Türkiye’de spor alabildiğine siyasetle içli dışlı olsa da memleketin solu, ona mesafeli. Spor, teorik olarak bir oyun. İnsanın boş zamanlarını keyifli geçirmesini sağlayan, maddi menfaatten ziyade duygusal tatmini önceleyen fiziksel ve zihinsel bir aktivite. Binlerce yıl önce de içinde bir rekabet vardı. Ancak sonunda en büyük ödülü, galibin mutluluğuydu. Bugünse oyun, amatör ruhunu kaybetmiş; dev […]
Türkiye’de spor alabildiğine siyasetle içli dışlı olsa da memleketin solu, ona mesafeli.
Spor, teorik olarak bir oyun. İnsanın boş zamanlarını keyifli geçirmesini sağlayan, maddi menfaatten ziyade duygusal tatmini önceleyen fiziksel ve zihinsel bir aktivite.
Binlerce yıl önce de içinde bir rekabet vardı. Ancak sonunda en büyük ödülü, galibin mutluluğuydu. Bugünse oyun, amatör ruhunu kaybetmiş; dev bir endüstri. Onu icra eden sporcu da alınıp satılabilen ticari bir ürün, ne yazık ki.
Bunu değiştirmek sadece bir kişi veya ülkenin elinde değil. Yaşamın hızla yok olduğu dünyanın korunması için dahi uzlaşmayan bir insanlığın amatör spora dönmesi de ütopiktir.
Tarihler, 1965’i gösterdiğinde Mehmet Ali Aybar liderliğindeki Türkiye İşçi Partisi TBMM’ye girdi.
Elbet bu, 60’larda yükselen heyecanın Meclis’e ulaşmasıydı. Sokaklarda Deniz’ler gibi gençlerin en hızlıları koşarken, meclise giren İşçi Partisi’nin başında da gerçek anlamda rekortmen bir koşucu vardı.
Evet, Türkiye İşçi Partisi’nin ‘güler yüzlü başkanı’ Aybar, eski bir milli atletti!
Spora, Galatasaray Lisesi’nde futbol oynayarak başladı. Ama bir süre sonra atletizme geçti. Kız kardeşi Nermin’i de Yeşilköy çayırlarındaki idmanlarında koşmaya teşvik etti. O Nermin, Osmanlı döneminde Papazın Çayırı denilen, ardından İttihat Stadı ismini alan ve bugünse Fenerbahçe Stadı olan yerde düzenlenen müsabakalarda 60 metrede birincilik, 300 metrede ikincilikler kazandı.
Aybar’ın spor kariyeri Nermin’e göre çok daha parlak oldu. 1928 Amsterdam Olimpiyatları’na giden 40 sporcumuzdan biriydi. 100 metrede 5. olurken, 4X100 bayrak yarışında 4.’lüğü alan takımın da bir ferdiydi.
Mehmet Ali Aybar, 1930 yılında 100 metreyi 11 saniyede koştu. Bugün 100 metre Türkiye rekoru, 9.92 ile bir başka Ali’nin elinde: Jak Ali Harvey! Yani Jamaika kökenli sporcumuz. Aybar, günümüzde yarışsaydı, belki 100 metre Dünya rekoru Jamaikalı Usain Bolt’un değil de onun olacaktı.
1931’de Atina’da yapılan Balkan Şampiyonası, daha sonra tanıyacağımız yönüyle Aybar’ın ilk kez gördüğümüz yerdi. Bir önceki yıl taraflı tutum sergileyen Yunan hakem değiştirilmeyince 100 metre yarışına katılmayı reddetti. Bu öyle sıradan bir boykot değildi. Diğer atlet arkadaşı Semih Türkdoğan ile birlikte tavırlarında net ve karalıydılar. Daha sonra hakem krizi çözülünce Aybar, piste çıktığı 200 metre yarışında ikinci, 4×100 metre bayrakta da Balkan ve Türkiye rekoru kırarak, şampiyon oldu. Mehmet Ali Aybar, spor kariyerini 17 Türkiye rekoruyla kapattı.
Sporcu atletini çıkartan Aybar’ın siyaset atletini giymesi de adeta bir yazgıydı. Çünkü o, eskilerin deyimiyle, münevver yani aydın bir çevrenin içine doğmuştu. Babası Tahsin Bey, Mustafa Kemal’in sınıf arkadaşı, büyükbabası da 31 Mart Vakası’nı bastıran Hareket Ordusu kumandanlarından Hüseyin Hilmi Paşa’ydı. Dedesi ise ünlü matematikçi Gelenbevi İsmail Efendi’ydi. Ve Aybar’ın iki de büyük şair kuzeni vardı: Nâzım Hikmet ve Oktay Rifat.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Devletler Hukuku doktoru olan Aybar, 1939’da hukuk araştırmaları yapmak üzere Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’ne gitti. İkinci Dünya Savaşı patlak verip de Naziler Fransız sınırına dayanınca, Oktay Rifat ve arkadaşı Ragıp Sarıca ile Paris’ten kaçtı. Bu kaçış, dünya çapındaki Tour de France-Fransa Bisiklet Turu’na adeta bir nazireydi. Öyle ya, Aybar ve arkadaşları, Paris’ten özgürlüğe yüzlerce kilometre süren bir bisiklet yolculuğuyla kavuştu.
O sırada Fransa’da tatil yapan Mina Urgan da onlara eşlik etmek istedi ama o trenle İstanbul’a dönme şansı buldu.
Aybar ile Rifat ise önce Sarıca’ya bisiklet sürmeyi öğretti. Paris’ten Bordeaux’ya oradan da Lyon’a geçildi. Nihayet tarafsız İsviçre’ye ulaşıp buradan kalkan bir trenle İstanbul’a varıldı.
Atletizm pistlerinde koşarak rekorlar kıran bir milli sporcu Mehmet Ali Aybar’ın sportif mirasına da sahip çıkmalıyız. Aradaki mesafeyi kaldırıp, daha insani ve amatör ruhlu bir sporun inşası bu şekilde mümkün olabilir…
Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra spor, ortaya konulan vizyon ve yapılan yatırımlarla tarım, sanayi, finans, sanat gibi diğer birçok alanla birlikte atbaşı gitmiştir. Bir yandan spor teşkilatları kurulmuş, diğer yandan da hızlı bir şekilde tesisler inşa edilmiştir. Kulüplerin teşvikinin yanı sıra toplumsal sağlıkta spor önemli bir araç olarak görülüp, kullanılmıştır. Bu noktada sporun, ‘beden eğitimi’ tanımıyla, toplumsal […]
Devamını Oku
Dünya Kupası, dört yılda bir düzenlenen futbolun en büyük festivali. Bu festival, kupayı kazanmak gibi sportif hayallerin yanı sıra ülkelerin ekonomik, kültürel ve siyasal hesaplaşmalarına da sahne olan bir nevi “Silahsız Dünya Savaşı”. 2026 Dünya Kupası’na ABD, Meksika ve Kanada ev sahipliği yaptı. UEFA gibi FIFA da organizasyonları birden fazla ülkede yapmayı tercih etmeye başladı. […]
Devamını Oku
Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]
Devamını Oku
UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]
Devamını Oku