Alsace’ta bir şato… O şatonun ziyaretçilerinin imzaladığı bir defter ve o defterin 29’uncu sayfasında kaderleri oyuncu bir kedinin oynadığı bir yün yumağı gibi birbirine karışmış üç insan: Mustafa Kemal Paşa (Atatürk), Vahdettin Efendi (son Osmanlı Padişahı) ve Ömer Faruk Efendi. Defteri ilk defa Yiğit Alpman ve Eren Aybars Arpacık’ın hazırlayıp sunduğu İZ TV’de yayımlanan Yolda […]
Alsace’ta bir şato… O şatonun ziyaretçilerinin imzaladığı bir defter ve o defterin 29’uncu sayfasında kaderleri oyuncu bir kedinin oynadığı bir yün yumağı gibi birbirine karışmış üç insan: Mustafa Kemal Paşa (Atatürk), Vahdettin Efendi (son Osmanlı Padişahı) ve Ömer Faruk Efendi.
Defteri ilk defa Yiğit Alpman ve Eren Aybars Arpacık’ın hazırlayıp sunduğu İZ TV’de yayımlanan Yolda programının Alsace’da Sonbahar başlıklı bölümünde gördüm. Defterin bulunduğu şatonun adı, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Fransa topraklarında kaldığı için, şimdi Le château du Haut Koenigsbourg; 1917’de Alman kontrolü altındayken adı Hohkönigsburg idi.
Mustafa Kemal Paşa, 15 Aralık 1917- 4 Ocak 1918 tarihleri arasında daha sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı olan Veliaht Vahdettin Efendi ile bir Almanya seyahati yapmıştır. Bu geziyle ilgili birkaç kitap ve pek çok makale yayımlanmışsa da en önemli kaynak kendi anılarıdır. Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yayımlanmak üzere Falih Rıfkı’ya anlattığı bu anılar 13 Mart 1926’dan başlayarak 32 parça halinde neşredilmiştir. Alman Hükümeti’nin ricası ile bu yayın durdurulmuş, ancak 1955’te kitap olarak basılmıştır. [1]
Almanya İmparatoru Kaiser II. Wilhelm, 1917’de İstanbul’a yaptığı üçüncü seyahatinde Padişah Mehmet Reşat’ı Almanya’ya genel karargâhına davet etti. Enver Paşa, padişah yaşlı olduğundan, bu seyahati Veliaht Vahdettin’in yapmasının daha uygun olacağına karar verdi ve o sırada İstanbul’da bulunan Mustafa Kemal Paşa’yla bizzat konuşarak onunla gitmesini teklif etti. Mustafa Kemal Paşa kabul etti. Seyahatten iki gün önce, onlara eşlik etmesine karar verilen Harp Okulu’ndan öğretmeni Albay Naci (Eldeniz) ile beraber, Vahdettin’in sarayına giderek onunla tanıştı. Tanışma sırasında aralarında pek bir konuşma olmadı fakat 15 Aralık 1917 akşamı tren yola çıktıktan bir süre sonra Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa’yı vagonuna davet edip bir nutuk söylercesine konuştu:
“Affedersiniz Paşa Hazretleri, birkaç dakika evveline kadar kiminle seyahat etmekte olduğumu bana izah etmemişlerdi. Ancak trenin hareketinden sonra aldığım malûmat üzerine gıyaben çok tanıdığım ve takdir ettiğim bir kumandanımızla beraber bulunduğumu anladım. Ben sizi çok iyi bilirim. Arıburnu’nda ve Anafartalar’da yaptığınız bütün icraat, kazandığınız muvaffakiyetler tamamen malûmumuzdur. Siz İstanbul’u ve her şeyi kurtarmış bir kumandanımızsınız, beraber seyahat etmekte olduğum için çok memnun ve müftehirim.” [2]
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’daki tanışma sırasında üzerinde her şeyden habersiz “Zavallı, bedbaht, şayanı merhamet” bir insan izlenimi bırakan Veliaht’ın muhatabına güvendiği zaman gerçek şahsiyetini gösterdiğini düşündü. Sonrasındaki sohbet, Mustafa Kemal Paşa’nın deyişiyle, “mükemmel, ciddi ve samimi” idi.
18 Aralık Salı günü Münih’e ulaşan Osmanlı heyeti, o gün şehri dolaştıktan sonra o gece davetli oldukları genel karargâhın bulunduğu Bad Kreuznach şehrine doğru yola çıkar. Yolda Osmanlı İmparatorluğu’nun Almanya’daki Askeri Delegesi Zeki Paşa da onlara katılır. 19 Aralık Çarşamba günü ulaştıkları karargâhta İmparator Kaiser II. Wilhelm, Alman Orduları Başkomutanı Mareşal Paul Von Hindenburg ve General Erich Ludendorff tarafından karşılanırlar. Kaiser, Çanakkale Muharebeleri dolayısıyla ismini bildiği Mustafa Kemal Paşa’ya iltifatlar eder. Almanların savaşı kaybedeceğinden emin olan Mustafa Kemal Paşa ise Vahdettin aracılığı ile Osmanlı ordusunun alması gereken yardımları hatırlatarak Kaiser’in canını epeyce sıkar. Kaiser ayrıldıktan sonra Von Hindenburg, Osmanlı heyetini akşam yemeğinde ağırlar. O akşam heyet üyeleri ve Zeki Paşa’nın imzaladığı karargâhın ziyaretçi defteri “Demir Defter” şimdi Bad Kreuznach kent arşivinde.
Yemekten sonra yola çıkan Türk heyeti o geceyi de trende geçirir. Ertesi gün Strazburg’a ulaşırlar, şehir turu ve yakın siperlerin gezilmesinden sonra orada kalırlar.
Heyet 21 Aralık sabahı erkenden yola çıkarak Colmar’a varır. Oradan da Alman kuvvetlerinin kumandanları eşliğinde önce otomobillerle, sonra atlarla Alman cephesinin ileri siperlerine kadar giderler.
Mustafa Kemal Paşa mesleki bir merakla durumu bütün ayrıntılarıyla çalışır. Hatta anılarında bir ağaca çıkarak cepheyi dikkatlice incelediğini anlatır. Almanların zor durumda olduğu fikri daha da güçlenir.
Heyet dönüş yolunda Hohkönigsburg Şatosu’nu ziyaret eder. İlk olarak ne zaman inşa edildiği bilinmeyen Orta Çağ’dan kalma bu şato, uzun yıllar harabe halinde kaldıktan sonra 1900-1908 yılları arasında Kaiser II. Wilhelm tarafından restore ettirilerek kullanıma kazandırılmıştır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Fransa topraklarında kalan şatonun Fransızca adı Château du Haut-Koenigsbourg’dur.
Şatoyu ziyaret edenlerin imzaladığı defterin 29’uncu sayfasında bizi ilgilendiren imzalar yer alıyor. En üstte Vahdettin
Osmanlı Veliahdı
Mehmet Vahdettin
21 Kânunuevvel 333 (21 Aralık 1917)
yazmış. Hemen altında eski harflere yazılmış bu Türkçe yazının Almanca tercümesi yer alıyor. Aşağıda Ömer Faruk Şehzade yazdıktan sonra imzasını hem Arap hem de Latin harfleriyle atmış. Mustafa Kemal Paşa sayfanın en altına Ordu Kumandanı yazdıktan sonra imzasını atmış, hemen yanına da Fransızca tercümeyi kendisi eklemiş.
Mustafa Kemal Paşa’nın imzasının üst tarafında bir Alman generalinin imzası var: von Gündell.
Korgeneral Erich von Gündell (1854-1924) Osmanlı heyetini Colmar’da karşılayan ordu müfrezesi kumandanıydı (Hemen hemen bütün Türk kaynaklarında ismi “von Koendel” olarak yazılmıştır). 1913’te general rütbesiyle emekli olmuş, savaşın başlamasıyla yeniden göreve çağrılmış, Birinci Dünya Savaşı’nın en önemli muharebeleri olan Ardennes ve Verdun Muharebelerine katılmıştı.
Şehzade Ömer Faruk da Verdun Muharebesi’nde çarpışanlardandı. Süvari general von Gündell’in süvari yüzbaşı Ömer Faruk’u Verdun’den tanıyor olması kuvvetle muhtemeldir.
Ömer Faruk (1898-1969) askeri eğitimini Viyana ve Potsdam’da almıştır. 1916’da Kanlı Verdun Muharebeleri’nde savaşmış, daha sonra Alman İmparatoru’nun muhafız alayında görev yapmıştır. Son Halife Abdülmecid’in oğludur.
Şehzade Ömer Faruk Efendi ile Mustafa Kemal Bey büyük bir ihtimalle ilk defa, 1915’te Çanakkale Savaşı sırasında yüz yüze geldiler. Çanakkale Savaşı’nda Albay Mustafa Kemal’in kumandasındaki 19’uncu Tümen’in de bağlı olduğu 3. Kolordu’nun kumandanı Esat Paşa, Çanakkale hatıralarında 29 Haziran 1915’te Enver Paşa, Şehzade Ömer Faruk Efendi ve Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey’in Kemalyeri’ndeki karargâhına geldiklerini yazdıktan sonra şöyle devam ediyor: “Önce 19’uncu Tümen karargâhına gittik. Şehzade Faruk Efendi, halılarla bezenmiş olan Mustafa Kemal Bey’in yer altındaki kabul salonuna girdiği vakit yorgunluktan bitkin haldeydi, bayılır gibi oldu. Kendisine su, ardından da Mustafa Kemal Bey’in hazırlattığı limonata içirildi. Kendine geldi.” [3]
Mustafa Kemal Paşa’nın Kurmay Başkanı İzzettin Çalışlar da anılarında Ömer Faruk Efendi ve yanındakilerin karargâhlarında o gün “iki saat kadar” kaldığını yazıyor. [4]
Osmanlı Heyeti 4 Ocak 1918’de İstanbul’a döndü. Sultan Mehmet Reşat’ın ölümü üzerine tam altı ay sonra, 4 Temmuz 1918’de Vahdettin, VI. Mehmet adıyla tahta çıktı. Mustafa Kemal Paşa bu haberi tedavi için bulunduğu Karlsbad’da aldı. Temmuz sonunda İstanbul’a gelmek için yola çıktı ama İspanyol nezlesine yakalandığı için kısa bir süre Viyana’da kaldı. İstanbul’a gelir gelmez padişahla görüştü. Almanya seyahati boyunca fikirlerini açtığı padişaha Başkumandanlığı üstüne almasını ve kendisini Erkânı Harbiye Reisi atamasını teklif etti. Padişah bunu düşüneceğini söyledi. Birkaç gün sonra paşayı yeniden çağırarak Suriye’ye kumandan tayin ettiğini bizzat bildirdi; Mustafa Kemal 7. Ordu Kumandanlığı’na ikinci defa atanmış, İstanbul’dan uzaklaştırılmıştı.
Vahdettin tahta çıktıktan dört ay sonra, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi yapıldı ve Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu için sona erdi.
Mustafa Kemal Paşa Mondros Mütarekesi’nin ertesi günü Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’nı Adana’da Liman von Sanders’ten devraldı, bu görevi sadece 8 gün sürdü, komutanlık lağvedildi.
13 Kasım 1918’de İstanbul’a döndü. O gün, Boğaz’ı geçerken işgal kuvvetlerinin gemilerine bakıp, öngördüğü geleceği iki kelimeyle özetledi: “Geldikleri gibi giderler.”
Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a geldikten iki gün sonra padişahı ziyaret etti. Samsun’a hareket ettiği 16 Mayıs 1919 tarihine kadar birkaç kere görüştüler.
Son ziyaretinde Boğaz’da dizili düşman zırhlılarını seyrederken aralarında geçen konuşmayı şöyle anlatıyor:
“Vahdettin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı: ‘– Paşa paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir (elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave etti:) tarihe geçmiştir.’ O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükûnla dinliyordum: ‘– Bunları unutun, dedi, asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, devleti kurtarabilirsin! [5]
Vahdettin’in bu sözlerini yıllar içinde pek çok yazar çok farklı şekillerde yorumlasa da Atatürk şöyle yorumlamıştır: “Çok iyi anladığım, veliahtlığından, padişahlığından, bütün his ve fikirlerini, temayüllerini tanıdığım adamdan nasıl yüksek ve asil bir hareket bekleyebilirdim? Memleketi kurtarmak lazımdır, istersem bunu yapabilirmişim. Nasıl? Hemen hüküm verdim: Vahdettin demek istiyordu ki hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek mesnedimiz İstanbul’a hakim olanların siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim, onların şikayet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri uslandırırsam, Vahdettin’in arzularını yerine getirmiş olacaktım.” [6]
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da iken Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan ile evlenmesinden de bahsedilmişti. Bu evlilik fikri kimi kaynaklara göre Vahdettin’den, kimi kaynaklara göre de Mustafa Kemal Paşa’dan çıkmıştır. Neticede bu evlilik gerçekleşmedi. Sabiha Sultan Mustafa Kemal Paşa’nın Çanakkale’de limonata ikram ettiği, Almanya seyahatinde tekrar bir araya geldiği Şehzade Ömer Faruk ile evlenecek, düğün 29 Nisan 1920’de Yıldız Sarayı’nda yapılacaktı.
23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Bu tarihten sonraki aylar oldukça zor zamanlardı. Bir yandan iç isyanlar, bir yandan temmuz başında Bursa’nın işgali Ankara için ümit kırıcı olaylardı. Bu şartlar altında Temmuz 1920’de Mustafa Kemal Paşa, Veliaht Abdülmecid’i Ankara’ya davet etmek üzere Veliaht’ın eski yaverlerinden Yüzbaşı Yümnü (Korgeneral Üresin) Bey’i İstanbul’a gönderdi. Yümnü Bey, Mustafa Kemal’in mektubuyla beraber gönderilen Hamdullah Suphi Bey (Tanrıöver) ile Cami Bey’in (Baykurt) de mektuplarını Veliaht’a iletti. Abdülmecid iki gün düşündükten sonra bu teklifi kabul edemeyeceğini Yümnü Bey’e şu sözlerle bildirdi: “Anadolu’ya gitmeyi ve bu mücadeleye katılmayı çok isterdim. Fakat bu karar ve halin, ailevi durumumuzda, yani Hanedan’ın vaziyetinde nasıl bir değişiklik göstereceğini, bunun millete ve memlekete faydalı olup olmadığını daha açık anlayıncaya kadar beklemeyi tercih ediyorum.” [7]
1921’in Nisan ayına gelindiğinde Birinci ve İkinci İnönü Muharebeleri kazanılmış, Kurtuluş Savaşı’nda ümitler iyice güçlenmişti. Şehzade Ömer Faruk o sırada Anadolu’ya geçmeye hazırlanan Albay Asım Bey’i (Orgeneral Gündüz) ziyaret ederek Anadolu’ya geçme arzusunu iletir ve çok ısrar eder. Asım Bey bunda bir sakınca olduğunu düşünmez ve bineceği İtalyan bandıralı Remo vapurunun ambarında bir dolaba saklayarak Şehzade’yi de götürmeye karar verir.
İnebolu’ya vardıklarında yolculuğu küçücük bir dolapta ve havasız bir ambarda yapan Şehzade perişan bir haldedir. Hanedanın bir üyesini İnebolu’da görmek halk arasında coşku ve heyecana sebep olur. Gece ziyafetler verilir, fener alayları düzenlenir. Asım Bey, Ankara’dan ertesi gün aldığı telgrafla büyük bir hayal kırıklığına uğrar: Şehzadeyi hemen İstanbul’a geri götürmesi emredilmektedir.
Şehzade de kibar ve saygılı dille yazılmış Mustafa Kemal imzalı bir telgraf aldı. Ankara’ya gelmesinin hanedanda bazı kötü görüşlere sebep olabileceği ve artık birlik sağlanmış kamuoyunda yeniden akıl karışıklığı yaratabileceği için uygun zamana kadar İstanbul’da kalması rica ediliyordu. Telgrafta yazılan ret nedenleri Abdülmecid’in Ankara’ya gelmemek için ileri sürdüğü nedenlerin adeta Ömer Faruk’a hatırlatılması gibiydi.
Asım Bey, çaresiz şehzadeyi İstanbul’a geri götürdükten sonra Ankara’ya gidecektir.
Kurtuluş Savaşı bittikten sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1 Kasım 1922’de aldığı kararla Hilâfet ve Saltanat ayrılarak Saltanat kaldırıldı.
17 Kasım 1922’de Vahdettin, İngiliz zırhlısı Malaya’yla ülkeyi terk etti. 18 Kasım 1922’de Veliaht Abdülmecid, Halife seçildi; hilafetin kaldırıldığı 3 Mart 1924’e kadar bu görevde kaldı. Hilafetin kaldırılmasıyla beraber, bütün Osmanlı Hanedanı mensuplarının sınırdışı edilmesi kanuna bağlandı.
Vahdettin 16 Mayıs 1926’da İtalya’nın Sanremo şehrinde, Abdülmecid 23 Ağustos 1944’te Paris’te, Ömer Faruk ise 28 Mart 1969’da Kahire’de vefat etti.
Kaynaklar
1. Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün Bana Anlattıkları, Sel Yayınları, 1955
2. A.g.e, s. 28-29
3. Esat Bülkat, Esat Paşa’nın Çanakkale Hatıraları, Hayat mecmuası, Sayı 35, 28 Ağustos 1959, s. 11
4. İzzettin Çalışlar, On Yıllık Savaşın Günlüğü, Haz. İsmet Görgülü, İzzeddin Çalışlar, YKY, s. 106
5. Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün Bana Anlattıkları, Sel Yayınları, 1955, s. 124
6. Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları, 2023, s.178
7. Yılmaz Çetiner, Son Padişah Vahdettin, Milliyet Yayınları, 1993, s. 210
Alsace’ta bir şato… O şatonun ziyaretçilerinin imzaladığı bir defter ve o defterin 29’uncu sayfasında kaderleri oyuncu bir kedinin oynadığı bir yün yumağı gibi birbirine karışmış üç insan: Mustafa Kemal Paşa (Atatürk), Vahdettin Efendi (son Osmanlı Padişahı) ve Ömer Faruk Efendi. Defteri ilk defa Yiğit Alpman ve Eren Aybars Arpacık’ın hazırlayıp sunduğu İZ TV’de yayımlanan Yolda […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku