Yaşar Seyman
Tüm Yazıları
Güneş Ol

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi ozan, filozof ve ressam G. R. Tagore’un şiir kitabı “Gitanjali İlahileri”ni 16 yaşındayken Türkçeye çeviren Bülent Ecevit, katıldığı bir etkinlikte yaptığı konuşmasına şu cümleyle başlar: “En iyi okul evdir, ailedir.”  Ecevit, aynı konuşmada  Tagore ile tanışmasının serüvenini de şöyle anlatıyor: “Benim de Hint felsefesine, o arada büyük Bengal şairi Rabingrath Tagore’a […]

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi ozan, filozof ve ressam G. R. Tagore’un şiir kitabı “Gitanjali İlahileri”ni 16 yaşındayken Türkçeye çeviren Bülent Ecevit, katıldığı bir etkinlikte yaptığı konuşmasına şu cümleyle başlar: “En iyi okul evdir, ailedir.” 

Ecevit, aynı konuşmada  Tagore ile tanışmasının serüvenini de şöyle anlatıyor: “Benim de Hint felsefesine, o arada büyük Bengal şairi Rabingrath Tagore’a ilgim, evimde başladı. 15-16 yaşlarındayken bir gün evde rahmetli babamın ‘Bahçevan’ adlı bir kitap okuduğunu gördüm. Bu, Tagore’un şiir kitaplarından biriydi. Tagore’un ‘Postane’ adlı ilginç bir piyesini yine babam okurken gördüm. Böylelikle, 15-16 yaşlarında Tagore’un şiirlerinin ve Hint edebiyatının tadına varmaya başladım. Lise birinci sınıftayken de ‘Gitanjali’yi çevirdim.”.

Yıllar sonra Bülent Ecevit, dönemin Çankaya Belediyesi Başkanı’ndan Çankaya’da bir caddeye Tagore adının verilmesini istiyor. Bülent Ecevit, kitabı Türkçeye çevirdikten sonra edebiyat dünyası Tagore’u tanımaya başlıyor. Ben yine geç kalmışım. Neylersin; umutkondularda yaşamın güzellikleri yanında böyle yoksunlukları da oluyor. 

Avukat dostum Meral Teker, Tagore’un şiirlerini öyle güzel seslendiriyor ki; Meral’den bu şiirleri dinleyenler bir daha ondan vazgeçmiyor.

“Keserim şarkımı seni üzüyorsa.

yüreğini hoplatıyorsa vazgeçerim

yüzüne bakmaktan.

yürürken seni ürkütüyorsa yana çekilirim.

başka yol tutarım ya da…

sen çiçek toplarken zihnini karıştırıyorsa

girmem ben senin bahçene.

kürek çekmem senin kıyının yakınında

sularını sallıyorsa kayığım.”

Tagore’un şiirleri kadar sözleri de etkileyici: “Güneş olmazsan yıldız ol; ama gökteki en parlak yıldız sen ol.”

Siz erkek yazar ve şairler neden böyle insanların önüne ulaşılması zor hedefler koyuyorsunuz? Güneş olmazsan yıldız ol; ama en parlak yıldız ol, en parlak yıldız ol! Nedir bu sözleriniz? Bırakın insanlar ne isterse o olsun! Niye insanları zorluyorsunuz? Böyle yükselsem de iç sesimle sorular sorsam da bu sözünüz bir de bakıyorum ki yaşam ilkem olmuş. Okuduğum günden itibaren bir türlü terk etmiyor.

Güneş olmak kolay mı? Bir ülkede dinlenmeye çekilirken, başka bir ülkeyi, başka bir yerküreyi, başka bir kıtayı aydınlatmak için yeniden doğuyor. Düşünmek bile çok zor geliyor insana.  

Diyorum ki, sen yıldız ol. Bakıyorum yapay yıldızların yaratıldığı ortamda öz gücüyle gerçek yıldızları tanıdıktan sonra yıldız olmanın zorluğunu görüyor insan. Yine de bu kavgalı olduğunuz söz, yaşam ilkeniz olunca onunla yaşıyorsunuz. 

Bir ortamda karşılaştığım yazar, televizyon programcısı arkadaşıma takılıyorum: “Bir gün yıldız olacağım, programına çağıracaksın.” Gülerek; “Onlar yıldız, sen gökkuşağısın.” diyor. Vay be! Ayaklarımı nasıl da yerden kesip, nasıl da kanatlandırıp, gökkuşağına savuruyor, sevgili arkadaşım…  

Nâzım Hikmet’in unutulmaz şiirlerine vurulunca şairleri sever oldum. İşte sevdiğim şairlerden Tagore’un ülkesini geziyor, görüyorum. Yoksulla zenginin bir arada yaşamını gözbebeğime alıyorum. Bu ülkenin ötesinde başka ülkelerde görülmemiş bir zıtlık, inanılmaz bir durum yansıyor. Bir sarayın dibine, bir yoksul çadırını kurmuş, Hint Okyanusu’nun rüzgârlarıyla soluklanıyor ve yaşamını sürdürüyor. Hindistan, bağımsızlık mücadelesi vermeden önce İngilizlerin sömürgesi olan bir Asya ülkesidir. Tagore’a hak veriyorum. Bağımsızlık mücadelesi veren bir ülkede önüne hedef koymadan nasıl dünyalı olur ki insan. “Güneş ol, güneş olmuyorsan, yıldız ol, en parlak yıldız ol!” Tagore ne kadar haklı, değil mi? Güneş ol, yıldız ol, gökkuşağı ol! En güzeli de kendi zirvene çık! 

Kendi  Everest’ine kendin çık!!! 

Muktedirlerin korkulu rüyası şairlerin şiirleri de sözleri de iz bırakıyor. Koca bir romanı iki dizede, büyük bir sevdayı bir dörtlükte, acıları bir tümcede, kötülükleri, kirlenmişlikleri iki dizede aktarabiliyorlar. 

Nasıl sevmem şairleri? 

Şiirler nasıl özce, asırlar aşıp bize gelen nasıl duru, nasıl derin, nasıl güzel bir anlatımdır? 

Nasıl unutulmaz, nasıl kalıcı izler bırakır… 

Özdemir Asaf ne güzel söylüyor:

“Bütün renkler kirleniyordu/ Birinciliği beyaza verdiler.”

Bu kirlilikleri güneş aydınlatır…

Tıpkı Zülfü Livaneli’nin “Güneş topla benim için” şarkısı gibi…

Yazarın Diğer Yazıları
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Bir Zamanlar ANKARA

Seksenlerin ve doksanların Ankara’sı bir kentten çok, bir nabızdı. Politik olanla sanatsal olan aynı masada oturur, aynı çayı yudumlardı. Kızılay’da yürürken bir bildiriyle bir şiir yan yana düşerdi cebine; bir sokak başında slogan, öteki başında gitar sesi. Ankara o yıllarda susmazdı; tartışır, itiraz eder, üretirdi. Başkent olmak yalnızca devletin kalbi olmak değildi; ülkenin vicdanı da […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku