Aptal kelimesini bu metinde “kendine geleceğini düşündüğü zararı önlemek adına başkalarına zarar veren ve bu zararı önemsizleştiren davranışlar gösteren kişi” anlamında teorinin sahibi Cipolla’nın kullandığı stupidity’nin birebir karşılığı olarak kullandım. İlk kez 2007’de o zamanki koşullardan esinle yazdığım yazıyı, 2021’de bir kez daha elden geçirip yayımladığımda salgın dönemindeki akıl ermez bilim karşıtı davranışlara kafa yormak […]
Aptal kelimesini bu metinde “kendine geleceğini düşündüğü zararı önlemek adına başkalarına zarar veren ve bu zararı önemsizleştiren davranışlar gösteren kişi” anlamında teorinin sahibi Cipolla’nın kullandığı stupidity’nin birebir karşılığı olarak kullandım. İlk kez 2007’de o zamanki koşullardan esinle yazdığım yazıyı, 2021’de bir kez daha elden geçirip yayımladığımda salgın dönemindeki akıl ermez bilim karşıtı davranışlara kafa yormak amaçlı bir yazı olmuştu. Bugün ise, içinden geçtiğimiz 2025 yılı ortamında yazının gözden geçirilmiş yeni halini Çankaya Belediyesi Karanfil Dergisi okurlarının ilgisine sunuyorum.
“Ah ne kadar aptalım” cümlesini pek sık kullanmasak da, bizler de herkes kadar aptallık yapan insanlarız. Herkes kadar aptallık deyince, her toplumda, her toplumsal kesimde, her sınıfta, her mahallede ve her ailede, değişmez bir oranda (X diyelim) “aptal” insan olduğunu öne süren iktisat tarihçisi Carlo Cipolla (Türkçede Neşeli Öyküler adıyla Tarih Vakfı tarafından yayımlanan kitabı ile) aklıma geliyor.
Cipolla aptallığı herhangi bir zihinsel gelişim bozukluğu olarak tanımlamaz, zeka ve eğitim düzeyinden bağımsız biçimde ve “aptalca davranış gösteren”,“Kendine geleceğini düşündüğü zararı önlemek adına başkalarına zarar veren ve bu zararı önemsizleştiren davranışlar gösteren kişi”leri tanımlar.
Toplumun bir yandan dağılma ve çözülme olasılığının arttığı, buna karşı gelişen tepkinin ise, “bütünlüğümüzü koruyalım, safları sıklaştıralım” derken, herkesin bir sıkıştırma makinesiyle birbirine adeta yapıştırıldığı her dönemde “aptallık teorisi” (belki de aptallaştırma teorisi desek daha doğru olur) ister istemez aklıma geliyor.
Üstelik, toplumun üyelerinin, akıllı-fikirli olsun ya da aptal olsun, tümünün siyasi bir tercih yaptığı bu dönemde, kurama göre bu oranların ikisi birden artamayacak. Peki, hangisinin ağır basacağını biliyor muyuz? Ah, yine birileri bir aptallık yapmak üzere, yoksa o ben miyim, demeden önce Cipolla’nın kitabındaki “İnsan Aptallığının Temel Yasaları” adlı makalesine yakından bakalım. Bir yandan da, ekteki grafiğe göz atarak.
Kime zarar, kime yarar.
X ekseni, eylemlerimizin kendimize sağladığı yararı (+) ve doğurduğu zararı (-), Y ekseni ise, başkasına (toplum, yeryüzü gibi) sağladığımız yararı ve verdiğimiz zararı aynı şekilde gösterir.
Bu grafikteki dağılım, Cipolla’nın tanımladığı dört ana insan (ve davranışı) tipini gösterir.
Saf ve Temiz. Yaptığı eylemden kendisi zarar gören, ama bir başkasına yarar sağlayanlar, “saf ve temiz” olarak tanımlanabilirler (sol üst).
Haydut. Yaptığı eylemden kendisi yarar görüp, başkaları zarar görenler ise haydutlardır (sağ alt).
Akıllı Fikirli. Hem kendine hem başkasına yarar sağlayanlar ise akıllı-fikirli denebilecek grubu oluştururlar (sağ üst).
Aptal. “Kendisine hiçbir yarar sağlamadan, başkasına zarar veren kişi”leri ise “sol alt” tarafta görebilirsiniz: aptallar. Buradaki aptallığın zekâ düzeyi ya da okul başarısı ile, hatta karakter özellikleri hiç ilgisi olmadığını, bir davranış biçimini ifade ettiğini belirteyim.
Siz de bu grafiği kendi hayatınıza uygulayabilirsiniz. Sağladığınız yarar ve verdiğiniz zararı X ve Y eksenine yerleştirdiğinizde, hangi gruba düştüğünüzü hemen görmeniz mümkün. Sonuçları gördüğünüzde üzülmeyin; herkes aptalca davranabilir; aptal durumuna düşebilir. Her adımında, devamlı aptalca davrananların sayısının toplumda sabit bir asgari oranın altına hiç düşmemesi beklenir, bir tür çan eğrisi gibi düşünelim. Ancak olağanüstü koşullarda, belirsizliklerin ve kafa karışıklığının arttığı çağlarda bu oran artabilir, çan eğrisinin biçimi bozulur.
Toplumların yükseliş dönemlerinde aptalca davrananların oranı kendi asgarisine iner; çöküş dönemlerinde ise, oran tavana vurur. O sebeple, referandumlarda, seçimlerde toplumun bu akıllı-fikirli, saf ve temiz, haydut ve aptal oranlarının dönemden döneme çok farklılaşabildiğini görürüz.
Toplumun neredeyse yarısını bir biçimde temsil eden meclis çoğunluğunun “özde değil sözde” karşı olduğu şimdiki Anayasa’yı düşünün (güncel not. Yazının bu paragrafı 2007’de yazılmıştı). “Çoğunluk” sağından solundan kırparak kendine yarar/başkasına zarar biçimde) değiştirmeye çalışırken, aynı Anayasa’nın 1982 referandumunda oy verenlerin % 92’since (o zamanın bir başka “çoğunluğunca”) kabul görmüş olduğunu unutuveriyor. Demek ki, çoğunlukların fikirleri de, davranış biçimleri de zaman içinde ve dışsal koşullara göre değişmekte.
Aptalca hareket edenlere ne yapacağımızı bana sormayın; belki ben de, onlardan birisiyimdir. Ama Cipolla’nın kavramlarını kullanarak kendimizi değerlendirebiliriz: davranışımla (örneğin, verdiğim oy, desteklediğim siyaset) kendime zarar mı, yarar mı getiriyorum? Aynı davranış başkalarına (ülkeye, topluma, kendi ailem, aşiretim, sülalem dışındakilere) zarar mı, yarar mı getiriyor? Bu soruyu aşı konusundaki tutumlara da uygulayabilirsiniz, başka konulara da… Kritik soru, kendim zarar görmeyeyim derken başkalarına zarar veriyor olabilir miyim olur. Başkalarına zarar verip vermemeyi umursayıp umursamamak nasıl bir ya da ne kadar insan olduğumuza ilişkin karar vermemize de yardım eder.
Kısacası, hayattaki karar alış tarzımıza bakarak, Cipolla’nın sınıflandırmasındaki yerimizi belirleyebiliriz. Saf ve temiz miyim, yoksa haydut mu? Akıllı-fikirli miyim, yoksa aptal mı? Ya da, hangisi olmak istiyorum?
TBMM’nin açılış tarihinin Cumhuriyet’in çocukları için bir bayram ilan edilmiş olmasının günümüz için tek bir anlamı var: Önce çocuklar. Bu anlama uygun davranıp davranmadığımıza göre kendimizi değerlendirebiliriz. Çocuklara ne kadar değer verdiğimizi nasıl ölçebiliriz? Kaç para harcadığımızdan daha iyi bir ölçü yok. Yeni doğanlar, bebekler, küçük çocuklar, anneleri-babaları… Eğitim şart, ama nasıl bir eğitim? Çocukların […]
Devamını Oku
Ankara’nın o sırada yeni mahallelerinden Yenimahalle’de yaşayan akrabalarımıza ziyaretlerde mahallenin adının verdiği bir olumlu havayı hissettiğimi hatırlıyorum. Yeni olan şeylere ilgi duymakla bildik olandan şaşmamak arasında kaldığım, düşüncemin somutlaştırmayı esas aldığı zamanlar, okumayı bile öğrenmemişken. İzmir treninin en soğuk durağı Eskişehir’in eski olmasıyla soğukluğunu bağdaştırmam gibi. Soğuk ve sıcak arasındaki bağlantıyı da eski/yeni, bayat/taze ikileminden […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku