Yahya Kemal Beyatlı gibi muhteşem bir şairin, benim hayatımı şekillendiren ve çok sevdiğim iki kültürel coğrafyayı hiç ama hiç anlayamamış, üstelik değerini kavrayamamış bir insan olduğunu ilk duyduğumda şaşırmış ve hayal kırıklığı yaşamıştım. Bunlardan biri, hayatımın ilk 20 yılının geçtiği 1960-80’lerde; klasik müzikten operaya, tiyatrodan sinemaya, nitelikli üniversitelerden zengin kitapçılara, dünya çapında ödüllü müzelerden modern […]
Yahya Kemal Beyatlı gibi muhteşem bir şairin, benim hayatımı şekillendiren ve çok sevdiğim iki kültürel coğrafyayı hiç ama hiç anlayamamış, üstelik değerini kavrayamamış bir insan olduğunu ilk duyduğumda şaşırmış ve hayal kırıklığı yaşamıştım. Bunlardan biri, hayatımın ilk 20 yılının geçtiği 1960-80’lerde; klasik müzikten operaya, tiyatrodan sinemaya, nitelikli üniversitelerden zengin kitapçılara, dünya çapında ödüllü müzelerden modern sanat galerilerine kadar o sırada Türkiye’nin en iddialı kültür merkezi olan Ankara. Öbürü hayatımın 40 yılının geçtiği ve halen yaşadığım dünyanın en güzel coğrafyalarından, neredeyse 200 yıldır İstanbul’un en kültürlü ve en kozmopolit semti Moda.
‘Sessiz Gemi’, ‘Rindlerin Akşamı’, ‘Akıncılar’, ‘Endülüs’te Raks’, o ölümsüz ‘Bir Başka Tepeden’ ve ‘Geçmiş Yaz’ şiirlerinin yazarı Yahya Kemal, bir söylentiye göre Ankara’nın başına dert olan ünlü “Ankara’nın en çok, İstanbul’a dönüşünü seviyorum.” cümlesini ortaya atan kişidir. Mutlaka duymuşsunuzdur da acaba Yahya Kemal bunu hep sanıldığı gibi gerçekten Ankara’yı küçümsemek için mi demiştir? Meğer öyle değilmiş, çünkü araştırmalar öyle gösteriyor. Özellikle Cumhuriyet’in ilk yarım yüzyılında Türkiye’nin gelecekteki en önemli yazarlarını, şairlerini, gazetecilerini, oyuncularını, şarkıcılarını, operacılarını, besteci müzisyenlerini, akademisyenlerini yetiştirmiş ve onlara ev sahipliği yaparak sanatla beslenmelerini sağlamış Ankara’da yaşamış bir başka önemli şair Cemal Süreya onun için şunları yazmış:1
“Sakallı Celâl (Yalnız) nâmında bir tuhaf adam geldi geçti sanat dünyasından. Onun anlattığına göre [İspanya büyükelçiliği görevinin sonundaki başarısızlık ve bazı zimmet söylentilerinden sonra Ankara’ya davet edilen Yahya Kemal’e] o gece Ankara’da Atatürk hiç yüz vermedi, şiir falan da okutmadı. Sanki o gece, o sofrada sadece Behçet Kemal varmış gibi sadece onunla ilgilendi, ona devamlı şiirler okuttu. Yahya Kemal’e verebileceği en büyük ceza buydu. Yahya Kemal hayatının en sıkıntılı gecelerinden birisini o gece yaşamıştı. Rivayete göre Yahya Kemal, ‘Ankara’nın en çok İstanbul’a dönüşünü seviyorum,’ meşhur lafını bu olay üzerine o geceden sonra söyledi.”
Ey Ankara, ey güzel Ankara, bak koskoca şair meğer kendi kusurunu örtmek, meğer senden korkup kaçmak için etmiş o talihsiz, isabetsiz ve haksız sözleri! Sen şimdi bunu öğrendin ya, artık özellikle Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluşu sırasında bağımsızlık için canlarından vazgeçen yurtseverlere açtığın kollarını, kucakladığın kadın-erkek, genç-yaşlı ve çocuklara, kadının insan haklarıyla beraber tüm yurttaşlara yepyeni bir çağ açan başkente laf edenlerin vur, yüzüne yüzüne bunları! Çünkü yoktan var edilmiş ilk başkent sensin, var olsun toprağın taşın güzel Ankara!
Şiirlerini çok sevdiğim ama yaşasaydı tanışmak istemeyeceğim Yahya Kemal Beyatlı’nın ilk yuvam, ilk okulum, lisem ve ilk üniversitelerim, ilk arkadaşlarım, ilk aşkım, ilk gözyaşım ve ilk kahkahalarımın şehri, babamın kuşaklar boyu ‘hakiki Ankaralı’ olmakla gurur duyduğu ‘Bozkırın Mucizesi’ başkentten özür dilemesine bence hiç gerek yoktu. Çünkü şairin potları bununla bitmiyordu. Yahya Kemal, benzer bir büyük gafı da şimdiki evim, yuvam, yurdum olan Kadıköy-Moda için kırmış bir şair. Yani söz ustası şair, aynı zamanda büyük bir gaf ve talihsiz düşünceler ustasıymış!
Onun “Ezansız Semtler” adlı yazısını okuduysanız bilirsiniz, okumayanlara birkaç satır alıntılayayım: “Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköyü, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minareler görülmez, ezanlar işitilmez, ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler?”2
Ne ilginçtir ki, kendisi camisiz Madrid ve Paris’te keyif çatar, ‘zil, şal ve gül’le Endülüs’te Raks (!) eder, şahane yemek ve içecekleri Türkiye Cumhuriyeti bütçesinden öderken, yani pek de dindar bir hayat yaşamazken, camisi ve dindarı bol Kadıköy ve Şişli semtlerinin çocukları için üzülen şairin samimiyeti hiç inandırıcı değilmiş. Zaten hep dediğim gibi en iyi yazar/şair kendisiyle tanışılmamış olandır. Bu konuda en güzel yorumu, bence yine Cemal Süreya yapmış:
“Yahya Kemal, Cumhuriyetle gelen yeni toplumsal ve siyasal değerlere açıkça karşı çıkmadı. Ama bunları içine sindiremediği anlaşılıyor. Tepkisini eskiye özlemi öne getirmekle gösterdi. Bununla birlikte [şiirleri nedeniyle] her zaman el üstünde tutuldu.”3
Amacım bir Yahya Kemal Beyatlı yazısı yazmak değil, zaten bir şehir için “sade bir semtini sevmek bir ömre bedel” duygusunu böyle sade ve derin ifade edebilmiş çok iyi bir şairin sadece şiir yeteneğine hayran olmak ama insanî ve etik yanlarını tarihe emanet etmekten başka ne gelir elimden?
Ankara’ya Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde arkeoloji okumaya parasız-yatılı okuduğu İstanbul-Çamlıca Kız Lisesi’nden gelen, parasız-pulsuz ama cesur bir öksüz-yetim Cumhuriyet kızı olarak memuriyet sınavına girip çalışarak okumayı planlayan, Ankaralı genç memur babamla tanışıp başkentte bir ‘İstanbullu gelin’ olarak yaşayan annem ile babam arasında sık sık Ankara-İstanbul kavgası çıkardı. Babasının kararlılığına âşık, annesinin kültürüne hayran bir çocuk olarak onların Ankara-İstanbul meydan savaşlarını (!) izlemeye bayılırdım. Bu, büyüyünce bilim insanı ve yazar olmak isteyen küçük bir kız için muhteşem bir eğitimdi. İstanbul-Ankara Savaşı’nı (!) tam kazanmak üzere olan annemi, babam daima o son cümleyle yenerdi: “Ama Ankara olmasa İstanbul’a şimdi pasaportla girecektiniz!”
Öyledir. Gerçekten öyledir. Bilenler bilmeyenlere anlatsın, hatırlayanlar unutanlara anımsatsın, böylece rüzgârda dolaşan seslerle şair Yahya Kemal de bunu duyacaktır…
Moda’dan Ankara’ya her zaman içten selam ve sevgilerle…
1-Ref: Muhsin Kızılkaya 25.12.2022 – Habertürk
Yahya Kemal, neden “Ankara’nın en çok İstanbul’a dönüşünü” sevdi?
2-‘Ezansız Semtler’ ilk kez Tevhid-i Efkâr Gazetesi’nde 1922’de yayımlanmıştır.
3- Ref: Muhsin Kızılkaya 25.12.2022 – Habertürk
Yahya Kemal, neden “Ankara’nın en çok İstanbul’a dönüşünü” sevdi?
Yahya Kemal Beyatlı gibi muhteşem bir şairin, benim hayatımı şekillendiren ve çok sevdiğim iki kültürel coğrafyayı hiç ama hiç anlayamamış, üstelik değerini kavrayamamış bir insan olduğunu ilk duyduğumda şaşırmış ve hayal kırıklığı yaşamıştım. Bunlardan biri, hayatımın ilk 20 yılının geçtiği 1960-80’lerde; klasik müzikten operaya, tiyatrodan sinemaya, nitelikli üniversitelerden zengin kitapçılara, dünya çapında ödüllü müzelerden modern […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku