İbrahim Karaoğlu
Tüm Yazıları
Büyük Usta Mustafa Ayaz: Kendi Resminin Mührü
Ana Sayfa Tüm Yazılar Büyük Usta Mustafa Ayaz: Kendi Resminin Mührü

Güneş güz burcuna girdiğinde kokusu gitgide azalır yazın. Uzun bir uykuya hazırlanan doğanın duyguları, renkleri yeni imgelere dönüşür. Her mevsim gibi kendine özgü renklere, ışığa, kokulara  bürünür güz. Güneye doğru giden göçmen kuşlar, bulutlarının süzgün bakışları ve sürüklendikleri yere doğru değişen renkleri,  kimi ağaçların sarı, kırmızı gülümseyişi; gözleri güzün uyanan siyah, sarı, mor, pembe, mavi, […]

Güneş güz burcuna girdiğinde kokusu gitgide azalır yazın. Uzun bir uykuya hazırlanan doğanın duyguları, renkleri yeni imgelere dönüşür. Her mevsim gibi kendine özgü renklere, ışığa, kokulara  bürünür güz. Güneye doğru giden göçmen kuşlar, bulutlarının süzgün bakışları ve sürüklendikleri yere doğru değişen renkleri,  kimi ağaçların sarı, kırmızı gülümseyişi; gözleri güzün uyanan siyah, sarı, mor, pembe, mavi, kehribar, yakut renkleriyle birbirine bakarak olgunlaşan meyveler…

Yaza minnetle bağlı doğanın içli sessizliği, yaprağını erken döken ağaçların çıplaklığı, yorgunluğu; çocukların rengârenk uçurtmalarıyla süslü gökyüzü…

Her ne kadar “Sonbahar, her yaprağın bir çiçek olduğu ikinci bir bahardır.” diyen Albert Camus gibi duyumsasam da güzü, yine de bir hüzün sarar içimi. Ve güz deyince, Paul Sartre’ın “Hiçlik, varlığa musallat olur.” aforizmasını anımsarım.

Bu güz, resim sanatımızın büyük ustalarından ressam Mustafa Ayaz’ı yitirdiğimizden bu yana bir büyük hüzün dolanıp duruyor hâlâ içimde. 

Varoluşçu düşünür Martin Heidegger’in çok sevdiğim bir aforizması var: “Hayat hikâyedir. Ve bir insanı sevmek, onun hikâyesini sevmektir.” Hepimiz, ressam ve Prof. Mustafa Ayaz’ın hikâyesini çok sevdik. Çünkü onun hikâyesi Cumhuriyet’in aydınlama hikâyesiydi. O, özgün, kimseye benzemeyen, gibi değil, kendi olan sanatıyla, görkemli bir hikâyenin kahramanıydı. Evrensel bir sanatçıydı Ayaz. Yalnızca bizim değil, herkesin ressamıydı. Ömrü, sanatıydı. Kendine özgü imgelerle resmini yaratan bir büyük ustaydı ressam Mustafa Ayaz. Çok özel bir resim grameri vardı. Fırçasının ucuyla, düşleriyle dokunurdu yaşama. Islaktı hep paleti. Sesleri, sözcükleri unutup; yalnızca renklerle konuşur, renklerle düşünürdü sanki. Düşlerini, duygularını renklerle tercüme ederdi. Sarının dinginliği, kırmızının gerilimi, yeşilin mistizmi, morun hüznü, mavinin sınırsızlığı, turuncunun kösnül titreşimi devindirirdi resminin içini. Renkler olmasa susuk, afazik kalırdı sanki.

Düşü gerçeğe, gerçeği düşe ulamaktı onunkisi. Unutulmayan şeyleri sırasına koyar gibi her resmi bir diğerini tamamlardı. Keyifle okunan bir günce tadı sunardı resimleri.

Tutkusu, güzel olan her şeye ulaşmaktı. Güzel kadınları, yaşamın en ritimli anlarını, dans figürlerini, coşkulu yaşam süreçlerini bitimsizce yaşatırdı resimlerinde.

Bir büyük sanatçı geçti bu dünyadan. Ama hep yaşayacak hafızamızda. “Çünkü hafıza, iyi insanların, kovulamayacağı tek cennettir.” Jean Paul böyle tanımlar hafızayı. Ve çok inanıyorum buna. Albert Camus’nün, Sisifos Söyleni adlı kitabında dediği gibi sanatçı iki kez yaşar, “Yaratmak, iki kez yaşamaktır.” çünkü. Canım hocam Mustafa Ayaz, kültürümüzün sanatsal hafızasında hep yaşayacak yapıtlarıyla…

Hemen hemen her resminde bir motif olarak, kendi figürünü çizdi ve uzun zaman içinde ikonlaştı bu figür: Kendi resminin mührü oldu. Biz onun resmine her bakışımızda, hep hatırlayacağız onu. “Hatırlamak buluşmaktır.” der ya Cibran, biz hep hatırlayacağız onu ve hep buluşacağız onunla. 

Yıllar önce anlatmıştı; İtalya’nın Verona kentinde, Risorgimento adlı ikizi olan ve İtalyan mühendis Nervi tarafından tasarlanan Ankara Opera Köprüsü, farklı tasarımıyla bir köprüden çok “kent heykeli”ne benzer ve başkentin önemli kent ikonlarından biridir. Köprünün 1972 yılındaki yapılış hikâyesinde, Mustafa Ayaz Hoca’nın da büyük katkısı vardır. Nevri’nin çizdiği Opera Köprüsü’nün ayak kalıplarının uygulama projesini yaptırmak için eleman bulmakta çok zorlanırlar. Bunu duyan Ayaz Hoca, “Ben yaparım.” der ve yapar. Bu hizmetin karşılığında da kalıp tahtaları ona verilir. Şentepe’deki gecekondusunu o tahtalarla yapar. O günleri anlatırken, “1974 yılında, Yenimahalle-Şentepe’de gecekondumu yaptığım zaman dünyalar benim olmuştu. Artık hem ailemin hem de resimlerimin bir yuvası vardı. Çevrenin sanatsal bir mekâna dönüşmesi için de bahçe duvarına bir kabartma tasarlamıştım. Böylece benim gecekondum sıradan olmaktan öte Mustafa Ayaz’ın sanat evi olarak yaşayacaktı. Evin bodrumunu atölye olarak kullanıyordum. En güzel eserlerimi de orada yaptım. Yıllar geçti. Resimlerim çoğaldı, çoğaldı. Sonra 2002 yılında çağdaş anlamda kendi adıma bir müze yapma gereksinimini duydum.” diyen Ayaz Hoca, büyük bir erinç duyardı bunları anlatırken. Ve Mustafa Ayaz Vakfı Plastik Sanatlar Müzesi açıldı 15 yıl önce. Düşleri çiçek açtı. O müze anılarının ve yapıtlarının hafıza mekânı. Hep yaşayacak ziyaretçilerin gönlünde ve hep yüceltecek Ayaz Hoca’yı.

Anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

Işıklar içinde uyu hocam.

Yazarın Diğer Yazıları
Bir Duran Karaca Vardı

Sesini Çukurova’da bulmuş. Orada tanımış renkleri. O gizemli ovanın koynunda büyümüş. Yüreği Kilikya kadar geniş. İç denizi dalgalı. Yörük bir Akdenizliydi ressam Duran Karaca. Onun resimlerinde, Akdeniz’de durmuştur zaman. O, sanat saatinin zembereğini Çukurova’da kurmuştur. Çocukluğudur, yüküdür Çukurova; nereye giderse gitsin, taşımıştır düşlerinde, belleğinde, resimlerinde… Yörük kilimlerindeki renkli yün ipliklerin, çözgülerden geçerek oluşturduğu örgelerin dokusal […]

Devamını Oku
Ödül Gençlerin Olacak

Yıllar önce “34. DYO Ödülleri Sergisi” Cer Modern’de açıldığında, “Ödüller Üzerine” bir panel yapılacağını söylemiş ve konuşmacı olarak katılmamı istemişti, Prof. Dr. Zafer Gençaydın Hoca’m. Memnuniyetle kabul etmiştim. Konu ödüldü ama vandallık günleriydi o günler; heykeltıraş Mehmet Aksoy’un Kars’taki “İnsanlık Anıtı” heykeli günbegün yıkılıyor ve cepheden savaş haberleri sunar gibi her gün heykelin neresinin söküldüğü […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku