Ali İlhan
Tüm Yazıları
Görülmek, Duyulmak, Var Olmak
Ana Sayfa Tüm Yazılar Görülmek, Duyulmak, Var Olmak

Farkında olmak yetmez; birlikte var olmanın yollarını yeniden düşünmek gerekir. Ankara’nın kalbinde, Çankaya’da yaşamak yalnızca bir adres meselesi değil; birlikte düşünmenin, birlikte üretmenin kültürünü solumaktır. Karanfil’in sayfaları da tam bu ruhu taşır: seslerin, renklerin, fikirlerin bir araya geldiği bir kent hafızası. 3 Aralık Dünya Engelliler Günü vesilesiyle, bu hafızanın içinde bir başka sesi, sıklıkla duyulmadan […]

Farkında olmak yetmez; birlikte var olmanın yollarını yeniden düşünmek gerekir.

Ankara’nın kalbinde, Çankaya’da yaşamak yalnızca bir adres meselesi değil; birlikte düşünmenin, birlikte üretmenin kültürünü solumaktır. Karanfil’in sayfaları da tam bu ruhu taşır: seslerin, renklerin, fikirlerin bir araya geldiği bir kent hafızası.

3 Aralık Dünya Engelliler Günü vesilesiyle, bu hafızanın içinde bir başka sesi, sıklıkla duyulmadan kalan bir bakışı paylaşmak istiyorum.

3 Aralık, Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen bir “gün”dür; ama Türkiye’de ayrıca her yıl 10–16 Mayıs tarihleri arasında Engelliler Haftası olarak çeşitli etkinlikler düzenlenir. Ne var ki bugün ve hafta çoğu zaman iyi niyetli ama yüzeysel farkındalık mesajlarıyla geçer. Oysa engellilik, bireysel bir durumdan çok, toplumun farklı bedenlere ve duyulara nasıl baktığıyla, nasıl sınırlar çizdiğiyle ilgilidir.

Toplum “normal”i tanımladığında, onun dışında kalanları da tanımlamış olur. Engellilik bu “normal” tanımının aynasında şekillenir. Foucault, bedenin yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda toplumsal bir alan olduğunu söyler; iktidar, bedeni biçimlendirerek toplumu düzenler. Engelli beden ise bu düzenin görünmez sınırlarını ifşa eder çünkü ona bakarken aslında kendi “kusursuzluk” arzumuzla yüzleşiriz.

Felsefe bize bedenin bir anlam taşıyıcısı olduğunu hatırlatır. Merleau-Ponty’nin söylediği gibi beden, dünyanın bizdeki açılımıdır; yani dünyayı yalnızca gözle değil, varlığımızla duyumsarız. Bu bakışla düşünürsek, engelli beden “eksik” değil, dünyanın başka bir biçimde var oluşudur. Fakat mekân, dil ve zihniyet bu farklı varoluş biçimlerini kapsayamadığında, fark “engel”e dönüşür.

Toplumun kurduğu mekânsal düzen çoğu zaman niyetimizden bağımsız biçimde engeller yaratır. Örneğin bir kaldırımı birkaç santimetre yüksek yapmak yalnızca teknik bir ayrıntı gibi görünür; oysa bu küçük fark, bir kişinin kamusal yaşama katılımı için büyük bir bariyere dönüşebilir. Bu nedenle engellilik alanında mesele, yardım değil hak meselesidir; lütuf değil, eşitliktir.

Bugün en çok konuştuğumuz konu erişilebilirlik. Oysa engelliliğin toplumsal boyutu bundan çok daha geniştir. Eğitimde fırsat eşitliği, istihdamda yer alma, kültür-sanat yaşamına katılım, temsil hakkı, yoksullukla mücadele, bakım hizmetlerinin niteliği, dijital erişim… Bunların her biri aynı zincirin halkalarıdır.

Kültür ve sanat alanında da benzer bir durum vardır. Bir tiyatro salonunda betimleyici seslendirme yapılması ya da bir sergide dokunsal bir öğe bulunması yalnızca teknik bir erişim meselesi değildir; bir toplumun hikâyesini herkesle paylaşma iradesidir; çünkü sanat, bir kentin hafızasıysa, bu hafızada herkesin yerinin olması gerekir.

Sokakta, işyerinde, okulda ya da bir konser salonunda görünür olmak yalnızca fiziksel bir mesele değildir; toplumun her alanında var olabilme hakkıyla ilgilidir. Gerçek mesele, herkesin kendi sesini duyurabildiği, sadece “ulaşabildiği” değil “katılabildiği” bir yaşamı kurabilmektir.

Bu nedenle erişilebilirlik, bir mimari mesele olmaktan önce bir kültür, eğitim ve adalet meselesidir; kentin nasıl düşündüğü, sanatın kimi temsil ettiği, istihdam politikalarının kimin ihtiyaçlarını görmezden geldiğiyle ilgilidir.

Engelliler Günü ya da Engelliler Haftası, bir kutlama değil, bir sorgulama zamanı olmalıdır. “Kimi dışlıyoruz?”, “Kimi görünmez kılıyoruz?”, “‘Normal’ dediğimiz şey kimin sınırları içinde oluşuyor?” Bu sorularla yüzleşmeden hiçbir farkındalık kalıcı olamaz.

Belki de mesele “farkında olmak” değil, birlikte var olmanın yollarını yeniden keşfetmektir çünkü engellilik bireysel bir yetersizlik değil; toplumsal bir aynadır. O aynada yalnızca engelli bireyleri değil, kendi duyarlılıklarımızı, insani sınırlarımızı da görürüz.

Karanfil’in sayfalarında yer bulan her yazı, her fotoğraf, her dize aslında bu ortak duyarlılığın bir parçasıdır.

3 Aralık’ı bu yıl bir kutlamadan çok, bir düşünme alanı olarak görelim.

Belki o zaman, gerçekten “erişilebilir” değil; adil, katılımcı ve insana yakışır bir toplum kurabiliriz.

Yazarın Diğer Yazıları
Görülmek, Duyulmak, Var Olmak

Farkında olmak yetmez; birlikte var olmanın yollarını yeniden düşünmek gerekir. Ankara’nın kalbinde, Çankaya’da yaşamak yalnızca bir adres meselesi değil; birlikte düşünmenin, birlikte üretmenin kültürünü solumaktır. Karanfil’in sayfaları da tam bu ruhu taşır: seslerin, renklerin, fikirlerin bir araya geldiği bir kent hafızası. 3 Aralık Dünya Engelliler Günü vesilesiyle, bu hafızanın içinde bir başka sesi, sıklıkla duyulmadan […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku