Bir çay bahçesinde oturuyorlardı. Kadının üzerinde çok renkli, asimetrik desenli renkli bir kazak, sarı bir kaban, adamın üzerinde kalın siyah bir yağmurluk vardı. Karşı karşıya değil, yan yana oturmuşlardı. Birbirine olan ilgisi hâlâ taze çiftler, böylesini tercih eder. Her an birine, diğerinin kolunu tutmak, başını omzuna koymak, elini dizine bırakmak ya da dizini dizine değdirmek […]
Bir çay bahçesinde oturuyorlardı.
Kadının üzerinde çok renkli, asimetrik desenli renkli bir kazak, sarı bir kaban, adamın üzerinde kalın siyah bir yağmurluk vardı.
Karşı karşıya değil, yan yana oturmuşlardı. Birbirine olan ilgisi hâlâ taze çiftler, böylesini tercih eder. Her an birine, diğerinin kolunu tutmak, başını omzuna koymak, elini dizine bırakmak ya da dizini dizine değdirmek isteği gelebilir diye.
Kadın sahlep içiyordu buhar hem fincandan hem ağzından çıkıyordu. Adam çay bardağını sımsıkı tutuyordu avcunun içinde.
Kadın birden…
-Bolivya’ya gidelim mi sevgilim?
Adam bir kahkaha attı.
– Şuraya gelene kadar üç vasıta değiştirdik, onu bile hesapladık, ne Bolivya’sı hayatım? Her yeri gördük bir Bolivya mı kaldı?
-Tuzu kurular gibi uçakla aktarmalı falan gitmeyiz ki? Mesela kampanya bakarız, yakın bir ülkeye en ucuz uçuşu buluruz ister bir sene sonra olsun ister iki. Hem o sürede dil öğreniriz internetten biraz. Bilet alabildiğimiz yere kadar gideriz. Ne bileyim sonra bir gemide iş buluruz, gemiyle biraz gideriz. Biraz garsonluk yaparız, sen güzel resim yapıyorsun, resim yaparsın satarız, ben garsonluk yapabilirim, hatta dantel satabilirim. Öyle öyle varırız. Arabayı da satarız, orada bizi idare eder. Pahalı bir yer değilmiş zaten, internetten baktım ben.
-Ay sen delisin kadın, işimiz gücümüz ne olacak?
-Aşkım biz asgari ücretle çalışıyoruz neredeyse, geri döndüğümüzde yine sıfırdan başlarız, ne kaybederiz ki? Zaten sıfır noktasında bir maaşımız var.
-Onu diyorum işte, iki tane üç kuruş maaşla ne Bolivya’sı? Epi topu bir malvarlığımız var o da 18 yaşında bir araba, ondan da mı olalım? Şaka yapıyorsun değil mi?
-O zaman şöyle yapalım, sen resim yap. Seni kursa gönderelim, gerçekten yeteneklisin, öğrenince daha iyi olursun. Resim satmayı deneriz. Beğenilirse alır gider yakın bir ülkede satarız, oraları gezeriz. Amalfi’ye gidelim mi? Geçen bir film izledim, orada geçiyordu. O kadar romantik bir yer ki…
-Ağır ol şampiyon, dur bir evimize geri gidebilelim de önce. İlla görelim diye ta buralara getirdin, dönebiliriz inşallah. Hem kim alacak benim resimlerimi? Kimde resme verecek para var? Olanda çok var gider ünlü ressamdan alır, olmayanda da hiç yok, gider evine ekmek alır, resmi mi düşünecek?
Sessizlik oldu. O sessizlikte hiç hissettirmeden bir santim kaydırdı bacağını kadın, adamdan bir santim uzağa. Sıcağını onda bıraktı, çekti kendini, belki isteyerek belki istem dışı.
Masanın önündeki tahta sandalyeye bir kedi zıpladı. Ağzında birilerinin çöpe bıraktığı bir dürümün dibi. Masaya bıraktı, didikleyerek üç lokmada yuttu. Kaçmasın diye ses çıkarmadan ama gülerek izlediler. Sanki kendine güvenen özgür kediler kolay kaçarmış gibi.
“Sırf şu an için bile evden çıktığımıza değdi bak.” dedi kadın.
“Bizim mahallede kedi yok çünkü…” dedi adam müstehzi gülerek.
Müstehzi gülüşler, sarkastik cümleler salepten çıkan dumanda eriyen kar taneleri gibiydiler.
-Açık öğretimle dramaturji mi okusam diyorum? Acaba açık öğretimde okunabiliyor mu?
-Ne demek dramaturji?
-İşte tiyatroda oyunun kurgusunu sağlayan, metnin sahneye aktarımında…
-Dramaturji ne demek demiyorum, ne alaka şimdi yeniden üniversite, ilkinin hayrını görmüşüz gibi?
-Ne bileyim çok az dramaturg varmış, geçen bir podcast’te dinledim. İyi öğrenirsem hem belki oyunlara davetiye gelir, bilet alamıyoruz derken bakmışsın biz prömiyer prömiyer geziyoruz.
-Yahu gittik ya tiyatroya işte, isteyince ayarlıyorsun? Habire oyuna mı gideceğiz?
-E ne var? Evet habire oyuna gideriz. Bıkmam ki ben. O ayarladığım oyuna birimize askıda bilet buldum diğerini kampanya sitesinden aldım, yan yana bile oturamadık. Ben bu işi biletine gücüm yeten oyunlara değil istediğim her oyuna gidebilmek için istiyorum.
-Yavrum, gülüm, yeniden okuyacaksan bari hemşirelik falan oku işimize yarasın, nispeten maaşı iyi diyorlar. Gerçi onu da açık öğretimde okutmazlar, normaline git desem tek maaşla n’apacağız?
-Ay yok ben hemşirelik istemiyorum zaten. Her gün acı çeken insan görmek çok zor, hepsi çok zor bir iş yapıyorlar. Ben yapamam. Yeterince acı gördük.
Sessizlik. Kadın tahta sandalyesinden öne doğru uzandı, dirseklerini masaya koydu. Artık tamamen yan yana değiller. Bir güvercin başı kadar önde kaldı kadın.
Tam o sıra bir güvercin pisliği düştü masanın ortasına, ıslak, sıcak, kısacık buharı çıktı.
-Bilet al derlerdi eskiden güvercin pisleyince, talih kuşu sana kondu diye. Masaya pislemesi ikimizin de talihi dönecek anlamına mı gelir sence?
-Piyango mu kaldı hayatım, kimse inanmıyor ki artık o çekilişlere? dedi adam, silkti omuzlarını. Başını bile çevirmeden konuştu, gözleri uzaklara dalmıştı. Rutine bağlamış “hayatım”lar.
Sessizlik. Kadın sandalyesine hafif açı verdi. Yüzünü biraz adama dönecek şekilde. Bir kolunu da sandalyenin sırt kısmına attı, maskülen tavır der elâlem görse, her nedense.
-Peki arabayı satmıyorsak, acaba az bir kredi çekip içini kendimiz uğraşıp bir karavana mı çevirsek? Senin elinden her iş geliyor? Hafta sonları uğraşırız. Ben de yardım ederim. Sonra ver elini nereyi canımız istiyorsa. Düşünsene Karadeniz’de bir yaylaya çekmişiz, yağmuru izliyoruz camından, ben kahve yapmışım, müzik gibi damlalar tepemizde pıtır pıtır. Sis sarmış etrafımızı. Ne romantik olurdu ya da yazın istediğimiz bir sahile çekeriz, kimsenin gitmediği koylarda bile kalabiliriz. Kaç paradır acaba karavanı yurtdışına çıkarmak? Hani ne bileyim vize yok pasaport bile gerekmiyor, belki Gürcistan’a geçerdik Karadeniz’e gitmişken. Yemekleri çok güzel diyorlar, hep izliyorum Instagram’da. Otel masrafı da olmaz. Karadeniz serin falan ama temmuz sıcağında gidersek iyi bile gelir sana da bana da.
Adam geniş bir açı verdi sandalyesine, kadına çevirdi yüzünü tamamen. O da attı kolunu sandalyenin ardına. Saçlarının ucundan iki kat çorap giymiş ayaklarına kadar süzdü kadını.
-Aşkım biz çocuk düşünüyoruz, sen neler düşünüyorsun? Üç yıldır evliyiz, herkes çocuk bekliyor bizden, benim hanım kalkmış Bolivya’ya gidiyor, Karadeniz’den Gürcistan’a geçiyor, ben ressam oluyorum kendisi dramaturg, oyun izleyip boya koklayıp oh bohem hayat, elimizdeki üç kuruştan da oluyoruz ve bunların neresine koyuyoruz o çocuğu hanımefendi?
-Ben de onu diyecektim. Ben düşünmüyorum çocuk.
-Ne demek düşünmüyorum, çocuk yapmayacaksak neden evlendik?
-Ben de onu soruyorum kendime, çocuk için mi evlenir insan yoksa hayatı boyunca yan yana olmak istediği insanı bulduğunu devlet bile görsün, bilsin diye mi?
-Yavrum sen ne demek istiyorsun?
-Hiçbir hayali olmayan, hiçbir hayalimin de ardında, yanında duramayan bir adamdan, tüm hayalleri çalınmış bir kadın olarak çocuk yapacağım. O çocuğa sevgimden başka hiçbir şey sunamayacağım. Ne heyecan ne umut ne hayal. Bende hiçbirinden kalmamış olacak. Kendimizi sıkıştırdığımız görünmez hapishaneye bir de onu sokacağız. Yapamazsın, edemezsin, o iş öyle olmaz, gücümüz yetmez, biz yapamayız ve elâlem ne der diyeceğiz. Bir yaştan sonra sevgimiz ona artık yetmeyecek. Bak senin sevgin yetiyor mu bana ya da benimki sana? Aklıma gelen her şeyi dakikalar içinde ukdeye dönüştürüyorsun. Daha yaşım otuz olmadı benim. Belki olurum dramaturg ne var? Denesem ne çıkar? Ben seni sevdiğim için evlendim ama kendime bir koca yerine kocaman bir heves kıran aldığımı fark etmedim. Hayalsiz nasıl yaşar insan, tutkusuz, isteksiz, imkansızlıklara yenilip boyun eğerek nasıl geçer ömür? Bir de hiç yıkmayı denemediğin o imkansızlıklar içine çocuk dünyaya getirmek? Ben düşünmüyorum çocuk mocuk. Sevgilim, eğer sen artık bu adama dönüşmüşsen, korkarım evlilik bile istemiyorum artık ben. Seni seviyorum ama hayata dair kurulabilecek hayallerin en büyüğünün bir adamı sevmek olduğundan emin değilim.
Sessizlik. Adam doksan dereceye getirdi sandalyesini masaya. Dirseklerini masaya koyup başını ellerinin arasına aldı. Gözleri masadaki kuş pisliğine kenetlendi. Dört saat süren beş dakika boyunca oraya baktı. Sessizlikte bir dakika bazen bir tam gün bile sürebilir. “Hinkali.” dedi başını kaldırıp.
“Ne?” diye sordu kadın başını daha iyi duymak istercesine yaklaştırıp.
-Hinkali Gürcü mantısı, hiç yemedim, yiyenler çok över. Orada ressamlar pazarı oluyormuş, bazen galeriler bile resim bakmaya oraya gidermiş. Arabayı yapmaya kalksak, bir pazarımız var, altı ayda yetişmez belki ama iki kişilik çadır ve otobüsle deneriz ilkin. Temmuzda mesela? Ne dersin?
-Beni gerçekten seviyorsun sen?
-Sen bizi hayatta ve hayalde tutuyorsun, hayallerimin ve hayatımın kadınısın. Seni kaybetmektense, buradan Bolivya’ya yüzerim gerekirse aşkım.
Sessizlik. âşıklar öpüşürken on beş dakika bir saniye gibi geçer.
Hayat insanı hep şaşırtıyor. İnsan kendini şaşırtıyor. Yeni yaş almadan gelecek ahkâmı kesmemek gerek, insan önündeki on yılda neye dönüşeceğini zamanı gelmeden bilemiyor. İnsana doydum, hayata doydum sandığım bir evreden sonra kendimi kurstan kursa sekerken buldum. Nereden çıktı bu yaşam sevgisi bilemiyorum. Yaşamı sevmek mi, yoksa ömür boşa geçiyor kaygısı mı onu da bilemiyorum. Terapiste […]
Devamını Oku
Geçmiş zamanda bir gün, henüz 20 yaşında bir kadını öğretmen atamışlar bir dağ köyüne. Okul yokmuş ama öğretmenin iyi yetiştiğine inanç tammış. O zamanlar eğitim çok önemli şeymiş; hava gibi, su gibi. Köylü toplanmış, okul için en uygun yer seçilmiş, kil karılmış, kalıplara dökülmüş, kütükler kesilmiş, biçimli taşlar dağlardan toplanmış, inşaata başlanmış, beyaz kireçle içi […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku