Ali Cengizkan
Tüm Yazıları
Ankara’nın Bağlarında Bir Türkü
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ankara’nın Bağlarında Bir Türkü

Bağ da var, Büklüm Büklüm Yolları da…  Daha başlıkla birlikte, hemen bir müziğin ritmine, çağcıl bir türkünün sözcük dizimine bağlanıyoruz değil mi? “Ankara’nın bağları da, büklüm büklüm yolları…” Ankara’nın bağları, bağ evleri vardır; hem de içlerindeki yaşam, bir bütün olarak ne denli çarpıcıdır ve yüzyıllara, kent tarihinin en azından iki yüzyılına damgasını vuran bir olgudur. […]

Bağ da var, Büklüm Büklüm Yolları da… 

Daha başlıkla birlikte, hemen bir müziğin ritmine, çağcıl bir türkünün sözcük dizimine bağlanıyoruz değil mi? “Ankara’nın bağları da, büklüm büklüm yolları…” Ankara’nın bağları, bağ evleri vardır; hem de içlerindeki yaşam, bir bütün olarak ne denli çarpıcıdır ve yüzyıllara, kent tarihinin en azından iki yüzyılına damgasını vuran bir olgudur. Oysa sıradan bir sosyal medya taraması yapsanız, ‘Ankara’da bağ, ne alaka?’ diyen hörgüçlü develer kadar, bağlar için ‘asma tarlası’ tamlamasını kuran hörgüçsüz develer de bulabilirsiniz! Yadırgatıcı mıdır, evet. Şaşırtıcı mıdır, hayır. Geldiğimiz ‘kültürsüzlük çağı’na yakışan olgular bunlar.

Derdim hem bunlar hem de bunlar değil. Bağ kültürü ve bağ evleri üzerine araştırma yapalı 25 yılı aşkın bir zaman oluyor. Özellikle orta Anadolu kentlerinde ki orta Anadolu’nun tanımı ve sınırları sürekli değişir, bağ kültürü her zaman vardır. Ankara gibi pek çok İç Anadolu şehrinde, Kayseri, Konya, hatta Yozgat, Çorum, Amasya, Niğde, Nevşehir, Safranbolu ve benzeri iç bölge yerleşimlerinde bağ kültürü bir yaşamsal olgudur, etkinlik bütünlüğüdür; hatırlanası bir deneyimdir. “Kent yaşamı / kır yaşamı” ikilemi içinde kurgulanan bu döngü, dünyada şehirleşmenin yoğunlaştığı 18. yüzyıldan başlayarak Avrupa kentlerinde ortaya çıkmaya başlayan ‘villa’ konut tipolojisinin de başlangıcını oluşturmuştu. “Villayı kuranlar, kente de hâkim olan gelir düzeyi yüksek olan yönetici sınıflardır. Zengin aileler tarafından yoğun olarak kullanılan villa, ideolojik yüklemiyle bir yaşama kültürü ve ideolojik prestij sembolü oluşturur.”1 Ankara’nın 19. yüzyıl sonundaki şehir tipolojisi, tarih yazımından ve panoramik fotoğraflardan izlendiğinde, yaklaşık 10 bin bağ bulunduğu görülür; bundan da 25-30 bin nüfusluk kentin hemen her ailesinin hem kendileri hem de yaz aylarından başlayarak ‘bağ bozumu’na gelen tarım işçileri için çeşitli nitelikte bağ evleri kurdukları, yeri geldiğinde ‘dam’lar oluşturdukları anlaşılır. Bağ kültürünü kestirme yargılarla gayrimüslim azınlıkların varlığına yoranlara da şunu hatırlatmak gerekir: Genç Cumhuriyet’in kayıtlarına göre önemsenen Ziraat Fakültesi (Yüksek Ziraat Enstitüsü) yayınlarında 1930’lu-1940’lı yıllardaki üzüm ve şarap üretimi 2025 yılındakinden bile yüksektir. Geç 1950’li yıllarda ‘sayfiye’ keşfedilmeden önce ya da 1970’li yıllardan başlayarak bugün sahillerimizi işgal etmiş olan ‘tatil konutu’ / ‘ikinci ev’ bir ‘kendini yeniden oluşturma aracı’ olarak keşfedilmeden önce bağ kültürü, ‘bağa çıkmak’ disiplini, Türkiye şehirlisi insanın Osmanlı yıllarından devraldığı, döngüsel yaşamı çeşitlendirerek sürdürmenin ve sürdürülebilir kılmanın araçlarından biriydi.  Yaşamsal döngüde insanın dinlenmesi ve kendisini yeniden üretmesi için gereksinim duyulan 2-3 aylık süre, farklı iklim koşullarında bölgelere göre bu ‘bağ yaşamı’na özgün bir rutin olarak ortaya çıkarmıştı. Genelde şehirden 20-30 dakikalık mesafeyle ulaşılan, ancak zamanın koşulları nedeniyle yarım günde ‘çıkılabilen’ bağların, ailelerin yaşamındaki yeri büyüktü. Aynı kaynakta, Şeref Erdoğdu’nun 20. yüzyıl ortasında Ankara için saydığı 32 bağ semti vardır ki isimleri şöyledir: “Keçeören (bugün Keçiören), Çoraklık, Kızlarpınarı, Mecidiye, Hacıkadın Deresi, Karabağ (bugün Kalaba), Sonfasıl (bugün Solfasol), Çınçın, Karacakaya (bugün Siteler), Samanlık, Abidin Paşa, Kınalı Köşk (‘Misket’ türküsünün doğduğu ev), Frenk Özü (bugün Türközü), Lakavuz (eski Dedeman Oteli çevresi), Seyran, Çankaya, Dikmen, Çal, Yukarı Öveç, Aşağı Öveç (Kirazlıdede ve Karabiberler Çiftliği), Keklik, Çaltaklı, Söğütözü, Pamuklar Çiftliği, Etlik Bağları, Kurtini, İğdeli Dere, Ayvalı… Görüldüğü gibi, bugünkü Ankara’nın, yani başkentin yaklaşık üçte ikisini oluşturan mahalle ve alanların altyapısını oluşturur, öncülüdür bağlar bölgeleri.

Bu denli doğal bir oluşumun sonucu, bütün Ankaralılar, ‘ben Ankaralıyım’ diyenler, örneğin Ankara yerlisi Uğur Mumcu, mutlaka tatmıştır bu bağ evi olgusunu ve örneğin biliyordur Keçiören’in gidiş yolunun adı niye ‘Asfalt’, dönüşü niçin ‘Şose’! Ya da Adalet Ağaoğlu, Güner Sümer, Ayhan Sümer, kuşkusuz Dikmen Yıldızı yazarı Aka Gündüz, kuşku yok ki Vehbi Koç, hatta hatta M.Ş.E. rumuzu kullanan Memduh Şevket Esendal… Nahid Sırrı Örik, Refik Halit Karay, Nezihe Araz, Şeref Erdoğdu… Herkes!

“İp Attım Ucu Kaldı/ Darakta Kücü Kaldı”

Türküye dönelim yine de, büklüm büklüm türküye:

İp attım ucu kaldı da tarakta gücü kaldı

Ben sevdim, eller aldı, içimde acı kaldı

Ankara’nın bağları da, büklüm büklüm yolları

Ne zaman zarhoş oldun da galdıramıyo’n golları?

Almayı yüke koydum da ağzını büke goydum

Aldın yâri elimden, boynumu büke goydun

Ankara’nın bağları da, büklüm büklüm yolları

Ne zaman zarhoş oldun da, galdıramıyo’n golları?

Astarda urganım var da, yün basma yorganım var

“O yâr senin” derlerse de on goyun gurbanım var

“O yâr benim” derlerse, on goyun gurbanım var

Ankara’nın bağları da, büklüm büklüm yolları

Ne zaman zarhoş oldun da, galdıramıyo’n golları?

Burada, bağ kültürü ile şiirin buluştuğu yerdeyiz: Dörtlüklerin dolgu gibi gözüken ilk iki dizesi, tıpkı Japon haiku’larında olduğu gibi, bir yer ve coğrafya bilgisi, bir kültürel konumlandırma taşıyor. Bu sayede, türküyü ilk dile getiren kişinin bir Anadolu kadını olduğunu algılamaya başlıyoruz, onun, neredeyse günlük işi olan dokuma tezgâhındaki mesaisinin içine ‘gömülü olduğunu’ anlıyoruz ve oradan kendi acısını dile getirdiğini anlıyoruz. Daha neler algılıyoruz, örneğin: Gücü diye söyleyiş esnemesine uğrayan sözcüğün kücü olduğunu ve TDK Sözlüğü’ne göre (‘gücü’: isim, ağızlardan: Bez tezgâhında ipliği ayarlayan tezgâh tarağı) anlamına geldiğini; yine söyleyiş içinde evrilen astar sözcüğünün ise (‘ıstar’: isim, ağızlardan, Rumca: Halı, kilim dokunan tezgâh) anlamına geldiğini ve Sevim Çokum örneğiyle kullanımı görüyoruz: “Yakınlara, yoksullara gönderilen un, bulgur bile böyle nakışlı, bağcıklı ıstarlarda dokunmuş çuvallara konulurdu.” Daha başka şeyler de algılıyor ve anlıyoruz kuşkusuz; hele bir de türkünün aslına, ortaya çıkış sürecine ulaşılabilirse.

Bu şarkının oyun havası niteliğinde çalınan ezgisi, bugün düğünlerde çok fazla kullanılıyor. Saptanabildiği kadarıyla Keskin Hacıaliobası köyünden (bugün Kırıkkale’de) Seyit Çevik’in kayda alıp günümüze taşıdığı bu türkü, belki 17., belki de 18. yüzyıldan kalma. Keskin ilçesi de ben okullu iken Ankara’ya bağlı idi ama birdenbire 1989’da Kırıkkale’ye bağlandı. Demem o ki, ‘Hüdayda (Fidayda)’ gibi, ‘Misget (Misket)’ gibi, bir Ankara türküsüdür sözkonusu olan. Öte yandan bilelim ki, yalnızca ‘Papazın Bağı’ değildi Ankara kentindeki ‘bağ yaşamı’nı toplumsal kılan, gündelik ve mevsimsel yaşama yerleştiren ve gelenek oluşturan…

1-James S. Ackerman’a (1990) atıfla gündeme getiren: Cengizkan, Ali. (2002) “Bağ Evi’nden Villa’ya: Ankara Keçiören Bağ Evleri ve Kent Konutu Tipolojisinde Dönüşüm”. Modernin Saati içinde, Mimarlar Derneği 1927 ve Boyut Yayıncılık, İstanbul; 118-141.

Yazarın Diğer Yazıları
Ankara yerlisi

Baudelaire… Sonra Cendrars, Aragon, Benjamin, Berk, Barthes, hepsi de kapı aralar. Yalnızca modern şiir tanımına değil, şehirlerin, yerleşimin gidişatına da… Dolayısıyla her şey edebiyattır. Ama yazmak değildir temel edim, neyi yazmak: Bugünü. Herşey yazılır; yazılabilir, yazılır. Şu anlamda: Konuşma, iletme, belirleme, arkasını getirme, anlatma, anlattığını paketleme… Kuşkusuz yazdığını atma, vazgeçme, yeniden yazma; dönüştürme, çevirip takla […]

Devamını Oku
Ankara Yazı

“Ankara Yazı” bir kitap adıdır biliyorsunuz. Yevgeni Lansere’nin geldiği kasaba irisi Ankara’da Kurtuluş Savaşı sıcağı karşılamıştır onu, yani 1922 yazı. Boğmuş mudur, yoksa kentin ve yeni Cumhuriyet’in sıcaklığıyla özdeşleşmiş midir? Konumuz bu. Ben Ankara Yazı’nı çocukluğumdan beri koşturduğum kentin sokaklarından, tozlu caddelerinden, meydanlarından, futbol sahalarından, çayırlarından, alanlarından, bahçelerinden, bağlarından, çeşme başlarından ayrı tutamam. Kenar köşeye […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Eylül gelince Ankara gençleşir

Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]

Devamını Oku
Ankara’da güz, edebiyat ve zaman

UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]

Devamını Oku