Ali Cengizkan
Tüm Yazıları
Ankara Kalesi; Kaleden; Kalede
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ankara Kalesi; Kaleden; Kalede

Ankara Kalesi, pek çok Anadolu şehri kalesi gibi bulunduğu yerin, meşhur Ankara Ovası’nın ortasında bir yüksek noktada yer alır, ovaya bakarak konumunu pekiştirir. Çevrede Hüseyin Gazi ve Elmadağ yükseltileri vardır, ama onların pekiştirilecek ovaları yoktur. Frig’den mi, Hitit’ten mi kalmıştır, her kafadan bir ses, her kitaptan bir söz çıkar. Oysa hayatımızın kalesi orada durur işte: […]

Ankara Kalesi, pek çok Anadolu şehri kalesi gibi bulunduğu yerin, meşhur Ankara Ovası’nın ortasında bir yüksek noktada yer alır, ovaya bakarak konumunu pekiştirir. Çevrede Hüseyin Gazi ve Elmadağ yükseltileri vardır, ama onların pekiştirilecek ovaları yoktur. Frig’den mi, Hitit’ten mi kalmıştır, her kafadan bir ses, her kitaptan bir söz çıkar. Oysa hayatımızın kalesi orada durur işte: Sıcak ve ıslak bedeninden buharlar tüter kışları, her baharda biraz daha yerine oturmuş gibi görünür. Kalenin konumlandığı bu tepe, Hitit ve Frig dönemlerinden beri kullanılıyor olmalıdır; çünkü doğal olarak yükseklerde oturanlar, düzlüklerde oturanlara hâkim olurlar, fazla çaba harcamadan. Ayrıca yüksekler, rüzgârlı ve heyecanlı olmalarına karşın, düzlükler heyecansız ve gizemsizdir. Şu andaki Ankara Kalesi’nin Roma açık kenti Ancyra zamanından başlayarak özellikle Bizans döneminde, açık şehirdeki yapılar sökülüp, şehir kapalı ve korunaklı özelliğine getirilirken, yani içine kapanırken, Roma dönemi yapı taşları sökülerek inşa edildiği de bilinir. Bugün Kale’nin sur ve beden duvarlarının yapımında kullanılan bu taşlar, Mısır parşömenleri gibi silinerek yeniden kullanılmamışlardır. Aynen kullanıldıkları, bu arada kuşkusuz yeni konumlarında da aşınmayı sürdürdükleri için, burada palimsest bir uygulamadakinin tersine, yapının bedeni tersinir ve tersinmez / tersinemez değişiklikleri kendi dokusunda, örgüsünde, bedeninde ve hatta gölgesinde ve patinasında barındırır hale gelmişlerdir.

Bu yazının amacı, şehri konuşturmak değildir. Pek çok “kısa ya da uzun süreli Ankaralı”, Kale’ye değinmiş, geride bir takım betimlemeler, yol tarifleri, ışık tanımlamaları, deneyim öyküleri bırakmışlardır. Ernest Mamboury bildiğimiz en ayrıntılı tanımları getirerek Kale’nin dış surunun 19 kule ve iki kapıdan oluştuğunu, İç Kale’yi tutan iç surun da dört kapı ve 41 kuleden oluştuğunu inceleyip yazmıştır; 953 rakımlı kuzey noktasında Akkale, güney noktasında ise, doğuya hakim olması nedeniyle Şarkkale’nin bulunduğunu belirtmiştir; besbelli ki Kale’nin en otantik, en eski ve en derin tarih kokularını büyük bir yetkinlikle kendi içine çekmiştir. Bu satırların yazarı naçizane bendeniz de Kale’yi 1960’lı yıllardan beri kolaçan eden, eski yangın musluklarını, sokak köşelerindeki Roma sütun başı bingi taşlarını, kerpiç evlerde bile uygulanan köşe pahlamalarını, zarif demir-döküm detaylarla bir yapıya asılmış ya da gergi tellerle sokak ortasına denk getirilmiş olan beyaz emaye çanaklı eski sokak lambalarını, ve hatta küçük kiliseyi, çeşmeleri ve geçitleri ve de gizlenmiş bir kapı gerisindeki deve ahırını denetleyen kardeşiniz olarak, biraz bu kömür kokulu ve isli tarih tozunu yutmuş olabilirim. Burada belirtmeliyim ki, bir kez bu tarih tozunu yuttuysanız, giderek Salâh Birsel’e benzemekte olan bu yazım biçeminden çıkış yolu için başka bir eda, başka bir yordam bulmak gerekir. Ki, hemen onun üzerine erken yazanlara bakalım.

Ankara’ya Plan Yarışması için davet edilen Prof. Joseph Brix’in izlenimleri de Kale’nin 1927’de ne denli cerbezeli olduğunu yansıtmıyor mu:

“Ankara’ya ulaşanlar, şimdilik İstasyondan uzakta şaşılacak derecede, güzel bir şehir manzarası ile karşılaşırlar. Yüksek kayalar üstünde şehrin manzarasına bir hususiyet veren kale harabeleri, cami üslubunda inşa edilmiş eski pazar mahalleri, şehrin timsali olarak bir taç gibi yükselen kaya bendlerini örterler. Tepeden aşağıya doğru geniş mıntıkaları gözüken eski şehir yayılmaktadır. Eski şehrin güneyinden başlayan gösterişli büyük bir cadde, demiryolunun altından geçerek eski şehri yeni şehre bağlıyor. Bu cadde başkentin en kibar ve en önemli bir görünüm caddesi olacaktır. Kale’yi taşıyan kayalar kuzey ve batı cephesinde kısmen dik inişlerle şehri bu cephelerde kuşatan vadide hitama sona ermektedirler… (…) Kaleden, eski şehrin bazı noktalarından ve yeni şehrin ileride eklenecek uygun mahallerinden dağlara, tepelere bakılınca, manzaralar hayret verecek derecede çok ve çeşitlidirler. Ekseriya yağmursuz geçen günlerde güneş doğarken, al renkte sihirli bir ışık dalgası şehrin üstüne yayılır. Akşamları ise gün batımının güzelliği dağlarda akşamın letafeti ile birleşir. Ankara’da bir akşam, başka yerlerde ender tesadüf edilen bir sihirli, latif günbatımını seyrettim: Kale surları ve kayalar ateş gibi kızarır ve yanar. Batıda ise bütün gökyüzü ateş gibi renklerle parlar. Ve en koyu kırmızı renkten yavaş yavaş hafif mavi renge dönüşür. Ve akşama kavuşan şehir ve araziye sihirli ışınımlar gönderir.”   

Prof. Hermann Jansen, Mimar Kemalettin ve Bruno Taut da, 1920’li, 1930’lu yıllarda Ankara Kalesi’ne hayranlıkla bakmış ve ondan kendileri için planlama ilkesi, tarih ilkesi, estetik ilkesi çıkarmışlardır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yaklaşımı ise, Kale’ye bakmakla sınırlı kalmamış, Ankara Kalesi’ni en bilgisiyle coğrafi, tarihi, kültürel, güncel konumuna bağlamış, onu adeta yeniden canlandırıp yaşatmıştır:

“Belki Millî Mücadele yıllarının bıraktığı bir tesirdir, belki doğrudan doğruya çelik zırhlarını giymiş ortada dolaşan bir eski zaman silâhşoruna benzeyen kalesinin bir telkinidir; Ankara, bana daima dâsitanî ve muharip (destansı ve savaşçı) göründü.”

“Ankara, uzun tarihinin şaşırtıcı terkipleriyle (bileşimleriyle) doludur. Asırlar içinde uğradığı istilâlar, üst üste yangınlar ve yağmalar şehirde geçmiş zamanların pek az eserini bırakmıştır. Acayip bir karışıklık içinde bu tarih daima insanın gözü önündedir. Türk kültürünün kendinden evvel gelmiş medeniyetlerden kalan şeylerle bu kadar canlı surette rastgele karıştığı, haşır neşir olduğu pek az yer vardır. Kalede ve onun eteğine serpilmiş mahallelerde Türk velileri Roma ve Bizans taşlarıyla sarmaş dolaş yatarlar. Dedelerimizin mezarlarından çıkan yeşillikler hangi itikatların etrafında yontuldukları belli olmayan çok eski taşları kendi rahmaniyetleri ile yumuşatırlar; burada kerpiç bir duvardan İyonya tarzında bir sütun başlığı veya arkitrav fırlar, ötede bir türbe merdiveninin basamağında bir Roma konsülünün şehre gelişini kutlayan kadîm bir taş görünür, daha ötede bir çeşme yalağında eski bir lahdin bakantaları gülümser. Ahî Şerafeddin’in türbesini asırlarca Greko-Romen arslanlar bir nöbetçi sadakatıyla beklerler ve bu yüzden Arslanhâne adını alan camiin hakikaten eşsiz mihrabında, Etiler’in toprak ve bereket ilahesinden başka bir şey olmayan bir yılan son derece kuvvetli plastikliğiyle meyvalar arasında dolaşır ve camiin o kadar şaşırtıcı bir safiyetle boyanmış ağaçtan sütunları Bizans ve Roma başlıkları taşır. Hisar’da, mihrabı Türk tahta işçiliğinin harikalarından biri olan Alâeddin Camii’nin sekisi, asırlardan beri bir şahin gibi süzdüğü ovaya, terkibi baştan aşağı tesadüfi olan bir sütun dizisinin arasından bakar; şüphesiz bu sütunlar orada bu camiden çok daha evvel mevcuttular.” 

“Ankara Kalesi’ne çıktım. Gözümün önünde şaşırtıcı değişiklikleriyle Ankara ovası uzanıyor. Arkadaşımla teker teker etraftaki dağları, küçük tepeleri ve şurada burada birdenbire sıcakta bir tas serin su vehmiyle bozkırın ortasında yemyeşil bir gölge yapan küçük köyleri sayıyoruz. Keskin bir ışık, etrafımda bir zafer borusu gibi çınlıyor. Sert rüzgârda, bulunduğumuz tepenin yassı şekli -Evliya Çelebi olsa Peşte için yaptığı gibi bademe benzetirdi- tam bir gemi küpeştesi hâlini aldı. Zaman denizlerinde onunla beraber yüzmeye hazırlanıyordum. Bu rüzgâr, bu mucizeli gemi ile insanı nerelere götürmez. Buraya çıkarken gördüklerimizle hangi medeniyetlere, hangi çağlara gitmeyiz? Fakat hayır, Ankara bu cinsten tarihî bir hülyaya kolay kolay imkân vermiyor. Burada tek bir vak’a, tek bir zaman, tek bir adam muhayyileye hükmediyor. Bu şehir kendisini o kadar ona vermiş ve onun olmuş. Eti arslanı. Roma sütunu, Bizans bazilikasından kalma taş, Timurlenk ve Yıldırım muharebesi, hepsi sizi dönüp dolaşıp yirmi yıl evvelin çetin günlerine ve şifalı ağrılarına götürüyor, onun tabiî neticesi olan büyük meselelerle karşılaştırıyor. Bu o kadar böyle ki, Ankara, İstiklâl Mücadelesi yıllarından bütün mazisini yakarak çıkmış denebilir. Ovaya bakıyorum; o muharebeler buna benzer ovalarda, mor gölgeli sırtlarıyla ufku plastik bir madde gibi yoğuran bu dağlara benzeyen dağlarda geçti.”

İsmail Habip Sevük ise, 1922’ye ilişkin izlenimlerini, bu kez ovaya nazır başka bir tepeden, Çankaya tepesinden bakarak şöyle dalgalandırıyor:  

“Ankara’dan ayrılışımdan bir iki gün once Büyük Gazi’yi Çankaya’daki köşkünde ziyaret izni aldım. Öğle ile ikindi arasındaki sıcak bir güneşin mangal alevi gibi akışkan ve titrek buğuları içinde, gıcırtılı bir Ankara faytonu beni Çankaya’nın hafif eğimli yokuşu üstünde yükseltiyordu. Çankaya, Ankara’nın güney sırtındaki tepelerin üstündedir. Bu tepeler şurası burası işlemeli, şurasını burasını güve yemiş, dalgalı ve kabarık bir kumaş yığını gibi uzayıp gidiyor. Bu kumaş yığınının en yüksek noktasında, oldukça koyu renkli, bol ağaçlı bir alan var: İşte Paşa’nın köşkü orada. Bu köşk şehirden, aşağıdaki ovadan görünmüyor. Yüksek bir tepenin kuytuluğunda, bir avuç ağacın arkasına saklanmış bu köşk de, tıpkı içindeki Paşa gibi, gizemli ve anlaşılması zor.” 

“Bizim aşağıdan, ovanın içinden gördüğümüz bu köşkü. Düşündüm ki, Avrupa ve dünya da, böyle ağaçlar arkasına saklanmış, esrarla, bilinmezlerle çevrili bir köşk olarak görüyor. Paşa’yı da böyle görüyor. Ve düşündüm ki, kendini bizim bakışlarımızdan saklayan şu köşk gibi, içindeki Paşa da, bütün bir ålemin hayret ve takdirle izleyen meraklı bakışları karşısında, görülenin ötesinde efsanevi bir mahlûk gibi, aşılması zor bir tülle ortülüdür! Çankaya’nın eğimli ve özen gösterilerek yapılmış şosesini çıkarken ilk nöbetçi kulübeleri görünmeye bașladı: Anladım ki artık Çankaya’nın sınırına girmiștik. Sağ tarafta, sehpasını kurmuş, çardağımsı beyaz bir şemsiye altında resim yapan bir ressam vardı; herhalde Ankara`nın panoramasını belirliyordu. Ben de, arabanın yan dönmesinden ve yolun uygun büklümünden yararlanarak aşağıya baktım. Sırtımızı Ankara’ya vererek, körüğü örtülü arabanın içinde, hafif eğimli yokușu çıkarken, yarım saatte hiç de bu kadar yükseleceğimizi sanmıyordum. Aşağıda, karşımızdaki Ankara, tunç renkli kalenin eteğine yaslanmış, sincabi ve hazin manzaralı göğsünü şişirerek, kayaların sıcaklığı, kerpiç evlerin toprak kokan tozları içinde, dalgın ve buğulu uyurken; burada, arabanın içinde, ciğerlerimde serin bir havann ferahlatıcı soluğu esti.”

Karşıda hâlâ İç Kale sokaklarında dolaşmakta olan Ahmet Hamdi Tanpınar da konuyu Kale’den bakarak aynı duygularla bağlamıyor mu?

“Ankara Kalesi bu akşam saatinde bana bir milletin, tarihinin ne kadar uzun olursa olsun, birkaç ana vak’anın (olgunun) etrafında dönüp dolaştığı, birkaç büyük ve mübarek rüyaya, yaratıcı hamlenin ta kendisi olan bir imanın devamına bağlı olduğunu bir kere daha öğretti.”

Evet, Ankara Kalesi, pek çok Anadolu şehrinin kalesi gibi en yüksek noktalarda yer alır, konumunu pekiştirir. Değişen koşullar altında bile bugün Ankara’nın sınırlarından bakıldığında, eski Ankara’nın sınırında olan Çankaya Köşkü konumundan bakıldığında ağaçlar nedeniyle görünümünü epey gizli saklı kılar; çünkü köşkün çevresinde yetiştirilmiş bir orman vardır. Ankara Kalesi, adeta Mustafa Kemal’in iradesidir: Mustafa Kemal’in iradesiyle yalnızca ovada ve bataklıkta değil, kayalıkta bile orman yetiştirme, manzarayı biraz daha gizemli, biraz daha mistik kılmıştır. Bugün Kale, Bilkent Üniversitesi yerleşkesinden bile görünür; küçük ve değişmez tarihi ile bir nirengi noktası oluşturan Kale, uygarlığın, yerleşikliğin, yer tutmanın, Hitit ve Frig’in, Roma ve Bizans’ın, tabii ki Selçuklu dönemi Ankara’sının andacı olarak orada durur ve hatırlatır. Ankara Kalesi cahil ve cühelayı ayıplamaz, onlarla uğraşmaz, onları üzmez, orada durur. Onların değil, kendisinin kalıcı olduğunun bilincindedir. 

Yazarın Diğer Yazıları
Başkentin Başkentliği

Başkentin Mimarlığı ‘Başkentin Mimarlığı / Mimarlığın Başkenti’… Bu türden tamlama tekerlemelerini son zamanlarda çok duyageldik, çünkü çok yapılageldi. Ama mimarlık alanında bunu her söylediğimizde, bir gerçekliği de ifade etmiş olduğumuzun farkında mıyız? Mimarlığımızın da başkenti olarak Ankara, hiç de yanlış bir önerme değil. Kendisine sorsak: Birinci Meclis, ki ‘Kurtuluş Meclisi’ olarak anılır (1920-1924); İkinci Meclis […]

Devamını Oku
Ankara’nın Bağlarında Bir Türkü

Bağ da var, Büklüm Büklüm Yolları da…  Daha başlıkla birlikte, hemen bir müziğin ritmine, çağcıl bir türkünün sözcük dizimine bağlanıyoruz değil mi? “Ankara’nın bağları da, büklüm büklüm yolları…” Ankara’nın bağları, bağ evleri vardır; hem de içlerindeki yaşam, bir bütün olarak ne denli çarpıcıdır ve yüzyıllara, kent tarihinin en azından iki yüzyılına damgasını vuran bir olgudur. […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku