Bir ressamın tuvale uzanan yolu çoğu zaman o tuvalden çok önce başlar. Çocukluğun geçtiği şehirde, okul sıralarında, insanın kendine ancak yıllar sonra açabildiği bir atölyede… Muhteber Demirtaş’ın resimlerine bakarken renklerin gerisinde böyle bir yolculuğun izlerini görüyorum. Ordu’dan Ankara’ya uzanan bir hayat, öğretmenlik yılları, kadın olmanın ağırlığı, sanatla kurulan dostluklar. Onun kadınları bu yüzden bana yalnızca […]
Bir ressamın tuvale uzanan yolu çoğu zaman o tuvalden çok önce başlar. Çocukluğun geçtiği şehirde, okul sıralarında, insanın kendine ancak yıllar sonra açabildiği bir atölyede… Muhteber Demirtaş’ın resimlerine bakarken renklerin gerisinde böyle bir yolculuğun izlerini görüyorum. Ordu’dan Ankara’ya uzanan bir hayat, öğretmenlik yılları, kadın olmanın ağırlığı, sanatla kurulan dostluklar. Onun kadınları bu yüzden bana yalnızca birer figür gibi görünmüyor. Her biri yaşanmış bir hayatın içinden çıkıp geliyor.
Demirtaş’ın yolu Ordu’da başlıyor. Beşikdüzü Kız İlköğretmen Okulu’ndan İstanbul İlköğretmen Okulu Resim Semineri’ne, oradan Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü’ne uzanıyor. Bu okul adlarını alt alta yazınca karşımıza kuru bir özgeçmiş çıkabilir. Oysa ben orada, Cumhuriyet’in eğitim kurumlarında yetişmiş bir kadının emeğini ve kendi yolunu açma çabasını görüyorum. Bir yanda öğretmenliğin sorumluluğu, öte yanda resmin açtığı özgür alan… İkisi onun hayatında uzun süre yan yana yürümüş. Öğretmenlik yalnızca bilgi aktarmak değildir; sabretmeyi, beklemeyi, bir çizginin zaman içinde nasıl olgunlaştığını görmeyi de öğretir. Uzun yıllar resim öğretmenliği yapan Demirtaş’ın çocukların dünyasına yakından baktığını biliyoruz. Çocuk resminde kurallar henüz ağırlaşmamıştır. Renk çoğu zaman aklın değil, duygunun peşinden gider; çizgi nereye varacağını önceden bilmeden dolaşır. Demirtaş’ın tuvallerindeki sade yüzlerde, bilerek eksik bırakılmış bedenlerde ve kimi yerde telaşlanan çizgide bu yakınlığın izi var mıdır? Kesin bir şey söyleyemem. Ama o tanıdık serbestliği hissediyorum. Öğretmenlikten kalan disiplinle resmin özgürlüğü her zaman uzlaşmıyor; tuvallerdeki gerilimin biraz da buradan doğduğunu düşünüyorum. Önce bir düzen kuruluyor, sonra çizgi gelip o düzeni bozuyor.
Figürler tamamlanmış portreler gibi durmuyor. Gözümüzün önünde biçimleniyor, sonra ressam bir yerde elini çekmiş gibi yarım kalıyorlar. Çizgi dağılıyor, renk taşıyor, yüzün bir bölümü açıkta kalıyor. Resme zarar vermiyor bu. Tam tersine, izleyene girecek bir yer bırakıyor. Kadınlar kusursuz değil; hayat gibi eksik, insan gibi kırılgan. Bir yanlarını toplarken başka bir yanları dağılıyor sanki. Yine de ayaktalar.
Ankara bütün bu yolculuğun sessiz tanığı. Tuvalde kenti doğrudan görmüyoruz; yine de o gri havanın altında yıllardır çalışan atölyeleri, sergileri, dostlukları ve uzun kışları düşünmeden edemiyorum.
Bu yazı dizisine “Resme Ankara’dan Bakmak” adını verirken anlatmak istediğim biraz da buydu. Ankara’dan bakmak yalnızca bir coğrafyadan bakmak değil. Bu kentin eğitim geleneğini, atölye sabrını, yüksek sesle konuşmadan üretmeyi sürdüren sanatçılarını da görmeyi gerektiriyor. Ankara’nın sanat haritası yalnızca büyük kurumlarda çizilmiyor; küçük atölyelerde, galerilerde, evlerde yapılan uzun konuşmalarda, bazen de yıllarca karşılık beklemeden sürdürülen çalışmalarda kuruluyor. Ankara sanatçısını hemen görünür kılan bir kent değil. Burada üretmek, çoğu zaman görünür olmaktan çok sürdürmekle ilgilidir; yıllar boyu aynı masaya, aynı tuvale dönebilmeyi gerektirir. Muhteber Demirtaş o haritanın sessiz ama belirgin isimlerinden biri. Onun hayatında atölye, gündelik yaşamdan koparılmış, kapısı kapanınca dünyanın dışarıda kaldığı bir yer değil. Sanat hayatın içine karışıyor. Ressam Yusuf Demirtaş’la paylaştığı ortamı düşününce, iki sanatçının birbirine değen ama birbirinin içinde kaybolmayan yolları geliyor aklıma. Birlikte yaşanan zaman, konuşmalar, suskunluklar, biten ve yarım kalan resimler… Sergi salonunda gördüğümüz şey, bütün bu zamanın yalnızca görünen yüzü.
Resimlere döndüğümde önce kadınları görüyorum. Yürüyen, bekleyen, kalabalığa karışsa da kaybolmayan kadınlar. Kiminin yüzü belirsiz; başlarında şapkalar, üzerlerinde kırmızı elbiseler, boyunlarında takılar var. Bir geçitten çıkıyor, bir köşede duruyor ya da kalabalığın arasından bize doğru geliyorlar. Hepsi aynı yüzün çoğaltılmış hâli değil. Kalabalığın içinde ortak bir duygu taşısalar da her birinin kendi mesafesi, kendi susuşu var. Onlara baktığımda anneleri, öğretmenleri, arkadaşları; pazardan dönenleri, bir çocuğun elini tutanları, sabah aynaya bakıp yeniden güne başlayanları düşünüyorum. Demirtaş tek bir kadının portresini yapmıyor. Kadın olmanın birbirinden farklı, bazen birbiriyle çelişen hâllerini yan yana getiriyor.
Hiçbiri tuvalde süs olsun diye durmuyor.
Beni en çok etkileyen, bu kadınların sessizliği. Sessizler ama silik değiller. Demirtaş onları hayatın kıyısına çekmiyor; tam ortasına yerleştiriyor. Yürüyüşleri, bakışları, renkleri bir şey söylüyor, fakat bunu sloganla yapmıyorlar. Acı büyütülmüyor, direnç gösteriye çevrilmiyor. Kadınlar kırgınlıkları, neşeleri, yorgunlukları ve dirençleriyle oradalar. Resmin merkezindeki yerlerini de kimseden ödünç almıyorlar.
Kırmızı hemen öne çıkıyor. Bir elbisede parlıyor, bir yüzde yoğunlaşıyor, kalabalığın içinden sıyrılıyor. Bazen “Ben buradayım” diyen bir ses, bazen hayat sevinci, bazen de içte biriken öfke gibi. Mavi başka türlü çalışıyor; kırmızının ateşini düşürüyor, resme serinlik ve mesafe getiriyor. Biraz da hatıraların bulanıklığını. Renkler figürlerin üzerine sonradan eklenmiş gibi durmuyor; onların ruh hâlinden çıkıyor. Kırmızı artık yalnızca kırmızı, mavi de yalnızca mavi olarak kalmıyor. Kırmızı beni bugüne, ön plandaki kadına çağırırken mavi geriye, uzakta kalmış olana götürüyor. Bu iki rengin arasında gidip gelirken resmin tek bir duyguda durmadığını fark ediyoruz. Renkli elbiselerin içinde yalnızlık, hareketin içinde bekleyiş var. Parlak yüzeylerin altından bir kırgınlık geçiyor. İnsan da böyledir zaten; güçlü olduğu anda kırılabilir, umut ederken yorulabilir. Demirtaş’ın kadınları ne bütünüyle neşeli ne de hüzne teslim olmuş. Yaşıyorlar, hepsi bu.
Çoğu hareket hâlinde. Bir yere gidiyor, birini bekliyor ya da kalabalığın içinden çıkmaya çalışıyor gibiler. Arkadaki silik bedenler, aceleyle bırakılmış lekeler ve yarım çizgiler bu hareketi çoğaltıyor. Arka plandaki figürlerin tamamlanmaması da önemli. Kimin gelip geçtiğini bilmiyoruz; yalnızca hareketin bıraktığı izi görüyoruz. Kent hayatı belleğimizde çoğu zaman böyle kalmıyor mu? Resmin içinde zaman donmuyor. Kalabalık kadınları kuşatıyor ama yutmuyor; öndeki figürler kendi merkezlerini koruyor. Bugünün insanına çok uzak bir duygu değil bu. Kalabalıklar içinde yaşarken kendi yalnızlığımızı taşıyor, görünür olmaya çalışırken yavaş yavaş silikleşiyoruz. Demirtaş’ın kadınları renkleriyle o silinmeye karşı duruyor.
Renk kadar çizgi de belirleyici. Bazen figürü kuruyor, bazen bozuyor; tam tamamlanacakken geri çekiliyor. Ressamın söylemediği yerde izleyenin belleği çalışmaya başlıyor. Yarım kalmış bir çizgiyi kendi anımızla tamamlıyor, belirsiz bir yüzde tanıdığımız birini arıyoruz. Bir elbisenin rengi çocukluğumuzdaki bir kadını, bir öğretmeni ya da bir komşuyu getiriyor aklımıza. Resme bakarken fark etmeden kendi hayatımızı da tuvalin içine taşıyoruz. Resimlerdeki oyun duygusunu önemsiyorum. Serbest çizgiler, taşan renkler, zaman zaman masalsı bir havaya bürünen figürler… Fakat oyun burada hafiflik demek değil. İnsan bazen en ağır duygusunu doğrudan söyleyemez; renge, harekete, oyuna bırakır. Demirtaş’ın resimlerindeki çocuk saflığı, olgun bir hayat bilgisiyle yan yana duruyor. Bu serbestlik resimleri çocukça yapmıyor. Tersine, yetişkin dünyanın ağırlığını biraz olsun taşıyabilmenin başka bir yolunu açıyor. Boşluk da çizgi kadar konuşuyor.
Sanatın sevdiğim yanı da bu: Çok kişisel bir yerden başlayıp hiç tanımadığı insanların belleğine dokunabilmesi. Muhteber Demirtaş kendi hayatından, gördüklerinden, yıllar boyunca biriktirdiklerinden yola çıkıyor. Fakat resim yalnızca ona ait kalmıyor. O kadınlara bakarken kendi hayatımızdaki kadınları hatırlıyoruz. İzleyenin yaşı, yaşadığı şehir, hayatında kimleri kaybettiği değiştikçe resmin çağırdığı yüz de değişiyor. Aynı tablo yıllar sonra başka birini hatırlatabilir. Bir öğretmen, bir anne, çocukluğumuzun komşusu ya da yıllardır görmediğimiz bir dost, yarım çizgilerin arasından çıkıp yanımıza oturabiliyor.
Onun resimlerini yalnızca kadın figürleri üzerinden okumak bana eksik geliyor. O tuvallerde bir yaşam biçiminin, Cumhuriyet’in eğitim geleneğinin, öğretmenliğin, atölye kültürünün ve Ankara’da sanatla geçen yılların hafızası da var. Kimi zaman kırmızı bir elbisede beliriyor bu hafıza, kimi zaman mavi bir gölgede ya da silik bir kalabalıkta. Bazen de tuvalin ortasında dimdik duran bir kadının bakışında. Demirtaş’ın resimleri kendilerini tek bir yoruma kapatmıyor. Bunlar bir kez bakıp geçilecek resimler değil; yaklaştıkça yeni yüzler, yeni ilişkiler gösteren bir dünya kuruyor. Benim için resme Ankara’dan bakmak biraz da budur: Sessizliğin içinde bir renk bulmak, kalabalıktan bir yüzü seçmek, bir kadının yürüyüşünde bütün bir hayatı sezmek. Muhteber Demirtaş bunu büyük sözlere ihtiyaç duymadan yapıyor. Bir renk, bir leke, yarım kalmış bir çizgi yetiyor ona.
Kadınları yürüyüp gidiyor. Renkleri Ankara’nın griliğinde kalıyor.
Nurtaç Özler’in resimlerine ilk baktığımda gözüm bütünden çok parçalara gidiyor. Yırtılmış kâğıtların kenarlarına, birbiri üzerine binen yüzeylere, aradan çıkan bir kırmızıya, koyu bir lekenin yanında ansızın beliren sarıya… Sonra biraz geri çekiliyorum. Ayrı ayrı duran bütün o parçalar birbirine yaklaşıyor ve resim kuruluyor. Ama hiçbir parça bütünüyle kaybolmuyor. Her biri kendi izini taşımaya devam ediyor. […]
Devamını Oku
Bir ressamın tuvale uzanan yolu çoğu zaman o tuvalden çok önce başlar. Çocukluğun geçtiği şehirde, okul sıralarında, insanın kendine ancak yıllar sonra açabildiği bir atölyede… Muhteber Demirtaş’ın resimlerine bakarken renklerin gerisinde böyle bir yolculuğun izlerini görüyorum. Ordu’dan Ankara’ya uzanan bir hayat, öğretmenlik yılları, kadın olmanın ağırlığı, sanatla kurulan dostluklar. Onun kadınları bu yüzden bana yalnızca […]
Devamını Oku
Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]
Devamını Oku
UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]
Devamını Oku