Güneş güz burcuna girdiğinde kokusu gitgide azalır yazın. Uzun bir uykuya hazırlanan doğanın duyguları, renkleri yeni imgelere dönüşür. Her mevsim gibi kendine özgü renklere, ışığa, kokulara bürünür güz. Güneye doğru giden göçmen kuşlar, bulutlarının süzgün bakışları ve sürüklendikleri yere doğru değişen renkleri, kimi ağaçların sarı, kırmızı gülümseyişi; gözleri güzün uyanan siyah, sarı, mor, pembe, mavi, […]
Güneş güz burcuna girdiğinde kokusu gitgide azalır yazın. Uzun bir uykuya hazırlanan doğanın duyguları, renkleri yeni imgelere dönüşür. Her mevsim gibi kendine özgü renklere, ışığa, kokulara bürünür güz. Güneye doğru giden göçmen kuşlar, bulutlarının süzgün bakışları ve sürüklendikleri yere doğru değişen renkleri, kimi ağaçların sarı, kırmızı gülümseyişi; gözleri güzün uyanan siyah, sarı, mor, pembe, mavi, kehribar, yakut renkleriyle birbirine bakarak olgunlaşan meyveler…
Yaza minnetle bağlı doğanın içli sessizliği, yaprağını erken döken ağaçların çıplaklığı, yorgunluğu; çocukların rengârenk uçurtmalarıyla süslü gökyüzü…
Her ne kadar “Sonbahar, her yaprağın bir çiçek olduğu ikinci bir bahardır.” diyen Albert Camus gibi duyumsasam da güzü, yine de bir hüzün sarar içimi. Ve güz deyince, Paul Sartre’ın “Hiçlik, varlığa musallat olur.” aforizmasını anımsarım.
Bu güz, resim sanatımızın büyük ustalarından ressam Mustafa Ayaz’ı yitirdiğimizden bu yana bir büyük hüzün dolanıp duruyor hâlâ içimde.
Varoluşçu düşünür Martin Heidegger’in çok sevdiğim bir aforizması var: “Hayat hikâyedir. Ve bir insanı sevmek, onun hikâyesini sevmektir.” Hepimiz, ressam ve Prof. Mustafa Ayaz’ın hikâyesini çok sevdik. Çünkü onun hikâyesi Cumhuriyet’in aydınlama hikâyesiydi. O, özgün, kimseye benzemeyen, gibi değil, kendi olan sanatıyla, görkemli bir hikâyenin kahramanıydı. Evrensel bir sanatçıydı Ayaz. Yalnızca bizim değil, herkesin ressamıydı. Ömrü, sanatıydı. Kendine özgü imgelerle resmini yaratan bir büyük ustaydı ressam Mustafa Ayaz. Çok özel bir resim grameri vardı. Fırçasının ucuyla, düşleriyle dokunurdu yaşama. Islaktı hep paleti. Sesleri, sözcükleri unutup; yalnızca renklerle konuşur, renklerle düşünürdü sanki. Düşlerini, duygularını renklerle tercüme ederdi. Sarının dinginliği, kırmızının gerilimi, yeşilin mistizmi, morun hüznü, mavinin sınırsızlığı, turuncunun kösnül titreşimi devindirirdi resminin içini. Renkler olmasa susuk, afazik kalırdı sanki.
Düşü gerçeğe, gerçeği düşe ulamaktı onunkisi. Unutulmayan şeyleri sırasına koyar gibi her resmi bir diğerini tamamlardı. Keyifle okunan bir günce tadı sunardı resimleri.
Tutkusu, güzel olan her şeye ulaşmaktı. Güzel kadınları, yaşamın en ritimli anlarını, dans figürlerini, coşkulu yaşam süreçlerini bitimsizce yaşatırdı resimlerinde.
Bir büyük sanatçı geçti bu dünyadan. Ama hep yaşayacak hafızamızda. “Çünkü hafıza, iyi insanların, kovulamayacağı tek cennettir.” Jean Paul böyle tanımlar hafızayı. Ve çok inanıyorum buna. Albert Camus’nün, Sisifos Söyleni adlı kitabında dediği gibi sanatçı iki kez yaşar, “Yaratmak, iki kez yaşamaktır.” çünkü. Canım hocam Mustafa Ayaz, kültürümüzün sanatsal hafızasında hep yaşayacak yapıtlarıyla…
Hemen hemen her resminde bir motif olarak, kendi figürünü çizdi ve uzun zaman içinde ikonlaştı bu figür: Kendi resminin mührü oldu. Biz onun resmine her bakışımızda, hep hatırlayacağız onu. “Hatırlamak buluşmaktır.” der ya Cibran, biz hep hatırlayacağız onu ve hep buluşacağız onunla.
Yıllar önce anlatmıştı; İtalya’nın Verona kentinde, Risorgimento adlı ikizi olan ve İtalyan mühendis Nervi tarafından tasarlanan Ankara Opera Köprüsü, farklı tasarımıyla bir köprüden çok “kent heykeli”ne benzer ve başkentin önemli kent ikonlarından biridir. Köprünün 1972 yılındaki yapılış hikâyesinde, Mustafa Ayaz Hoca’nın da büyük katkısı vardır. Nevri’nin çizdiği Opera Köprüsü’nün ayak kalıplarının uygulama projesini yaptırmak için eleman bulmakta çok zorlanırlar. Bunu duyan Ayaz Hoca, “Ben yaparım.” der ve yapar. Bu hizmetin karşılığında da kalıp tahtaları ona verilir. Şentepe’deki gecekondusunu o tahtalarla yapar. O günleri anlatırken, “1974 yılında, Yenimahalle-Şentepe’de gecekondumu yaptığım zaman dünyalar benim olmuştu. Artık hem ailemin hem de resimlerimin bir yuvası vardı. Çevrenin sanatsal bir mekâna dönüşmesi için de bahçe duvarına bir kabartma tasarlamıştım. Böylece benim gecekondum sıradan olmaktan öte Mustafa Ayaz’ın sanat evi olarak yaşayacaktı. Evin bodrumunu atölye olarak kullanıyordum. En güzel eserlerimi de orada yaptım. Yıllar geçti. Resimlerim çoğaldı, çoğaldı. Sonra 2002 yılında çağdaş anlamda kendi adıma bir müze yapma gereksinimini duydum.” diyen Ayaz Hoca, büyük bir erinç duyardı bunları anlatırken. Ve Mustafa Ayaz Vakfı Plastik Sanatlar Müzesi açıldı 15 yıl önce. Düşleri çiçek açtı. O müze anılarının ve yapıtlarının hafıza mekânı. Hep yaşayacak ziyaretçilerin gönlünde ve hep yüceltecek Ayaz Hoca’yı.
Anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
Işıklar içinde uyu hocam.
Bir şiirin gerçek yolculuğu, yayımlandığı gün başlamaz. O, bir okurun belleğinde yeni bir anlam kazandığında, bir ressamın düş gücüne sızdığında, bir fotoğrafçının kadrajına ışık olarak düştüğünde, bir heykeltıraşın elinde hacim kazandığında yeniden doğar. Büyük şiir, yalnızca okunmaz; başka sanatların içine de girer. Bu yüzden şiir, belki de en gezgin sanat dalıdır. Sanat tarihi, birbirini besleyen […]
Devamını Oku
Anıları naftalinlenmiş, kadim bir semttir Kızılay. Kentin en büyük meydanını bulvarlar boyunca çevreleyen at kestaneleri ve ara sokaklarını bahar kokularıyla dolduran akasyalar, tanığıdır bu semtin kadim zamanlarının; unutulmaz anıların, aşkların, sevinçlerin, tutkuların, buluşmaların, ayrılıkların, kederlerin, sevinçlerin… Yalnızca gölgelerini ve kokularını sunmaz bu ağaçlar; kentin belleğini beklerler, geçip giden zamana inat… Sabahın erken saatlerinde işe yetişen […]
Devamını Oku
Ahmet Telli şiirinin çok boyutlu estetik birikimi ile “Şair Ahmet Telli” nin örgütlü birey olarak bütünlüklü ele alınması zorunludur. Hayatı ve şiirleri iç içe geçmiş bir şair söz konusuysa, hem estetiğin dili hem de ideolojinin dili öne çıkar. Çünkü daha ilk adımda biliriz ki şiir bir cesaret işidir ama bu cesaret salt sözcüklerden ibaret değildir; […]
Devamını Oku
Ahmet Telli ve şiirini birkaç kelime ile tanımlamam gerekseydi sezgi, vicdan, aşk, isyan, direniş, dil ve arkadaşlık derdim. İlk sıraya sezgi kelimesini koymamın nedeni Telli’nin bireysel, toplumsal ve şiirsel anlamda varoluşunun sınırlarını ve sınırsızlıklarını belirlerken hem bir birey hem de bir eğitimci ve şair olarak sezgileriyle hareket ettiğini düşünmemdir. Bu düşünceye kapılmamın nedeni şairin şiirleri, […]
Devamını Oku