Dışarıdan içeriye bir mektup bir hatırlama ve hatırlatma egzersizi sayılır. Hatırlamak için basitçe ne yapabiliriz, mektupta bu soruyu düşündüm. Belki ruh sağlığını (dışarıda ya da içeride) adaletsizlik, umutsuzluk ve belirsizliğin toksik etkilerinden korumamıza yardım edebilir. İnsan zihni, içinde olduğu bağlamın dışını, öncesini ve sonrasını bir seferde, hepsi bir arada olarak net ve berrak görmekte zorlanır. […]
Dışarıdan içeriye bir mektup bir hatırlama ve hatırlatma egzersizi sayılır. Hatırlamak için basitçe ne yapabiliriz, mektupta bu soruyu düşündüm. Belki ruh sağlığını (dışarıda ya da içeride) adaletsizlik, umutsuzluk ve belirsizliğin toksik etkilerinden korumamıza yardım edebilir.
İnsan zihni, içinde olduğu bağlamın dışını, öncesini ve sonrasını bir seferde, hepsi bir arada olarak net ve berrak görmekte zorlanır. Bu özellik ruhsal ve fiziksel bütünlüğümüze dönük travmatik durumların yarattığı baskı ve tehdit altında iyice belirginleşir, bir zaaf haline döner.
Travmatik olaylar hatırlama ve unutma mekanizmalarımızı bozduğundan ötürü bildiğimiz birçok şey sanki yokmuş gibi ya da çok farklıymış, farklılaşmış gibi olur, gibi gelir.
Fiziksel ve psikolojik olarak yok edilme tehdidi ile karşılaşmak, var olmuş olduğumuzu, bizimle başlamamış ve bizimle bitmeyecek bir akışın parçası olduğumuzu unutturur. Travmanın travmayı doğrudan yaşayanlar dışında duruma tanık olanlara, tanık oldukları durum karşısında ne yapacağına olan etkisi daha az dile getirilir.
Dünyanın adaletsiz olduğu düşüncesini, inancını besleyen, bunu değiştirmek için boşuna uğraşmamayı telkin eden, daha doğrusu yeni bir ‘hatıralar’ örgüsüne yol açarak hayatın başka türlü olamayacağı inancını dayatan yaşadığımız olaylar, ‘dışarıdakileri’ pasif tanıklar yaparak güçsüz hissettirmekle kalmaz. Ahlaki bir yanlış yaptıklarını, doğru olanı yapamadıklarını da düşündürtür, hissettirir. Travmanın bu biçimine ahlaki incinme deyimi uyabilir (Kaynak kelime olan moral injury’ye ya da ilişkili terimlere kimi çevirilerde etik acı dendiğini de duydum). Ahlaki incinmenin kaynağında doğru bildiğini yapmaya dış koşulların elvermediği olayların veya durumların peş peşe gelmesi, ahlaki/etik açıdan kararsızlıklar yaratacak çok sayıda zorlanmanın üst üste yığılması bulunabilir. Sarsıcı olayların yoğunluğu zaman etkenini büzüştürür, zihni bir tür kilit altına alır; durup düşünmeye fırsat vermez. Bir arkadaş, güvendiğimiz bir kişi bulup konuşacak zaman, yazışacak yer olmaz. Peş peşe salvolar halinde gelen saldırılar, şiddet, suçlamalar ve haksızlıkların etkisiyle adeta basiretimizin bağlandığı, bunun sonucunda doğru olanı söyleyemediğimiz, yapamadığımız düşüncesi doğup pekişir; hayatı duru biçimde kavrayamaz hale geliriz.
İçeridekilerin kendileri ile onları özleyen, yokluklarını eksikliklerini hisseden, üzülen ve öfkelenen eş, çocuk, arkadaş ve anne-babaları arasındaki bağlar, yok etme/yok sayma travmasına dayanmayı mümkün kılar. Hemen akla gelmeyen, ama içeriden dışarıya gelen söz ya da resimlere baktığımda görünen bir başka dayanma biçimi ise neşedir; Gramsci üzüntü dolu bir (dışarıya) mektubunda ‘doğru, tek ayağım üzerinde dans edemem, ama dayanabilmiş olduklarım beni bazen şaşırtır’ cümlesini araya sıkıştırıverir. İçeridekilerin mizahı canlı tutuşlarını görmek dışarıdakilere de ilham ve güç kaynağı olur, oluyor. Örneğin, zorbalığın zaaflarına gülebilmek içeriden dışarıya bir anlığına da olsa çıkabilmeyi sağlar; dışarıdaysanız, dışta kalmışlık (ve bundan suçluluk) duygusunu hafifletir.
Dışarıdan içeriye ulaşan mesajlar umut ve dostluk taşımakla kalmasın, dışarıdakilerin ahlaki incinmesine yol açabilecek sıkışıklığın içinde hem başkasına hem kendilerine, kendimize bir durup düşünme, sesini duyurma an’ı ve ilişkisi yaratsın isteriz. Zira durumu anlamak ve doğru hatırlamak, nereden gelip nereye gidiyor olduğumuza ilişkin zihinsel tasarımlarımızı canlı tutmayı, geleceğe dönük olası hatıralar oluşturmayı sağlar. Bir başka dünyanın mümkün olduğunu bilmek, yollarını aramak pasif tanıklık ya da ‘kafayı çevirmek’ gibi moral zorlanmaların birikmesiyle doğabilecek incinmeyi önlemese bile hafifletecektir.
Dışarıdan içeriye, içeriden dışarıya, yazmak, okumak, söylemek, anlatmak, dinlemek; bütün bunlar, ne olup bittiğini hatırlamamıza, durup düşünmemize fırsat vermeden önüne katıp götüren hayatın akışına kapılmaksızın, ve umutla, özgürce yaşamak için destek olsun dileğiyle bu yazıyı yazdım.
“Alaycı bir gülüş takılıyor yalnız / Dudaklarımın hüzün kıvamına”— Ahmet Telli On üç yaşındaydım sınıf arkadaşım Kemal’in öldüğünü duyduğumda. Bir çocuğun, benim gibi birisinin ölebileceğini ilk kez o zaman fark ettim. Babaannem, büyük dedem başka tanıdıklarım ölmüşlerdi, geri gelmeyecek şekilde ‘aramızdan ayrılmışlardı’, biliyordum. Ama 13 yaşında bir çocuğun ölebileceğini, hele Kemal’in, haziranda “Eylülde görüşürüz” diye […]
Devamını Oku
Genç çok yakın bir zamanda yaşadığı çocukluğundan koşar adım uzaklaşmaya çalıştığı bir dönemdedir. Çocukluğunun ana karakterleri olan anne babası ile olan ilişkisine yeni bir anlam vermeye, bağımsız olmaya, ayrı durmaya ama kopmamaya çalışmaktadır. Önündeki sonsuz olasılıklar içinden her adımda sadece birini seçerek yaşamını inşa etmektedir. Bir gencin deyişiyle, uzayda yıldızlar arasında yalnız gezmektedir. Dönüp dolaşıp […]
Devamını Oku
Virginia Woolf, yazabilmek için insana kendine ait bir oda gerektiğini söyler ya hani, bana da Ankara’da yaz gerekir yazabilmek için. Veya James Baldwin’i analım, o da der ya hani, insanın evi doğduğu yer değil kendini eksik hissetmediği yerdir, diye; işte benim için de o yer Ankara’dır, kendimi eksik hissetmemenin mevsimi de hep yazdır. İlk kitabımı […]
Devamını Oku
Bizi çalışmak yaşattı Yaşam akıp giderken Bir gurur mesaisi “Uyanıyor Ankara, günün ilk saatleri.” Çağdaş Türkü’nün bu şarkısı ve üniversiteli hayatlarımızı işçi sınıfının bir günüyle birleştiren sözleri, bize heyecan veriyordu. Günün ilk saatlerinde uyanamayacak kadar haytaydık o zaman. Devamsızlık tehdidi olan sabah sekiz derslerine şiş gözlerle gider, sıralarda uyuklarken bir sonraki eylemin planlarını yapardık. Ancak […]
Devamını Oku