ODTÜ anılarımızı anlatırken toplumsal olaylar, acı kayıplardan söz ederiz daha çok. Yaşamımızda derin izler bırakan bu anılar hiç unutulmaz. Öte yandan eğlenceli anılar da vardır, uzun yıllar bizimle yaşayan. ODTÜ denilince çoğunluğun aklına gelenleri sıralasak; önceliği kazanmanın zor olduğu bir üniversite alır. Girmekten belki de daha zoru ise mezun olabilmektir. 1978’de ODTÜ’ye girdiğimde anlatılan efsanelerden […]
ODTÜ anılarımızı anlatırken toplumsal olaylar, acı kayıplardan söz ederiz daha çok. Yaşamımızda derin izler bırakan bu anılar hiç unutulmaz. Öte yandan eğlenceli anılar da vardır, uzun yıllar bizimle yaşayan.
ODTÜ denilince çoğunluğun aklına gelenleri sıralasak; önceliği kazanmanın zor olduğu bir üniversite alır. Girmekten belki de daha zoru ise mezun olabilmektir. 1978’de ODTÜ’ye girdiğimde anlatılan efsanelerden bazıları bugün bile belleğimde. Finaller döneminde pencereden sarkıtılan iplerle balık tutmalar, Gölbaşı’ndaki Akıl ve Ruh Hastalıkları kliniğinde ODTÜ öğrencilerine ayrılan özel bölüm gibi. Derler ki şehirde gecenin üçünde bir evde ışık yanıyorsa ya hasta vardır ya da ODTÜ’lü.
Zaman geçer okula alışmaya başlarsınız. Ben de tam alışıyordum ki Hasan Tan, ODTÜ’ye rektör oldu. Öğrenciler, öğretim üyeleri bu atamayı protesto ederek başlattıkları boykot 9 ay sürdü. Hasan Tan üniversiteden ayrılınca da okul yeniden açıldı. O günlerde kısa boylu, zayıf biri olarak üniversite öğrencisi görüntüsünden çok uzağım. Tunus Caddesi’ndeki servis durağında otobüs bekliyorum. Polis aracı yanaşıp ne yaptığımızı sorup kimliklerimize bakıyor. Sıra bana geldiğinde okula gitmek için servis beklediğimi söylüyorum. Aldığım yanıt hangi ortaokul oluyor. “Ortaokul değil ODTÜ” desem de polis gittiğim ortaokulu öğrenmekte kararlı. ODTÜ kimliğimi gösterince “pek de küçükmüşsün” diyerek neredeyse saçımı okşayacak.
Tiyatro kursu duyurusunu okuyunca hemen başvuruyorum. DTCF’li hocamızdan ilk dersimizi aldık. Sonra ben devam edemedim. Yıllar sonra bir imza gününde hocamıza kurs verdiği binanın adresini hiç anımsamadığımı sorduğumda, adresi tüm ayrıntısı ile anlattı. İmza gününde uzun kuyrukta beklediğim kişi Murathan Mungan’dı.
O yıllarda saat 00.00’dan sonra yurtlarda çatı nöbeti tutulurdu. Sabaha kadar süren nöbetlerin amacı; baskınlara karşı öğrencileri uyarmaktı. Sıranın bende olduğu gece kardeşim kaçak olarak odamızda kalıyordu. Nöbeti benim yerime tutmak istedi. Deneyimli bir arkadaş ile çatıya çıktılar. Saat 3-4 nöbeti olabilir yanlış anımsamıyorsam. Geç saate kadar çalışıp yatmışım. Bizimkiler telaşla odaya girip baskın için gelenlerin yurtlara çok yaklaştığını söyledi. Yataktan fırladım, birlikte çatıya çıktık. Etrafa bakıyorum ama ortalıkta kimse yok. Onlar da beni ikna etmeye çalışıyor. “Bak çalıların arasında eğilmiş, yaklaşıyor. Tüfeğini nasıl görmezsin?” Kardeşim, yurtta kalmakta olan arkadaşımı da ikna etmiş diğer yurtlardaki nöbetçilere el kol işaretleri ile haber veriyorlar. Islıklarla tüm nöbetçiler uyarılıyor. Odaların ışıkları teker teker yanıyor. Ortalık biraz karışsa da durum kısa sürede aydınlandı. Kardeşim halüsinasyon görmüş, arkadaşımı da ikna etmiş. Yurtların çevresindeki çalılıkların rüzgârın etkisiyle sağa sola sallanmasını baskına gelenlerin sürünerek yaklaşması olarak algılamıştı.
Bölüme başladığımda İngilizcem sosyoloji bölümündeki dersleri izleyecek yetkinliğe ulaşmamıştı. Avustralyalı hocamız ders anlatıyor, sınıfın büyük çoğunluğu gibi ben de anlatılanları takip edemiyorum. Eğilmiş, önümdeki deftere şiir yazıyorum. Yanımdaki arkadaşım not tuttuğumu sanıp elimi çekiyor. Sayfayı yırtıp ODTÜ Edebiyat Kulübü üyesi bir başka arkadaşa götürüyor. Ardından şiir şimdi eşim olan kulüp başkanının elinde Attilâ İlhan’a doğru yola çıkıyor. Defterden koparılmış kâğıttaki şiiri Attilâ İlhan’a götürmenin saygısızlığına ortak olmak istemiyorum. Her seferinde başarısız oluyorum. Tunalı Hilmi Caddesi’nde, bir binanın zemin katındaki Bilgi Yayınevi’ne gelinceye kadarki girişimlerim sonuçsuz kalıyor. Etrafımı çeviren arkadaşların ittiği anda kapı açılıyor, edebiyat dünyasına uçarak giriyorum. Sonrası o şiir Ali Püsküllüoğlu’nun çıkardığı Yusufçuk ve Afşar Timuçin’in Felsefe dergisinde aynı ay yayımlandı. Afşar Timuçin okulda düzenlenen söyleşiye geldiğinde şiirlerimizi alıp bize görüşlerini söyleyecekti. Nereden bilebilirdim dergide yayımlanacağını?
Bir akşam benim için hep Çağdaş Sahne olarak kalan şimdinin Şinasi Sahnesi’ndeyiz. Yeni Türkü’nün kuruluş yılları, grup vokalist arıyor. Sınıf arkadaşımın da sesini dinleyecekler. Biz de böylece yerlerdeki minderlerde Yeni Türkü konserini dinliyoruz. Grubun kurucu üyelerinden Derya Köroğlu’nu Mimarlık Fakültesi’nin önünde, alçak bir duvarın üzerinde otururken; artık aramızda olmayan Eftal Küçük’ü de ortak aldığımız seçmeli dersimizden anımsıyorum.
İşte ah o güzel zamanlar diyorsam hep bu anılar yüzündendir.
1940 yılında Nallıhan’ın Kuzucular köyünde dünyaya gelen Hasibe Ayten, 1969 yılında Ankara’da Ekinde Ve Yazında Sesimiz dergisi ile edebiyat dünyasında yerini alır.1980 Darbesi’ne kadar yayın hayatına devam eden dergi, bir şiir gerekçe gösterilerek kapatılır. Her sayısında dönemin en ünlü isimlerine sayfalarında yer verirken, gençlere de kucak açar. Hasibe Ayten’in evi, bu isimlerden pek çoğunun da […]
Devamını Oku
ODTÜ anılarımızı anlatırken toplumsal olaylar, acı kayıplardan söz ederiz daha çok. Yaşamımızda derin izler bırakan bu anılar hiç unutulmaz. Öte yandan eğlenceli anılar da vardır, uzun yıllar bizimle yaşayan. ODTÜ denilince çoğunluğun aklına gelenleri sıralasak; önceliği kazanmanın zor olduğu bir üniversite alır. Girmekten belki de daha zoru ise mezun olabilmektir. 1978’de ODTÜ’ye girdiğimde anlatılan efsanelerden […]
Devamını Oku
DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu. Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]
Devamını Oku
Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]
Devamını Oku