Ali Cengizkan
Tüm Yazıları
Kolektif Neşe Olanaklı Mı?
Ana Sayfa Tüm Yazılar Kolektif Neşe Olanaklı Mı?

“Neşeli ol; hayatın tadını çıkar.” Arkeofili sitesi 15 Aralık 2016 tarihli yayınında, 2016 yılındaki en önemli arkeolojik keşifler arasında, yukarıdaki mozaiğin bulunuşunu sayıyor:  “İskeletli Mozaik, yedi mekânı tanımlanabilmiş konutun, avlu etrafında sıralanan mekânları ve avluya açılan geniş ziyafet salonunun tabanını süslüyordu. Tabanında bu mozaiklerin yer aldığı konutun inşası, sikke buluntulara göre en erken MS. 276 […]

“Neşeli ol; hayatın tadını çıkar.”

Arkeofili sitesi 15 Aralık 2016 tarihli yayınında, 2016 yılındaki en önemli arkeolojik keşifler arasında, yukarıdaki mozaiğin bulunuşunu sayıyor: 

“İskeletli Mozaik, yedi mekânı tanımlanabilmiş konutun, avlu etrafında sıralanan mekânları ve avluya açılan geniş ziyafet salonunun tabanını süslüyordu. Tabanında bu mozaiklerin yer aldığı konutun inşası, sikke buluntulara göre en erken MS. 276 ve en geç MS. 337 yıllarına tarihleniyor. Üç panelden oluşan mozaiğin merkezinde; güneş saati önünde duran bir erkek figürü ve eşlikçisi; ikinci panelde kısmen korunagelmiş elinde ikili çubuktan oluşan bir alet tutan Afrikalı figürü ve üçüncü panelde hafif uzanarak bir yastığa dayanmış, bir elinde içki kabı tutan iskelet, şarap amforası ve ekmek betimlenmiş. Birçok tartışmaya da konu olan İskeletli Mozaik panelinde, insan iskelet figürü, şarap, ekmek ve sahnenin üstündeki yazıt ile ölümün sonsuzluğuna karşı, hayatın neşesine katılmak gerektiğini anlatmakta. Bölgede yürütülen kazıların bilimsel danışmanı Hatice Pamir, mozaik panel ile ilgili yazdığı makalesinde, Roma dünyasında, ziyafetlerde hayatın güzelliğini ve sevincini coşkusunu göstermek için ölüm temasını işleyen iskelet tasvirlerinin genellikle ziyafet salonlarında kullanıldığını belirtiyor.”1

ΕΥΦΡΟΣΥΝΟΣ (Euphrosynos), yani “neşeli ol; hayatın tadını çıkar” ifadesi, hemen yan paneldeki ΤΡΕΧΕΔΙΠΝΟΣ (Trechedipnos) “yemeğe koşan”, “akşam yemeğine koşan” yazısıyla birleştiğinde, uzmanların belirttiği gibi bir Geç Roma dönemi zengin konutu ziyafet salonu tabanı ile ilişkilendiriliyor. Peki konuyu insanın yeryüzü macerasında, nasıl anlamlandırmalı?

Örneğin konuyu günümüzle ilişkilendirerek, şöyle mi yorumlamalı: Yaşamın tadını çıkaran, aslında ‘yemeğe koşan’ beden değil ruhtur! Görselde gözün gördüğü bu ekmek-şarap-su üçlüsü, senin bir gün artık görünmeyecek olan bedenini besler, ama aslolan ekmek-şarap-suyu tüketirken bile görünmeyen, görünmez olan ruhtur! Tin ve ten arasındaki bu ilişkide, ten bir gün yok olur, ama tindir dolaylı olarak beslenen!

Bâkî’nin şu beyitini hatırlıyoruz: “Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal, / Bâkî kalan bu kubbede hoş bir sâdâ imiş.” Bu dizeyi, Bâkî isminden sonra virgül koyarak ya da aynı sözcük sonrası virgül koymayarak  iki biçimde anlamlandırabiliriz. Nedense bu iki dizeyi hep ilki üzerinden anlayanlar, Davut Peygamber’in sesini, ki davudi bir sesi olduğu söylenir (Bak şimdi: insana bu bile yeter, bir deyime, benzetmeye girmiş olmak bile yeter!), işte o seste boğularak, aslında boğdukları Bâkî’nin ikinci dizeyi söylediği gibi söylemediğine yüklenirler. Şairleri de yapay zekâ ile algılamaya çalışan, yapay zekânın sınırlarına indirgemeye çalışanlar geliyor şimdi, önümüze resmi geçitle… Başımıza neler geleceği bellidir. Laf aramızda, birdenbire neşelenmekteyim şimdi! Biraz daha genişleteyim şu dünyevi iskelet ve dünyevi neşe konusunu.

Neşe daha çok mutlulukla ilişkilendiriliyor. Oysa neşe, kaygısız olmak, endişelenmemek, kuşku ve herhangi bir kötülük beklentisi bulunmamakla ilgili bir durum, gibi geliyor bana. Nedensiz bir neşe içinde de olunabilir. Ama konu insanla ilgili olduğunda, tartışma kişisel neşe ile kolektif neşe arasında bir atardamarda tıkanıyor. Şöyle: Kişi olarak bir anlık neşe duyumsayabilirim, neşeli gözükebilirim. Kuşkusuz burada sevgili Buket Uzuner yeni kitabına iyi ki isim yaptı: Kız Neşesi… Bu, kadın ve çocuk üzerinde baskıların bulunduğu bir toplumda, kötülük saçan ortodoks konuşmaların ve tutumların kadın cinayetlerinin artmasına neden olduğu bir toplumda, birdenbire tutumumuzu ve yargımızı belirleyen bir söylemi ateşlemiyor mu? Kız Neşesi… Ne kadar güzel. Ama kız neşesi bile, oğlan çocukları neşesi bile, bir söylem üzerinden kolektif neşeyi çağrıştırmıyor mu? Epiküryen bir yanımız yok mu hepimizin? Bir sabah kalkarız ve hiç olmadığımız kadar neşeliyizdir: Bakarız ki, zihnimiz açık, her şeye olumlu tarafından bakan, büyük sorunları algılamayan, ya da onları aşarak yaşamın daha aşkın duruşlarına özgü, içtenlikli bir tutumu geliştirmişiz… Bunun farkındayız ya da farkında değiliz, önemli değil. Ama neşemizin farkındayız, çünkü yalnız olmadığımızı hissediyoruz, çünkü dostlarımızdan eminiz; çünkü küçük ve huzurlu bir ortamda yaşıyoruz, geçici de olsa; çünkü kaygılanacağımız konular uzaklaşmış, dostlarımız ve uzak diyarlarda empati duyduğumuz insanların da kaygılarının olmadığını, huzurlu olabileceklerini gözlemliyoruz ve bunun farkındayız. Tıpkı Nietzsche’nin söylettiği gibi: “Zerdüşt en çirkin insandan ayrıldıktan sonra bir üşüme sardı içini ve kendisini yalnız hissetti: aklından o kadar çok soğuk ve yalnız şey geçmişti ki, bu yüzden elleri ayakları da soğumuştu. Ama tırmandıkça tırmandı, dere tepe ilerledi, zaman zaman yeşil çayırlardan, zaman zaman da, belli ki sabırsız bir derenin kendine yatak açtığı vahşi taşlıklardan geçti: birden ısındı ve neşesi yerine geldi.”2 Aslında Nietzsche istem (irade) ile neşe arasında ilişki kurar ve neşe burada, akılcı olmayana karşılık gelir: Yaşam dolu bir enerji taşması, öyle değil mi? Yaşamanın belki de tek işareti. 

Ben neşe deyince kolektif neşeyi (de) önemsiyorum. Kolektif neşe de, istemsiz biçimde yaşamın kendisi. Kişiselden başlarız, yeni bir günü, yeni bir yılı, yeni bir yaşı karşılarken duyduğumuz neşe, birdenbire bakarız başka bir şeye dönüşmüş: Birlikte yaşadığımız insanlar grubunun, halkın, toplumun varoluş biçimi, yaşam tarzının kendisi. Nevruz’da duyduğumuz neşe… Nisan ayının 23. günü duyduğumuz neşe. Hıdrellez’de duyduğumuz, içinde olduğumuzu hissettiğimiz neşe. 29 Ekim’lerde duyduğumuz özgürleşme neşesi (ki bu gün benim için kişisel bir neşe kaynağıdır da; o konu ayrı!). 

Ben bu kolektif neşeyi seviyorum en çok. Durduk yerde, ironi ile tetiklenen. Kahkaha ile ayaklanan. El kol hareketiyle yürüyüşe geçen. Hep birlikte iskeletlerimizi bir tarafa çıkarıp istiflediğimiz, sonra burada, dünyada olduğumuzu hissettiğimizin duyumsanması olarak neşe… Neşe öğreticidir de çünkü. Bulaşıcı da… Hep var olsun.

Friedrich Nietzsche. (2011) Böyle Söyledi Zerdüşt / Herkes için ve Hiç Kimse için Bir Kitap
Almanca aslından çeviren: Mustafa Tüzel. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.

Yazarın Diğer Yazıları
Kolektif Neşe Olanaklı Mı?

“Neşeli ol; hayatın tadını çıkar.” Arkeofili sitesi 15 Aralık 2016 tarihli yayınında, 2016 yılındaki en önemli arkeolojik keşifler arasında, yukarıdaki mozaiğin bulunuşunu sayıyor:  “İskeletli Mozaik, yedi mekânı tanımlanabilmiş konutun, avlu etrafında sıralanan mekânları ve avluya açılan geniş ziyafet salonunun tabanını süslüyordu. Tabanında bu mozaiklerin yer aldığı konutun inşası, sikke buluntulara göre en erken MS. 276 […]

Devamını Oku
Yeni Her Zaman Eskir

Baştan Çıkaran Yeni, Köhnemiş Eski ‘Yeni’, karşılaştırmalı ve yarışmacı dünyada, ‘eski’ye karşı hep bir adım önde tanıtır kendini: Eskimemiştir, yıpranmamıştır; fabrikadan yeni çıkmıştır, torna temizliği vardır üzerinde; sıfır kilometredir; başlangıçtır; ne olduğu pek bilinmez; bugünden katılır hayata, öyle, öncesini bilmediğimiz bir geçmişten gelen, köhnemiş değerler taşımaz… Yani, tarihini öğrenelim, sonra da onu ‘eski’ olarak takdir […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku