Yaşar Seyman
Tüm Yazıları
Ankara’da Çocuk Olmak
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi…

Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk

Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma yeriydi. Taşlardan kaleler yapılır, tozlu yolların üstünde top koşturulur, akşam olunca annelerin pencereden yükselen sesiyle oyun biterdi. O çocukluk, yoksul ama özgürdü; sade ama umut doluydu.

Sonra bozkırın ortasında bir başkent yükseldi. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’le birlikte kent büyüdü, yollar açıldı, okullar kuruldu, meydanlar genişledi. Ankara yalnız bir kent değil, yeni bir ülkenin kalbi oldu. Okula giden her çocuk biraz da geleceğin aydınlığına yürüyordu; her oyun biraz da yeni bir ülkenin neşesini taşıyordu.

Atatürk; “Çocuk, çocuk deyip geçmeyin, her çocuk bir evin ve geleceğin umududur.” diyerek dünyada “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” armağan eden tek liderdir. 

Bugün Ankara daha büyük, daha kalabalık bir kent. Parklar, yüksek binalar,  uzun yollar var.  Asıl sorun hâlâ aynı soruda saklı: Bu kent çocukların gülüşünü ne kadar koruyabiliyor? Çünkü bir kent ancak çocukların özgürce oynadığı kadar canlıdır. Bozkırdan başkente dönüşen Ankara’nın gerçek gücü de betonunda değil, o bozkır rüzgârında büyüyen çocukların umutlu gözlerindedir. Ve bir gün o gözlerde umut azalırsa, başkent olmanın anlamı da eksilir. Çünkü bir ülkenin yarını, en çok çocukların kalbinde kurulur. 

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara’da bir okul kapısından içeri giren çocuk, yalnızca ders başlatmazdı; yeni bir ülkenin sabahına adım atardı. Sıralar ahşaptı, sınıflar gösterişsiz pencereler aydınlığa açıktı. Küçük ellerin tuttuğu tebeşir, kara tahtaya yalnız harfler değil, geleceğin cümlelerini yazardı. Okuma yazma öğrenmek, o günlerde bir çocuğun yaşamındaki en büyük mucizelerden biriydi; çünkü bilgi, yoksul bir bozkır kasabasını umutlu bir başkente dönüştürebilecek kadar güçlüydü.

Bugün okullar büyüdü, binalar yenilendi, sınıflar teknolojiyle doldu. Asıl sorun hâlâ aynı yerde duruyor: Çocukların gözlerinde o aydınlık var mı? Çünkü bir ülkenin gerçek gücü, okul duvarlarının yüksekliğinde değil, o sınıflardan çıkan çocukların umutla bakabildiği yarınlardadır. 

Bir zamanlar Ankara’da çocukluk sokak demekti. Parklarımız yoktu koca bir mahallemiz vardı. Bozkırın tozlu yolları oyun alanımız, boş arsalar düş gücümüzün sahnesiydi. Taşlardan kale kurar, kaldırım çizgilerinde seksek oynar, bir özgürlüğün içinde büyürdük. Çocukluk biraz rüzgârla yarışmak, biraz dizlerini yaralayıp yeniden ayağa kalkmak, biraz da mahallede herkesin birbirini tanıdığı o eski zamanların sıcaklığıydı.

Şimdi asıl soru şudur: Biz yarınların dünyasını nasıl bırakacağız? Eğer çocukların gökyüzüne bakacak zamanı yoksa, oyun kuracak alanı yoksa, umutla büyüyecek bir yaşamı yoksa; kentler ne kadar büyürse büyüsün eksik kalacaktır çünkü bir ülkenin geleceği, çocukların gülüşünde saklıdır. Onlara yalnız parklar değil; adil, özgür ve yaşanabilir bir dünya bırakmak zorundayız. Aksi halde bir gün çocukların sesi kesildiğinde, aslında geleceğin de sustuğunu anlayacağız. 

Dün bizim çocukluğumuzda çocuk parkları yoktu sokaklar vardı. Taşlar kaleydi, kaldırım çizgileri seksek, boş arsalar dünyanın en büyük oyun alanıydı. Mahalle araları bizim ülkemizdi; akşama kadar koşar, düşer, kalkar, yeniden gülerdik. Bozkırın ortasında büyüyen Ankara’da çocuk olmak; rüzgârla yarışmak, tozla barışmak, gökyüzünü başının üstünde kocaman bir çatı gibi duyumsamaktı. Çocukluk biraz özgürlüktü, biraz da mahalleydi.

Bugün kent büyüdü, parklar yapıldı, oyun alanları çizildi. Sokakların o başı boş neşesi, mahallelerin o dayanışan kalbi giderek silindi.  Eskiden çocuk var çocuk parkı yoktu şimdilerde park var ama çocukluğun o sınırsız coşkusu eksik. Beton çoğaldıkça oyun daraldı, yaşam hızlandıkça çocukluk kısaldı.

Başkentte çocuk olmak, tarihle yan yana yürümektir. Anıtkabir’in merdivenlerinde saygıyı öğrenirken, bir ulusun nasıl yeniden ayağa kalktığını duyumsarsınız.  Okul gezilerinde suskunlaşan kalabalığın içinde, çocuk kalbinizle büyük bir öykünün parçası olduğunuzu anlarsınız. Ankara’da varsıl, yoksul tüm çocukların karne alınca yaşadığı ortak sevinç aile büyükleriyle Anıtkabir’e gitmek, öğrenerek, çoğalarak o coşkuyu, o sevinci Atatürk Orman Çiftliği’nde dondurma şöleni ile noktalamaktı.  

Yine de umudu büyütmek zorundayız çünkü bugünün çocukları, yarının dünyasını kuracak. Onlara yalnız parklar değil; temiz bir doğa, adil bir toplum, korkusuz bir yaşam bırakmak bizim sorumluluğumuzdur. Çocukların gözlerinde ışık sönmesin diye, dünyayı biraz daha yaşanır kılmak gerekir. Ve belki de en büyük sorumluluğumuz budur: Yarınlarımız olan çocuklara umutla koşabilecekleri, özgürce oynayabilecekleri, gülüşleriyle aydınlanacak güzel bir dünya bırakmak. 

Çocukların geleceği umutluysa, insanlığın yarınları aydınlıktır… 

Yazarın Diğer Yazıları
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Bir Zamanlar ANKARA

Seksenlerin ve doksanların Ankara’sı bir kentten çok, bir nabızdı. Politik olanla sanatsal olan aynı masada oturur, aynı çayı yudumlardı. Kızılay’da yürürken bir bildiriyle bir şiir yan yana düşerdi cebine; bir sokak başında slogan, öteki başında gitar sesi. Ankara o yıllarda susmazdı; tartışır, itiraz eder, üretirdi. Başkent olmak yalnızca devletin kalbi olmak değildi; ülkenin vicdanı da […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku