Anketler yayımlanıyor, istatistikler, dünya sıralamaları… İçinde güzel duygulara dair hangi başlık atılsa sonlardayız. Ruanda, Afganistan, Kongo rakiplerimiz, çekişiyoruz. Kötülerde zirvedeyiz; öfke, stres ve hayalsizlik… Rakiplerimiz yine aynı, çoğunda savaş var, bizdeki de bir nevi insanca yaşam savaşı. İşsizlik, yoksulluk, yoksunluk, ekonomik buhran gibi sorunlara bir de ahlaki çöküş ve belirsizlik eklenince birden ortada geleceksizlik duygusuyla […]
Anketler yayımlanıyor, istatistikler, dünya sıralamaları…
İçinde güzel duygulara dair hangi başlık atılsa sonlardayız. Ruanda, Afganistan, Kongo rakiplerimiz, çekişiyoruz.
Kötülerde zirvedeyiz; öfke, stres ve hayalsizlik…
Rakiplerimiz yine aynı, çoğunda savaş var, bizdeki de bir nevi insanca yaşam savaşı.
İşsizlik, yoksulluk, yoksunluk, ekonomik buhran gibi sorunlara bir de ahlaki çöküş ve belirsizlik eklenince birden ortada geleceksizlik duygusuyla kalakaldık.
İnsan geleceği öngöremediğinde ve aç karnına odaklı yaşadığında, vakit ayırmadığı, vazgeçtiği, elinden kaçırdıklarından biri de hayal kurma yeteneği oluyor.
Oysa belki de tutunacak dalların en güçlüsü, en sonsuza gideni, en bedava olanı.
Hayal nedir?
Zihnimizde yarattığımız düşünceler, kavramlar, olaylar, görüntülerdir.
Hayal kurmak insanın kendi kendisiyle felsefi bir tartışmaya girmesi gibidir.
Tez de antitez de peş peşe gelir.
Gerçeklikten uzak değildir, hayal; kuranın tam da kendi gerçekliğidir.
Bir soru ile başlar: “Ne olsaydı, ne isterdim?” gibi…
Sonrasında zihin, bu hedefe giden yolu tarifler kendiliğinden: Peki bu nasıl mümkün olabilir?
Kurmaca kısmının ayakları burada yere basmaya başlar.
Bir hayale giden yolu bulduğunuzda bu umuda dönüşür, üzerine çalışıldıkça da emek verilmiş umutlar bir gün elbet gerçeğe…
Dört yanımız yasak, tehdit, belirsizlik ve imkânsızlık dolduğundan, hayal kur dediğinizde, “Bir ev, bir araba” diyor insanlar.
Düne kadar herkesin bir şekilde sahip olabildiği şeylerdi bunlar. Bu kadar gündelik hayata dair nesneler üzerinden hayal kurmak, bizi diğer canlılardan ayıran en güzel özelliklerimizden birini köreltmek, kullanmamak.
Hayal, olmaz denilen üzerinden kurulur, size imkânsız denileni mümkün kıldıracak yolun başıdır.
Düşünmekle başlar hayal, bir nesne, bir olay, bir imkân, bir keyif üzerine ya da duygularına, arzularına odaklanmakla.
Tuzlarken bir domatesi, aklına düşünceler üşüşür, tarımı acaba kente, apartmana taşımak mümkün olur mu? İyi bir domatese ulaşmak bunca zor mu? Bir bakmışsın binlerce teras bostanıyla daha bir hazır olur kentler, olası bir kıtlığa.
İzlemeyi sevdiğin sporda kupayı kaldırdığını hayal edince başlıyor gerçeğe giden maraton, geç kaldı demeden, vazgeçmeden. Bakiye Duran, ultramaratonda Avrupa üçüncüsü olduğunda 41 yaşındaydı. Kazuyoshi Miura bu yaz yeni takımına transfer oldu, 57 yaşında bir futbolcu.
Başına sesler üşüşecek: mümkün değil, bu ülkede olmaz, bu toplum kabul etmez, senden bir halt olmaz, o yok, bu yok, sana mı kaldı, nerede sende o şans, nerede bizde o imkân…
Hayal kovucu sesler bunlar, asıl kovulması gerekenler.
Düşünün; Hypatia 4. yüzyılda göğe bakarken bir hayal kurmasaydı elipsi bulabilir miydi?
Bir ihtimal yine bir tencereyi elde ovalarken Josephine Cochrane’in aklına
“Bir makine olsa da şu bulaşıkları yıkasa” fikri geldi. Bu sayede belki de su kaynaklarının ömrü uzamış oldu. Biri geceyi seviyordu, geceyi aydınlatabilsek keşke diye düşündü, elektriği aydınlatmaya çevirdi.
Uçmayı hayal edenler içinden uçağı bulan oldu, kanatlı uçuş tulumu icadı uçaktan çok sonra oldu. Çobanken bir ağaç altında uzanıp göğe bakarken hayal kuranların bazısı pilot oldu.
Mesela 2. Dünya Savaşı’nda Stalingrad kuşatılınca, Marina Raskova bir hayali masaya koydu: Sevdiklerini savaşta kaybeden kadınlar artık cephe gerisinde acı çekmek yerine, gerekirse eğitim uçaklarıyla savaşabilirlerdi. Faşizme karşı öfkeleri onları sağaltırdı. Gece Cadıları dediler adlarına, İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi hayalinde bir gerçeklik oldular.
Astımından korkup bir kıtayı motorla gezme hayali kurmasaydı Che, hayali umuda, umudu gerçeğe çevirmeseydi, o yolculuğa çıkmasaydı, Küba bugün hangi rejimle yönetilecekti acaba?
Geç kaldın diyecekler, daha dolapta yoğurt yok diyecekler, millet aç aç sen neyin peşindesin diyecekler, hayaline inanmamak için direnecekler.
Diyeceğiz ki;
Maraş’ın köyünden balet çıkaran ülke burası, 80 sene önce köy meydanlarında halkın Çehov sahnelenen memleketin çocuklarıyız, Köy Enstitüleri ile yalnız eğitimde değil tarımda, hayvancılıkta kalkınmayı başaranların torunlarıyız, yirmilerinde gençlerin yazdığı teorilerle şanlı bir devrimci tarihe sahip topraklardayız. Biz cesaretin bir diğer adıyız.
Üç kıtada en büyük toprak parçasını yöneten 600 yıllık bir imparatorluğun çöküşünden demokratik, laik, çağdaş ve sosyal bir hukuk devleti yaratan bir hayali yaşadık nesillerdir.
Tarikat ve cemaatlerle sarmalanmış, feodaliteden başkasını hiç yaşamamış, yüzlerce yıldır tebaa olarak yaşamış topraklarda yeşeren bir mucizenin içine doğduk.
Neresinden yara alırsa alsın yıkılmayan bir kalenin içindeyiz hâlâ.
Cumhuriyet’i hayal ettiğimizi düşünelim en baştan, yeniden nasıl var olabileceğimizi, aydınlığa çıkan kapılardan hangisini aralayabileceğimizi, hangi taşın altına elimizi nasıl koyacağımızı hayal edelim.
Bir kaçışı, başka bir yerde bir nefeslik huzur için köksüz kalmayı, buzdolabını doldurabilmeyi, ikinci el bir otomobilin kontağını çevirebilmeyi, 1+1 eve yirmi sene kredi ödemeyi hayal diye önümüze koyanlara inat, yeniden öğrenmeliyiz hayal kurmayı.
Bizim ufkumuz onların duvarlarını aşar.
Hayal kuralım…
Sanki hep hayatındaymış gibi hissettiğinden nerede ne zaman tanıştığını unuttuğun arkadaşların vardır hani? Genelde hayatı kolaylaştırıcı olurlar, derdini sen anlatmadan anlamış da kapında çözümle bitivermiş olurlar. Sonsuz bir anlayış ve sabırla donanmış olurlar. Bir o kadar da dobradırlar. Başkası söylese alınırsın o söyleyince iyi niyetinden şüphe etmediğinden kaale alırsın. Neşesi iyidir ama inceden de durgun […]
Devamını Oku
Ailenin en büyüğü kadın, dünyadan göçerken ailenin bir araya toplandığı büyük masayı da dağıtır gider. Genelde aile yadigârıdır ve açılır model olur. Büyük bayram sofraları, yılbaşı masaları burada kurulur. Birbirini pijama ile görmeye alışık tüm aile kahvaltılarda burada buluşur. Kadın gider, şenlik dağılır. Kalanların ömrünce özleyeceği kokular ve lezzetler bırakır geride. Üzerine limon dilimlenmiş sarma, […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku