Edebiyatımızdaki asıl açılım, Cumhuriyet dönemiyle başlamıştır. Öykücülüğümüz, buna romancılığımızı da katabiliriz, Cumhuriyet’le birlikte İstanbul sınırlarını aşıp Anadolu’nun dört bir yanına yönelmiştir. Cumhuriyet edebiyatıyla birlikte insanımız, günlük yaşamıyla, günlük yaşamında karşılaştığı sorunlarla yer almaya başlamıştır. Bireyin kendi iç sorunları yanında toplumsal, siyasal, ekonomik sorunları da öykülerimizde sergilenir olmuştur. Cumhuriyet edebiyatı, öykücülüğümüze gerçekçi bir bakış açısı getirmiştir. […]
Edebiyatımızdaki asıl açılım, Cumhuriyet dönemiyle başlamıştır. Öykücülüğümüz, buna romancılığımızı da katabiliriz, Cumhuriyet’le birlikte İstanbul sınırlarını aşıp Anadolu’nun dört bir yanına yönelmiştir. Cumhuriyet edebiyatıyla birlikte insanımız, günlük yaşamıyla, günlük yaşamında karşılaştığı sorunlarla yer almaya başlamıştır. Bireyin kendi iç sorunları yanında toplumsal, siyasal, ekonomik sorunları da öykülerimizde sergilenir olmuştur. Cumhuriyet edebiyatı, öykücülüğümüze gerçekçi bir bakış açısı getirmiştir. Köylümüz ilk kez, ağa – ırgat ilişkisi, toprak sorunlarıyla gerçek yaşamından alınmış kesitlerle edebiyata geçmiştir. Kent, kasaba insanları da aynı gerçekçi bakış içinde, karşı karşıya bulundukları tüm sorunlarıyla ele alınmıştır. Kenar mahalle insanlarının, fabrika işçilerinin, memurun, esnafın, kısacası halkın, yani azınlık yerine çoğunluğun yaşam serüvenlerinden söz edilir olmuştur. Yöneten – yönetilen, zengin – yoksul ayrımı gibi temel çelişkiler su yüzüne çıkmıştır. İnsan ilişkilerindeki siyasal, toplumsal, ekonomik çelişkilerle bireyin duygusal çatışkıları bir bütün olarak öykücülüğümüzün çerçevesini oluşturmuştur.
Bunun nedeni, Cumhuriyet sonrası öykücülerimizin halkın arasından yetişmiş, birçoğunun da yoksul sınıf ve tabakalardan gelmiş olmalarıdır. Cumhuriyet’e kadar yaygın biçimde okuma olanağı bulamayan halk çocukları, Cumhuriyet’le birlikte sanat ve edebiyat alanında eserler vermeye başlamıştır.
Cumhuriyet dönemindeki konuyla içerik bakımından olan gelişme ve genişlemeler, başlangıç dönemi olarak saydığımız (1924-1938) arasında gözleme dayalı gerçekçiliğin egemenlik kazanmasıyla ortaya çıkar. Sadri Ertem, Ümran Nazif, Bekir Sıtkı Kunt bunlar arasında ilk akla gelenlerdendir.
Aynı dönem, Sait Faik ile Sabahattin Ali’nin hazırlayıcısı olmuştur. Sait Faik’in öykücülüğünü, öykücülüğümüze yaşanılanı getirmiş olmakla özetleyebiliriz. Onun öykülerinde köyün, kasabanın, büyük kentin (İstanbul) yoksul insanların yaşantıları yer alır. Özellikle balıkçılarla, denize ilişkin öykülerle öykücülüğümüze; Halikarnas Balıkçısı’ndan sonra, yeni bir açılım sağlar.
Sabahattin Ali, devraldığı “gözlemci gerçekçilik”i, “eleştirel gerçekçi”, dahası “toplumsal gerçekçi” alana çekmiştir. Çevreye dışarıdan bakarak değil, onun içinde yaşayarak olayları aktarmıştır.
Bu dönem öykücülüğümüzün temel taşlarından biri de Memduh Şevket Esendal’dır (M.Ş.E). Esendal, günlük yaşayışın en yalın, en silik olaylarını alaysılı bir dille ele alarak yansıtmıştır.
1940 Kuşağı, Cumhuriyet dönemi öykücülüğümüzün ikinci bölümünü oluşturur. Bunlar, Cumhuriyet döneminde yazmaya başlamış Cumhuriyet dönemi öykücüleridir. Bu dönem öykücüleri geniş bir coğrafya içinde her kesimden insanın yaşantısını ele alır. Toplumsal çelişkiler gerçekçi bir anlatımla belirlenir. Burada Samim Kocagöz, Oktay Akbal, Haldun Taner’i en başta saymak gerekir. Orhan Kemal, genelde Yaşar Kemal gibi, Çukurova insanını anlatmıştır. Ayrıca Refik Halit Karay’ın 1909’da yazdığı bir öykü dış tutulursa edebiyatımızda daha önce pek rastlanmayan fabrikadan, fabrika işçilerinin yaşantısından öykülerinde geniş olarak söz eder. Aziz Nesin ile Rıfat Ilgaz, yazdıkları gülmece öykülerinde 2. Dünya Savaşı döneminin kıtlık yıllarını, sonrasındaki baskıcı dönemi öykülerinde alaysılı bir dille eleştirirler.
Eğitimde fırsat eşitliğinden yararlanarak kentlerdeki halk çocuklarının okuma olanağı elde etmelerine Köy Enstitüleri’nin açılmasıyla köy çocukları da katılır. Böylece köy ile köylü, içinden yetişenlerin gözünden, dolaysız olarak anlatılmaya başlar. Bu anlatılarda gelenek göreneklerin baskısı, bağnazlıklar, kör inançlara bağlı yoksul, geri bir yaşamın tüm gerçeklerinin açığa çıktığı görülür.
Mahmut Makal’ın 1950’de yayımlanan Bizim Köy kitabının ardından köy kökenli öteki Enstitülü yazarların köy gerçeklerini çarpıcı bir biçimde ortaya koyan kitapları çıkar. Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mehmet Başaran, Dursun Akçam köy kökenli yazarların başlıcaları arasında yer alır. Onların anlattıkları öykücülüğümüze pek bilinmedik yeni bir açılım kazandırmıştır.
Türk Dil Kurumu’nun kurulmasıyla dil özleşmesinin başlaması edebiyatımıza dil ve anlatım açısından bir yalınlık kazandırmıştı. İlerleyen yıllarda bu özleşme hareketi Ataç’la (Nurullah) daha da etkin olur. Öykücülüğümüzü anlatım yönünden besler.
Milli Eğitim Bakanlığı’nca klasiklerin yayımlanışı yazarlarımıza düşüncelerini geliştirme bakımından bir kazanç sağladığı gibi yabancı edebiyatları da tanıma olanağı vermiştir. Bu arada çağdaş Fransız, Alman, Amerikan edebiyatlarından yapılan çeviriler, yazarlarımızı etkisi altına almakta gecikmez. Bütün bunlar, öykücülüğümüze hem biçim hem de öz açısından yenilikler, atılımlar yapma gücünü kazandırmış, yazarların görüş açılarını genişletmiştir.
Çıkışlarıyla 1940 Kuşağı ardılı görünseler de gerçekliği derinlemesine ele alışlarıyla anlatım özellikleri ve yeni yazış teknikleriyle Vüs’at O. Bener, Nezihe Meriç, Feyyaz Kayacan, Bilge Karasu’yu 1950 Kuşağı’nın öncüleri olarak görebiliriz.
Nezihe Meriç’le birlikte, Suat Derviş’ten sonra ilk kez, kadın kahramanlar, kadın sorunları duyarlıklı bir anlatımla öykücülüğümüzde yer alır.
1950 Kuşağı öykücüleri, siyasal açıdan Demokrat Parti iktidarının baskıcı yönetimine karşı durarak edebiyatta da sığ gerçekçiliğe, basmakalıp anlatıma karşı çıktılar. Onlar daha derinlikli, çok boyutlu bir anlatımı içeren üst gerçekçi öğelerden de yararlanarak dilde ve anlatımda özgün biçimlere dayalı öyküler yazdılar.
Bunlara yeni anlatımcılar da diyebiliriz. 1960’larda dönüşüm sonrası yurt gerçeklerinin su yüzüne çıkmasıyla yeni anlatımcılar, anlatımlarını değiştirmeseler de içerik bakımından yurt ve insan gerçeklerinin ağırlıklı olduğu toplumsal konulara yöneldiler. Bu kuşağın başlıcaları arasında Demir Özlü, Ferit Edgü, Onat Kutlar, Adnan Özyalçıner, Orhan Duru, Erdal Öz, Demirtaş Ceyhun sayılabilir. Toplumla insan ilişkilerindeki sorunları yenilikçi bir anlatımla dile getiren dönemin öteki yazarlarının başlıcaları: Tahsin Yücel, Zeyyat Selimoğlu, Tarık Dursun K., Muzaffer Buyrukçu’dur.
1970 ve sonrasında konularını özellikle kadınların yaşamından alan, anlatımlarında kadın duyarlığının ağır bastığı bir dizi kadın öyküsü ve öykücüsünden söz edebiliriz. Eğitim ve öğretimle yaşamdaki kadın erkek eşitliği, kadın yazarlarımızı da yüreklendirerek öykücülüğümüzde söz sahibi olmalarını sağlamıştır. Öykülerinde insan ve toplum gerçeğini dile getiren kadın öykücülerimizin başlıcaları arasında: Leyla Erbil, Füruzan, Sevim Burak, Tomris Uyar, Sevgi Soysal, Nazlı Eray, Adalet Ağaoğlu, Feyza Hepçilingirler, Ayla Kutlu sayılabilir. Cumhuriyet öncesinde bir Halide Edip’in varlığı düşünülürse kadın yazarlar açısından kısa süredeki bu çoğalma, Cumhuriyet’in kadına, özellikle kadın – erkek eşitliğine verdiği değerin göstergesidir.
1971 muhtırası, öteki baskı dönemlerinde olduğu gibi, aydınlar arasında kültürel bir karşı koymaya neden oldu. Öykücülüğümüzde gerçekçi söylem büyük yoğunluk kazandı. 1970 sonrası öykücülüğümüzde çarpıcı gerçeklere yer veren Bekir Yıldız, Güneydoğu insanının kara yazgısını, aynı insanların Almanya’ya göçüşünde işçi olarak sömürülüşlerini anlatarak öykü coğrafyamızda konu ve içerik bakımından yeni bir açılım sağladı. Buna Osman Şahin’in Güneydoğu insanlarıyla Toroslar yöresindeki yörüklerin gerçeklerini anlattığı öyküleriyle Ümit Kaftancıoğlu’nun Doğu Anadolu insanını anlattığı öyküler eklenebilir. Almanya açılımı Fakir Baykurt, Yüksel Pazarkaya, Fethi Savaşçı’nın roman ve öyküleriyle sürer. Muzaffer İzgü, 1970 sonrası döneminin gülmece öyküleri yazarıdır. İzgü’nün öykülerinin en belirgin yanı, yaşadığımız toplumsal, siyasal, ekonomik, politik sorunlarla çelişkileri güncel olaylardan kaynaklanarak yansıtmış olmasıdır. Gülmeceden yararlanan bir başka öykü yazarımız da Sulhi Dölek’tir. Dölek, öykülerinin çoğunda siyasal, toplumsal ve politik açılardan yurt gerçeklerini, insan manzaralarını, eleştirel bir göz, alaysılı bir dille ele alır.
1980 Darbesi’nin baskıcı yönetimiyle kültürsüzleştirme politikası dolayısıyla öykücülüğümüz zamanla bir duraklama geçirmese de gerçekleri aktarmadaki coşkunluğu törpülendi.
Gene de 1980 ve sonrasında kitaplarını yayımlayan öykücülerimiz arasında toplumsal, siyasal gündemi öykülerine aktaran, bu gündemin toplumsal yaşamımızdaki, insanımızdaki yansımalarını anlatanlar da var. Bunlar hem biçim özellikleri hem de içeriğe verdikleri önemle önceki kuşakların öykü anlayışlarına kendi anlayışlarıyla yeni anlatım özelliklerini katarak öykücülüğümüzün gelişimini de sağlıyorlar. Bunların başlıcaları arasında Necati Güngör, Mustafa Balel, Oğuz Atay, Burhan Günel, Sevinç Çokum, Cihan Aktaş, Rasim Özdenören, Cemil Kavukçu, Ali Balkız, Dinçer Sezgin, Özcan Karabulut, Necati Tosuner, Suzan Samancı, Lütfiye Aydın, İnci Aral, Aslı Erdoğan, Nalan Barbarosoğlu, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Sema Kaygusuz, Jaklin Çelik, Ayfer Tunç, Seval Şahin, Orhan Pamuk, Ayşe Sarısayın, Hasan Özkılıç, Murat Yalçın, Behçet Çelik, Ahmet Büke ve Hatice Meryem sayılabilir.
Bugün de 1990 sonrası göz önüne alınırsa önemli öykücülerimiz var. Öykücülüğümüzün bir dönem girdiği bunalım dış tutulursa her yönüyle insanı topluma, toplumu insana anlatma geleneğinden yararlanıyor öykücülerimiz. Bu yüzden çağdaş öykümüz, romanımız dünya öykücülüğü içinde üst sıralardaki yerini, eskiden olduğu gibi, korumayı sürdürüyor.
Beş hececilerle, Faruk Nafiz, Orhon Seyfi Orhon’la başlayan Cumhuriyet dönemi şiirimiz, Nâzım Hikmet’in toplumcu gerçekçi şiiriyle başı çeker. Necip Fazıl Kısakürek şiiri ardından Fazıl Hüsnü Dağlarca şiiri ayrı bir dünya yaratır. Birinci Yeni’nin Orhan Veli ve arkadaşları Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat’la birlikte A. Kadir, Şükran Kurdakul, Rıfat Ilgaz, Ahmed Arif, Enver Gökçe gibi şairlerin oluşturduğu 1940 Kuşağı’nın toplumcu gerçekçi şiiriyle sürer. İkinci Yeni’nin şiirimize getirdiği imajiner yapıyla Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever işin başında yer alırlar. İlhan Berk, Ece Ayhan ayrı bir kulvarda koşar. Bu arada Metin Eloğlu, Can Yücel şiiri başka bir etkinlik taşır. Dünya görüşü bakımından ayrılsalar da Sezai Karakoç’un şiiri bu yapıyla ilintilidir.
İkinci Yeni şiirinin uzantısında kendilerine özgü bir hava yakalayan şairlerin başlıcaları arasında: Hilmi Yavuz, Ülkü Tamer, Özdemir İnce, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Süreyya Berfe, Egemen Berköz, Metin Altıok, Yaşar Miraç, Mustafa Köz, Enver Ercan, Hakkı Zariç sayılabilir.
1970 sonrasında özellikle Kemal Özer’le ikinci yeni şiir yapısı güncelleşen gerçekçi bir içerik kazanacaktır. Çağdaş şiirimiz, yapı ve içerik açısından insani ve güncel bakımlardan gelişimini sürdürmektedir.
Cumhuriyet dönemi kadın şiirimizi, Halide Nusret Zorlutuna ile Şukufe Nihal’in şiirleriyle başlatabiliriz. Şiirimiz 1950 Kuşağı’ndan Gülten Akın, Türkan İldeniz; 1960 Kuşağı’ndan Sennur Sezer, Melisa Gürpınar’la başlayan çoğalarak gelişen kadın şairlerin katkısıyla güçlenecektir. Bu şairlerin başlıcaları arasında: Mübeccel İzmirli, Gülsüm Cengiz, Arife Kalender, Nalan Çelik, Nilay Özer, Gonca Özmen, Birhan Keskin, Betül Dünder yer alacaktır. Kadın şairlerimiz, şiire yaşanılanların yanı sıra kadın yaşamından kaynaklanan yeni bir hava getirecek, sevgi ve barışın şiirlerini oluşturacaktır.
Bugüne gelindiğinde öykü ve romanımızda olduğu gibi şair kadınlarımız çağdaş şiirimizde en büyük pay sahibi olmuştur.
Sonuçta Cumhuriyet edebiyatı, öykücü, romancı ve şairleriyle Türkiye coğrafyasını bütünüyle havası, suyu tarihsel geçmişiyle ele almıştır. Gelenek görenekleriyle insanın duygu düşünceleriyle gündelik yaşamını yaşanılan siyasal, ekonomik, toplumsal gerçeğiyle yansıtmıştır.
100 Yılın Edebiyatı şiirde Nâzım Hikmet, romanda Yaşar Kemal’le yaygın biçimde dünya edebiyatına damgasını vurmuştur.
Orhan Pamuk’la kazanılan Nobel Edebiyat Ödülü, Türk edebiyatının varlığını daha geniş kesimlere ulaştırmıştır.
Edebiyatımızdaki asıl açılım, Cumhuriyet dönemiyle başlamıştır. Öykücülüğümüz, buna romancılığımızı da katabiliriz, Cumhuriyet’le birlikte İstanbul sınırlarını aşıp Anadolu’nun dört bir yanına yönelmiştir. Cumhuriyet edebiyatıyla birlikte insanımız, günlük yaşamıyla, günlük yaşamında karşılaştığı sorunlarla yer almaya başlamıştır. Bireyin kendi iç sorunları yanında toplumsal, siyasal, ekonomik sorunları da öykülerimizde sergilenir olmuştur. Cumhuriyet edebiyatı, öykücülüğümüze gerçekçi bir bakış açısı getirmiştir. […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku