bağının başına geçer, birini Arjantin’e yolcularım birini Silikon Vadisi’ne. Tarık’la çok güzel bir sene geçirdik. Hayalini buldu, şimdi Mardin’de bir ev inşa ediyor elleriyle. Ocak ayı, yeni kararların zamanı, şubat karara yakışır bir aşka kavuşmanın. Martta yeni bir hayalin yolunda olurum. Benimle senede bir değil, daha sık görüşseniz, şimdi böyle evdir, arabadır çocukların zaten gitmesi gereken okuludur gibi cümleler kurmazdınız. Hayatta bir tanecik bile çocukluk hayali gerçekleşmeyen insan, tamamlanmış hissedemezmiş hiç. Koca bir bütün gibi hissediyorum kendimi. Hem bir nevi amme hizmeti benimki, çorak adamlardan hayallerinin peşine düşen cesur yürekler yaratıyorum. Hayali olanın dünyaya bakışı da geniş olur. Benden sonraki kadınlar eminim minnettardır bana.”

Dedi ve koca bir kahkaha patlattı.

“Kız darlanmayın, isterseniz öğreteyim size de.”

Bu satırları size, Balat’a bağladığım ufak teknemden yazıyorum. Meğer ne çok hayal edermişim denizin sallamasıyla uykuya dalmayı. İmkânsız değilmiş, zor olan ezberi yıkmaktı.

Bu daha başlangıç. Bundan sonra vira vira…

Yazarın Diğer Yazıları
Hayal Kurma Atölyesi: Bize Gülen Ankara

Hayat insanı hep şaşırtıyor. İnsan kendini şaşırtıyor. Yeni yaş almadan gelecek ahkâmı kesmemek gerek, insan önündeki on yılda neye dönüşeceğini zamanı gelmeden bilemiyor. İnsana doydum, hayata doydum sandığım bir evreden sonra kendimi kurstan kursa sekerken buldum. Nereden çıktı bu yaşam sevgisi bilemiyorum. Yaşamı sevmek mi, yoksa ömür boşa geçiyor kaygısı mı onu da bilemiyorum. Terapiste […]

Devamını Oku
Hayal Kurma Atölyesi: Uzakta Bir Köy

Geçmiş zamanda bir gün, henüz 20 yaşında bir kadını öğretmen atamışlar bir dağ köyüne. Okul yokmuş ama öğretmenin iyi yetiştiğine inanç tammış. O zamanlar eğitim çok önemli şeymiş; hava gibi, su gibi. Köylü toplanmış, okul için en uygun yer seçilmiş, kil karılmış, kalıplara dökülmüş, kütükler kesilmiş, biçimli taşlar dağlardan toplanmış, inşaata başlanmış, beyaz kireçle içi […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku