İbrahim Karaoğlu
Tüm Yazıları
Baharın Hafızası
Ana Sayfa Tüm Yazılar Baharın Hafızası

Geride kaldı karanlık ve soğuk günler. Kış, yalnızca havayı değil, insanın içini de ağırlaştıran o uzun suskunluğuyla çekilirken; bahar, fark ettirmeden, bir sızıntı gibi girdi hayatımıza. Önce ışık değişti, sonra sesler. Ağaçların kabuğunda, toprağın kokusunda, kuşların telaşında çoğaldı hayat. Ve insan, doğanın bu sessiz ama kararlı dönüşümüne her seferinde yeniden kapıldı. Çünkü bahar yalnızca bir […]

Geride kaldı karanlık ve soğuk günler. Kış, yalnızca havayı değil, insanın içini de ağırlaştıran o uzun suskunluğuyla çekilirken; bahar, fark ettirmeden, bir sızıntı gibi girdi hayatımıza. Önce ışık değişti, sonra sesler. Ağaçların kabuğunda, toprağın kokusunda, kuşların telaşında çoğaldı hayat. Ve insan, doğanın bu sessiz ama kararlı dönüşümüne her seferinde yeniden kapıldı.

Çünkü bahar yalnızca bir mevsim değildir; bir ihtimaldir. Değişmenin, yenilenmenin, başka türlü yaşayabilmenin ihtimali… Hayallerimizi tetikler, unuttuğumuz arzuları hatırlatır. İçimizde uzun zamandır bekleyen bir kapıyı aralar. Bu yüzden her bahar, yalnız bireysel bir uyanış değil; aynı zamanda kolektif bir hareketlenmedir. Dünyanın her yerinde emekçilerin sesini yükselttiği, yaşamı savunma iradesini çoğalttığı günler de bahara denk düşer. 1 Mayıs, bu anlamda baharın en politik, en canlı ifadesidir; doğanın dirilişiyle insanın direnişinin kesiştiği o eşik.

Kışın gölgesinde kalan günlerde, sokakları neredeyse unutmuştuk. Kent, bir süreliğine belleğimizden silinmiş gibiydi. Oysa şehir, insanın uzantısıdır; onsuz eksiliriz. Şimdi yeniden, baharın içimizde yaktığı şenlik ateşiyle dönüyoruz sokaklara. Biraz tedirgin, biraz temkinli ama en çok da özlemle…

Aylar sonra dolaştım Kızılay’da. Güneşli bir bahar günüydü. Öğle vakti, amaçsız gibi görünen ama aslında belleğin izini süren adımlarla dolaştım sokakları. Her köşe, her bina, her vitrin; geçmişten bir yankı taşıyordu.

Bulvarın eski yapılarıyla göz göze geldim. Bazıları hâlâ ayakta, bazıları yok. Ama hepsi belleğimde aynı yoğunlukla var. Kızılay’a adını veren o üç katlı sarı bina —çatısındaki kırmızı ay amblemiyle hafızamıza kazınmış o yapı— artık yok. Yerinde duran şey, yalnızca bir boşluğun mimarisi. Başımı çevirdim. Çünkü bazen bakmak değil, bakmamak korur hatırayı.

Kentlerin de unutma biçimleri vardır. Yıkılan her bina, kaldırılan her heykel, kesilen her ağaç; yalnız fiziksel bir kayıp değildir. Aynı zamanda bir zamanın, bir duygunun, bir yaşantının silinişidir. Emek İşhanı’nın yan duvarından sökülüp hurdacıya satılan Kuzgun Acar’ın “Türkiye” heykelini anımsadım. O heykelin yokluğu, yalnızca bir sanat eserinin kaybı değil; kamusal hafızanın kırılmasıydı. İçimde yine o tanıdık sızı.

Sonra kitapçılara girdim. Her zamanki gibi. Kitapçılar, şehirlerin en güvenli limanlarıdır belki de. Her yeni kitap, kaybolan bir şeyin yerine koyduğumuz küçük bir dirençtir. Unutmaya karşı, silinmeye karşı, yüzeyselliğe karşı.

İlk gençliğim yürüdü yanımda o gün. Kızılay ve Yenişehir sokaklarında dolaşan o eski halim… Okuldan kaçıp sokak aralarına sığınan, kavakların gölgesinde oyalanan, atkestanelerinin altından geçen, akasyaların kokusunu içine çeken o çocuk. O yıllarda şehir daha yavaştı; zaman daha geniş.

Tuna Caddesi ile Selanik Caddesi’nin kesiştiği yerde durdum. Burhan Alkar’ın “Barış Heykeli” karşımdaydı. Üzerine konmuş güvercinlerle birlikte, hâlâ aynı dinginliği taşıyordu. Eliyle güvercin tutan genç kızın eline konmuş bir başka güvercin… Sanki heykel, kendi anlamını yeniden üretiyordu her gün.

O heykelin olduğu yerde bir zamanlar kocaman bir kavak ağacı vardı. Yaşlı, heybetli, kökleri derine inmiş bir ağaç. Sevgi Soysal’ın “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti” romanının ilk sayfalarında sallanan, devrilecekmiş gibi duran o ağaç… Soysal, o ağacı yalnız bir doğa unsuru olarak değil; değişimin, kırılmanın ve fark edilemeyenin metaforu olarak kurar. “Sanki büyük bir gürültüyle devrilecekmişçesine sallandı kavak…” der. Ama kimse görmez, kimse sezmez.

Belki de şehirler de böyle değişir. Büyük bir gürültüyle değil; fark edilmeden, yavaş yavaş, sessizce…

O kavak artık yok. Ama rüzgârı hâlâ var. Kitap sayfalarında, belleğin derinliklerinde, bir öğle vaktinin uzayan gölgesinde… Piknik’in önüne akan kalabalık, o telaşlı hayat, o gürültü; hepsi bir zamanın ritmiydi. Şimdi o ritim değişti. Ama onun yokluğu, varlığından daha güçlü bir iz bırakıyor.

Ah anılar… İnsan onları geri almak için değil, onlarla birlikte yaşayabilmek için hatırlıyor. Bu yüzden belki de yeniden okumalı Sevgi Soysal’ı. Anılarımızı geri çağırmak için değil; onlara duyduğumuz özlemi anlamak, onunla barışmak için.

Saatlerce dolaştım Kızılay’ı. Her adımda biraz daha geçmişe, biraz daha kendime yaklaştım. Hatıralarımın içinde dinlendim. 

Belki de insan, en çok hatırladığında dinlenir.

Ve anladım: Bahar yalnız doğayı değil, belleği de uyandırır. Kayıpları, eksikleri, silinen izleri görünür kılar. Ama aynı zamanda, bütün bunlara rağmen yeniden başlama cesaretini de fısıldar.

Kent değişir, insanlar değişir, zaman akar. Ama bazı şeyler —bir heykelin suskunluğu, bir ağacın gölgesi, bir kitabın cümlesi— içimizde kalır.

Çünkü her bahar, biraz geçmiştir, biraz şimdi… Ve en çok da henüz yaşanmamış olanın, yani ihtimalin kendisidir.

Yazarın Diğer Yazıları
Baharın Hafızası

Geride kaldı karanlık ve soğuk günler. Kış, yalnızca havayı değil, insanın içini de ağırlaştıran o uzun suskunluğuyla çekilirken; bahar, fark ettirmeden, bir sızıntı gibi girdi hayatımıza. Önce ışık değişti, sonra sesler. Ağaçların kabuğunda, toprağın kokusunda, kuşların telaşında çoğaldı hayat. Ve insan, doğanın bu sessiz ama kararlı dönüşümüne her seferinde yeniden kapıldı. Çünkü bahar yalnızca bir […]

Devamını Oku
Paris’ten Seyran’a Seyran’dan Paris’e Mektuplar

Saint-Rémy-de-Provence’te, “Vincent van Gogh’un İzinde” dolaşırken, tedavi gördüğü Saint-Paul de Mausole Akıl Hastanesi’nin bahçesinde, kederli bir mor deniz gibi uzanan lavantaların arasında gezindim, dakikalarca. Kardeşi Theo’ya yazdığı dokunaklı mektuplarda anlattıklarını anımsadım. Hâlâ açık o hastane. Van Gogh’un yattığı oda üst katta duruyor öylece… Kime yazsa desenlerle, resimlerle süslemiş yazıların mektuplarını: Aslında süslemek değil, sözcüklerin yetersiz […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku