Birçok hobim de olsa, hiçbir zaman vazgeçemediğim, satranç olmuştur desem yeridir. Çok küçük yaşta öğrendiğim satranç, ilk başlarda evde, sahiden acemi bir oyuncu olan zavallı annemi yenip durduğum, bu da yetmeyince oynamak için dış mekânlar aradığım bir alışkanlığa dönüşmüştü. Nerelerde oynanıyordu sahiden bu oyun? Çok kısa bir süre sonra anladım ki satranç Ankara’da kahvelerde (o […]
Birçok hobim de olsa, hiçbir zaman vazgeçemediğim, satranç olmuştur desem yeridir. Çok küçük yaşta öğrendiğim satranç, ilk başlarda evde, sahiden acemi bir oyuncu olan zavallı annemi yenip durduğum, bu da yetmeyince oynamak için dış mekânlar aradığım bir alışkanlığa dönüşmüştü. Nerelerde oynanıyordu sahiden bu oyun? Çok kısa bir süre sonra anladım ki satranç Ankara’da kahvelerde (o sıralar “kıraathane” deniyordu) oynanıyordu ve henüz ortaokula başlamış benim için pek de uygun olmayan mekânlardı. O yaşlarda kendime oynayacak bir mekân (Eskrim Kulübü) buldum sonunda ama bu yazıda Ankaralı satrançların gittiği kahvelerin birinden bahsetmek istiyorum. Evet, kahvelerde oynanırdı satranç ve bu bağlamda Kızılay civarındaki Kızılırmak, Bulvar, Fatih ve şimdilerde Taraça bu tarihin öne çıkan mekânlarıdır. Kızılay’ın diğer ismi “Yenişehir” olduğunu unutmadan bu kez şehrin “eski” merkezine, yani Ulus’a baktığımızda ise bir başka “kıraathane” belirir: Santral Kıraathanesi. Tesadüfen keşfetmiştim bu kıraathaneyi, hem de yeni satranç mekânıma giderken. O yıllarda, eskrimci olan ağabeyimin teşvikiyle, 19 Mayıs Stadyumu’nun oradaki Eskrim Kulübü’ne gitmeye başlamıştım, hem antrenmanlara katılabiliyor hem de satranç oynayabiliyordum. Yalana gerek yok, eskrimden çok satranç oynamak, oraya devam edenlerle arkadaş olmak benim için çok daha önemliydi. Sakin, eskilerin deyimiyle, “nezih” bir mekândı Eskrim Kulübü’nün lokali. Eskrim dersi olduğundan konservatuvar öğrencilerinin de geldiği, müzisyeninden müdürüne, bu amatör sporla ilgilenen birçok insanın gelip zaman geçirdiği, güzel sohbetlerin yapıldığı şahane bir ortamı vardı. Ben de müdavimlerinden olmuştum.
Küçükesat’ta oturmama rağmen oraya gitmem zor olmuyordu. Yakınımızdan geçen Seyran minibüslerine biniyor, onların Ulus İşhanı’nın arkasındaki son durağında iniyor, Ulus Meydanı’ndan geçip Rüzgârlı Sokak’tan aşağıya yürüyor, Kazım Karabekir Caddesi’ni geçip Eskrim Kulübü’ne varıyordum. Şimdilerde hırdavatçılara ev sahipliği yapan Rüzgârlı Sokak, Ankara tarihinde çok önemli bir yere sahiptir; Eski Meclis’in hemen arkasında, “eski şehrin” en merkezî noktasında olduğu düşünülünce, kuruluş yıllarındaki tüm önemli gazetelerin (Ulus, Zafer, Son Telgraf, Tan vb.) neden bu sokakta yer aldığını anlayabilirsiniz. Yürüyerek geçtiğim dönemde, merkezî basın çoktan İstanbul’a kaymış, sokak başka bir çehreye bürünmüş, birçok pavyon ve gazinoya ev sahipliği yapmaya başlamıştı. En sonunda, Gazanfer Bilge otobüslerinin terminali de vardı. Anlayacağınız, gündüzleri boş, akşamları hareketliydi.
Şimdi sokağın başına dönelim: Rüzgârlı’ya sapmayıp Ulus’tan Yıldırım Beyazıt yönüne doğru giden Çankırı Caddesi’nde ilerlerseniz önce vitrininde nar gibi dönen tavuklarıyla Uğrak Lokantası’nı fark eder, karnınız toksa bir iki adım daha atar ve Santral Kıraathanesi’ne varırdınız. Ben de böyle tesadüfen keşfetmiştim orayı. Malum, algıda seçicilik diye bir şey var, pencereden içeriye baktığımda sadece satranç oynayanları değil, etrafındaki kalabalığı da fark etmiştim. Hayatımda kahve nedir bilmeyen bir ortaokul öğrencisi olarak içeri girmekten de geri durmadım. Bilardosuyla, kâğıt oynanan masalarıyla, tavlasıyla, damasıyla, satrancıyla ve kalabalığıyla tam tekmil devasa bir salondu. Henüz “okey tahtaları” avdet etmemişti memlekete (kâğıt oyunları, ismiyle müsemma “kağıt” ile oynanıyordu), henüz pulların o tahtalara vururken çıkardığı “şakırtılar” yoktu ama tavla ve şaşıracaksınız satranç oyuncuları benzer seslerin kaynağı durumundaydılar. Tavlacıların pulları koyarken çıkardıkları sesleri anlamak zor olmasa da, satranç taşlarını ellerine alıp gideceği kareye çakarcasına vuran, aynı anda mutlaka bağırarak bir şeyler söyleyen bir satranç oyuncusu türüyle ilk kez karşılaşmış, şaşakalmıştım. Benim bildiğim satrançta taşlar yavaşça yerine konur, oyuncular konuşmaz, oyuna odaklanırdı. İzleyenlerin de hali tavrı tuhaftı. Bahse giriyor, taraf tutuyor, bazen oyuncularla, bazen de birbirleriyle atışıyorlardı. Satranç literatüründe, teoriden pek haberdar olmayan, kendine özgü açılış ve tarzları olan ve daha çok taktik hamlelerle oynayan ve “kahve oyuncusu” diye isimlendirilen bir oyuncu tipi vardır ama buradakiler bayağı farklıydı, satrancı tavla gibi oynuyorlardı. Öyle ki emin olun abartmıyorum, tahtanın merkezindeki kareler aldıkları darbelerden basbayağı “göçmüş” vaziyetteydi. Taşların çoğu da perişandı, birçok atın kafası kopmuş, sonradan yapıştırılmış, bazılarının burunları kırıktı. Yine de partiler tüm hızıyla devam ediyor, sigaralar zincirleme içiliyor, yenenler keyifle çaylarını yudumluyor, kahvelerini höpürdetiyordu. Velhasıl asayiş berkemaldi… Sonrası? “Kıraat devri” bitmiş olmalı ki seksenlerde, bu “kıraathane” devrin yükselen değeri olan bir “birahaneye” dönüştü. Şimdilerde ise bir müzikhole dönüşmüş vaziyette devasa bir mekân olarak varlığını sürdürüyor. Bazı mekânların da böyle ironiye meyyal sosyolojileri oluyor, ne yapalım?
Nedendir bilmem, çocukluğumdan beri beni en çok mutlu eden iki sanatsal faaliyet ile hemhâl olmaktan hiç geri durmadım. Bunlardan ilki müzik, diğeri de şiir başta olmak üzere edebiyat. Hayatımda müziğin özel bir yeri olduğunu çok erken yaşta keşfetmiş, şanslıyım ki kafa dengi insanlardan oluşan bir arkadaş muhitinde yer almış, onlarla beraber hemen her cuma akşamı […]
Devamını Oku
Birçok hobim de olsa, hiçbir zaman vazgeçemediğim, satranç olmuştur desem yeridir. Çok küçük yaşta öğrendiğim satranç, ilk başlarda evde, sahiden acemi bir oyuncu olan zavallı annemi yenip durduğum, bu da yetmeyince oynamak için dış mekânlar aradığım bir alışkanlığa dönüşmüştü. Nerelerde oynanıyordu sahiden bu oyun? Çok kısa bir süre sonra anladım ki satranç Ankara’da kahvelerde (o […]
Devamını Oku
DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu. Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]
Devamını Oku
Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]
Devamını Oku