Saint-Rémy-de-Provence’te, “Vincent van Gogh’un İzinde” dolaşırken, tedavi gördüğü Saint-Paul de Mausole Akıl Hastanesi’nin bahçesinde, kederli bir mor deniz gibi uzanan lavantaların arasında gezindim, dakikalarca. Kardeşi Theo’ya yazdığı dokunaklı mektuplarda anlattıklarını anımsadım. Hâlâ açık o hastane. Van Gogh’un yattığı oda üst katta duruyor öylece… Kime yazsa desenlerle, resimlerle süslemiş yazıların mektuplarını: Aslında süslemek değil, sözcüklerin yetersiz […]
Saint-Rémy-de-Provence’te, “Vincent van Gogh’un İzinde” dolaşırken, tedavi gördüğü Saint-Paul de Mausole Akıl Hastanesi’nin bahçesinde, kederli bir mor deniz gibi uzanan lavantaların arasında gezindim, dakikalarca. Kardeşi Theo’ya yazdığı dokunaklı mektuplarda anlattıklarını anımsadım. Hâlâ açık o hastane. Van Gogh’un yattığı oda üst katta duruyor öylece… Kime yazsa desenlerle, resimlerle süslemiş yazıların mektuplarını: Aslında süslemek değil, sözcüklerin yetersiz kaldığı yerde çizgilerle anlatmış meramını: Doğanın pastoral görüngülerini, en kaprisli hallerini ve iç dünyasının eskizlerini çizmiş: Öyle paylaşmış yere göğe sığmayan yalnızlığını, iç seslerini, kaygılarını, umutlarını, yaşama sevincini, mutsuzluklarını ve sanata ilişkin görüşlerini…Van Gogh’un mektupları da resim ve çizimleri gibi başlı başına birer sanat sanat yapıtı aslında. Onun ilginç, olağanüstü yaşamının en içten kayıtları. Yaşadığı her yerde silinmez izler bırakmış bu ikonik sanatçının yaşamındaki en derin izler; resimlerinde ve mektuplarındadır… Ailesi ve sanatçı arkadaşlarıyla olan ilişkilerine, yapıtlarının oluşumundan poetikasına değin eşsiz bir kaynaktır bu mektuplar…
Karanfil’in bu sayısı için ne yazmalıyım diye düşünürken, masamdaki Gülten Akın kitabıyla başladı anılar sökün etmeye: On yıl önce Gülten Akın’ın birinci ölüm yıldönümü dolayısıyla, 6 Kasım – 3 Aralık 2016 tarihleri arasında, Galeri Nev’de düzenlenen “Par Avion: Abidin Dino’dan Gülten Akın’a Mektuplar ve Desenler” başlıklı sergiyi ve bu bu sergiyle bağlamlı olarak yayımlanan kitabı anımsadım. Gülten Akın, 1979 yılında Cem Yayınevi’nden çıkacak olan “Seyran Destanı” kitabını resimlemesini ister Abidin Dino’dan. Ona bir mektup yazarak Seyran’ı anlatır; “Bu, size sunduğum destan, ‘Seyran’ın destanıdır. Seyran, Ankara’nın bir gecekondu bölgesi. Destanımız Seyran’sa, simgesel olarak büyük kentlere göçüp kondularını kuran ve yerleşen halkın destanı.” Ve düşünsel paydaları birbirine yakın iki kıymetli sanat insanı, o günlerde büyük kentleri çevreleyen gecekondu insanları izleği üzerinden Gülten Akın’ın “Seyran Destanı” kitabının içinde şiir ve desenleri yan yana getirmek için mektuplaşırlar. Paris-Ankara hattında mektuplar şiir ve resim taşır. Bu buluşmayı sözcüklerle ve desenlerle tanımlayan “Seyran Destanı” kitabı çok okunur; elden ele dolaşır ve kült bir etki yaratır. Yayınlanışından 46 yıl sonra da görkemli bir sergide buluşur, mektuplar ve desenler. Ayrıca bir kitaba da dönüşür. Gülten Akın’ın şiirleri ve Abidin Dino’nun desenleri yalnızca “Seyranbağları”nın değil, tüm kentlerin çevresindeki gecekonduların da şiirsel ve resimsel bir destanıdır. Gülten Akın ve Abidin Dino’nun mektupları, Van Gogh’un mektuplarını anımsattı…
Sanat insanları arasındaki dostluk ve bu dostluklardan doğan mektuplar, sanat tarihinin en gizli arşivleridir. Kitaplar, sergiler, yapıtlar kamusal yüzü oluştururken; mektuplar sanatın en insani ve düşünsel arka planını açığa çıkarır.
Mektuplar, sanatın mutfağını görünür kılar; bir yapıtın ya da bir biçemin nasıl oluştuğunu, hangi duraksamalardan ve arayışlardan geçtiğini gösterir. Bir ressamın fırça önündeki yalnızlığı, bir şairin sözcükle kavgası, bir bestecinin sessizlikle mücadelesi çoğu zaman ilk kez mektuplarda dillenir.
Sanatçı dostlukları, eleştirinin en sahici alanıdır. Genellikle içtendir. Bu alan içindeki mektuplar, resmi eleştirilerden farklı olarak süzgeçsizdir; dönüştürücü bir açıklık taşır. Bu nedenle sanatçıların birbirlerine yazdıkları mektuplar, estetik düşüncenin en dürüst hallerini barındırır.
Bir mektup, yalnızca iki kişi arasındaki ilişkiyi değil; dönemin politik, kültürel ve ahlaki iklimini ve ruhunu da barındırır. Sansür, sürgün, yoksulluk, umut ve hayal kırıklıkları; sanat tarihinin “resmi anlatısında” görünmeyen pek çok şey mektuplarda yer alır.
Erişilmez figürler gibi sunulan sanatçı mitini insanileştirir mektuplar. Onların korkularını, kıskançlıklarını, sevgilerini ve gündelik yaşamlarını ortaya koyar. Bu da sanatçıyı yücelikten indirip yakınlaştırır, daha derin özelliklerini anlama olanağı sunar.
Çoğu zaman sanatsal dayanışmanın belgesidir mektuplar. Sanatın bireysel bir eylem olduğu kadar kollektif bir direnç biçimi olduğunu da gösterir.
Bu nedenle mektuplar, sanat tarihçileri, okurlar ve izleyiciler için vazgeçilmezdir; yapıtların “dipnotları”dır.
Sanatçılar arasındaki dostluk mektupları; sanatın kalbinin atmaya başladığı yerdir.
Orada teori değil, yaşam; gösteri değil, samimiyet; sonuç değil, süreç vardır. Bu yüzden bu mektuplar yalnızca edebi belgeler değil, sanatın vicdanı ve belleğidir…
Geride kaldı karanlık ve soğuk günler. Kış, yalnızca havayı değil, insanın içini de ağırlaştıran o uzun suskunluğuyla çekilirken; bahar, fark ettirmeden, bir sızıntı gibi girdi hayatımıza. Önce ışık değişti, sonra sesler. Ağaçların kabuğunda, toprağın kokusunda, kuşların telaşında çoğaldı hayat. Ve insan, doğanın bu sessiz ama kararlı dönüşümüne her seferinde yeniden kapıldı. Çünkü bahar yalnızca bir […]
Devamını Oku
Saint-Rémy-de-Provence’te, “Vincent van Gogh’un İzinde” dolaşırken, tedavi gördüğü Saint-Paul de Mausole Akıl Hastanesi’nin bahçesinde, kederli bir mor deniz gibi uzanan lavantaların arasında gezindim, dakikalarca. Kardeşi Theo’ya yazdığı dokunaklı mektuplarda anlattıklarını anımsadım. Hâlâ açık o hastane. Van Gogh’un yattığı oda üst katta duruyor öylece… Kime yazsa desenlerle, resimlerle süslemiş yazıların mektuplarını: Aslında süslemek değil, sözcüklerin yetersiz […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku