Lozan Barış Antlaşması ile her şeyden önce Osmanlı Devleti’nin yüzlerce yıllık kapitülasyon bağımlılığına son verdik. Bu sayede siyasetten hukuka, ekonomiden eğitime; tam bağımsız, eşit, egemen, üniter ve laik bir devlet kurabildik. KAPİTÜLASYONLAR Osmanlı Devleti, 14. ve 15. yüzyıllarda ticareti canlandırmak amacıyla Venedik, Ragusa, Cenova, Floransa gibi İtalyan şehir devletlerine; 16. yüzyıldan itibaren de Fransa, İngiltere […]
Lozan Barış Antlaşması ile her şeyden önce Osmanlı Devleti’nin yüzlerce yıllık kapitülasyon bağımlılığına son verdik. Bu sayede siyasetten hukuka, ekonomiden eğitime; tam bağımsız, eşit, egemen, üniter ve laik bir devlet kurabildik.
KAPİTÜLASYONLAR
Osmanlı Devleti, 14. ve 15. yüzyıllarda ticareti canlandırmak amacıyla Venedik, Ragusa, Cenova, Floransa gibi İtalyan şehir devletlerine; 16. yüzyıldan itibaren de Fransa, İngiltere ve Rusya gibi büyük devletlere “kapitülasyon” adlı ayrıcalıklar tanıdı. Kapitülasyonlar sayesinde yabancı tüccarlar yerli tüccarlardan daha az vergi ödemelerine karşılık daha fazla ticari hakka sahip oldular. Kapitülasyonlar, Osmanlı’nın güç kaybettiği 17. ve 19. yüzyıllar arasında genişletilip sürekli hale getirildi. 1535’te Fransa’ya verilen kapitülasyonlar hükümdarların sağlığında geçerli olacaktı. Öyle de oldu. Ancak 1740’ta Fransa’yla imzalanan bir ahitnameyle kapitülasyonlar sürekli hale getirildi. 1580’de İngiltere’ye verilen kapitülasyonlar 1675’te kesinleşti, 1838’de genişletildi, 1861’de sürekli hale getirildi. İttihatçılar 1914’te kapitülasyonları tek taraflı olarak kaldırdı. Ancak 1918’de mütarekeden sonra kapitülasyonlar ağırlaştırılmış olarak geri geldi.
Osmanlı’nın yabancı ülkelere verdiği ticari kapitülasyonlar zamanla ekonomik, dini, hukuki, kültürel bir boyut kazandı. Öyle ki yabancılar; Osmanlı’da kendi mahkemelerini kurdular, buralarda kendi hukuklarını uyguladılar. Kendi dini kurumlarını kurdular, kendi okullarını açtılar. Yabancı şirketler özel ayrıcalıklara sahip oldular. Osmanlı, kapitülasyonlar nedeniyle bu yabancı mahkemelere, bu yabancı dini kurumlara, bu yabancı okullara, bu yabancı şirketlere müdahale edemez duruma geldi.
Atatürk, 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasında kapitülasyonların Osmanlı’yı nasıl bağımlı hale getirdiğini şöyle anlatmıştı: “Osmanlı Devleti, gerçekte ve fiili olarak bağımsızlıktan mahrum bir duruma getirilmişti. Gerçekten bir devlet ki kendi halkına koyduğu bir vergiyi başkasına koyamaz, gümrüklerini, vergilerini milletin ve memleketin ihtiyaçlarına göre düzenlemesi yasaktır. Ve bir devlet ki yabancılar üzerinde yargı hakkını uygulamaktan mahrumdur, böyle bir devlete bağımsız denilemez.”
Osmanlı’da kapitülasyonlar sadece karada değil, denizde de Türklerin elini kolunu bağlıyordu. Osmanlı kendi denizlerinde “kabotaj tekeline” de sahip değildi.
KAPİTÜLASYON BAĞIMLILIĞI
Osmanlı’da kapitülasyonların yarattığı bağımlılığın boyutlarını iyi anlamak için şu gerçekleri mutlaka bilmek gerekir:
1- Osmanlı’da bir yabancı ne yanlış yaparsa yapsın ülkeden çıkarılamazdı.
2- Yabancı okullar kontrol edilemezdi. Yabancılar istedikleri gibi eğitim öğretim yapardı.
3- Yabancılar, belediye temizlik işleri vergisi ile emlak vergisinden başka vergi vermezlerdi; bunları da eğer vermek istemezlerse zorla almak neredeyse olanaksızdı.
4- Yabancılardan yüzde 8’den fazla gümrük vergisi alınamazdı. Osmanlı Devleti’nin, gümrük tarifelerini özgürce belirleme yetkisi yoktu.
5- Yabancılar arasındaki davalar konsolosluk mahkemelerinde, Osmanlılar ile yabancılar arasındaki davalar -tercüman bulundurularak- Türk mahkemelerinde, hukuk davaları ise -tercüman bulundurularak- karma mahkemelerde görülürdü; karma mahkeme, konsolosluk tarafından gönderilen iki yabancı ve üç Türk hâkimden oluşurdu. Yabancıların davalarında tercüman bulundurulması zorunluydu. Yabancılar tercüman olmadan gözaltına alınamaz, sorgulanamaz ve tutuklanamazdı. Bir yabancının evine ve işyerine -tercüman olmadan- zabıta veya polis giremezdi.
6- Mahkûm yabancılar cezalarını kendi devletlerinin hapishanelerinde çekerler, daha doğrusu cezalarını çekecek diye serbest bırakılırlardı.
7- Yabancılara ait tebligat ancak konsoloslukları aracılığıyla yapılabilirdi.
8- Yabancı gemiler “ülke dışı” kabul edilir -tercüman olmadıkça- içlerine girilemez, araştırma ve inceleme yapılamazdı.
9- Devlet, istediği herhangi bir maddeyi devlet tekeli altına alamazdı.
10- Elçiliklerin kabul etmediği kanunlar yayımlanamazdı.
11- Yabancıların kendi postaneleri vardı. Buralara gelen çantalar açılamazdı.
12- Yabancı yaşamayan yerlerde bile yabancıların okulları, hastaneleri, kiliseleri vardı. Bu kuruluşlar belediye vergisi, emlak ve keyif verici maddeler vergisi ile ithal edecekleri ürünler için gümrük vergisi vermezlerdi.
13- Konsolosluklara girilemezdi. Konsolosluklarda çalışan herkes “ülke dışı” ayrıcalıklardan yararlanırdı.
Osmanlı’nın kapitülasyon bağımlılığını bu şekilde sınıflandıran Ali Naci Karacan, sonuç olarak şu değerlendirmeyi yapıyor: “Kısacası (Osmanlı’da) yabancı, para kazanır, vergi vermez, çalar, çırpar, iflas eder, hatta adam öldürür, fakat (başına) bir şey gelmezdi (hiçbir yaptırımla karşılaşmazdı).” (Ali Naci Karacan, Lozan, s. 119-121)
İSMET PAŞA’NIN KAPİTÜLASYON SAVAŞI
Lozan’a giden Türk heyetine verilen 14 talimat içinde kesinlikle taviz verilmeyecek iki konudan biri kapitülasyonlardı. (Diğeri, Ermeni yurdu kabul edilmeyecekti). Türkiye Lozan’da kapitülasyonların kayıtsız koşulsuz biçimde kaldırılmasını istedi.
Lozan’da kapitülasyonların görüşüldüğü ilk toplantıda İsmet Paşa şunları söyledi: “Türkiye bağımsız yaşamak isteyen, kuvvet ve kudretini ispat eden bir ülkedir. Biz senelerden beri bu uğurda çalıştık. Birçok tecrübeler geçirdik ve anladık ki kapitülasyonlar milli bünyemizin gelişmesine engeldir. Fakat şurasını da açıkça söyleyeyim ki, biz kapitülasyonları kabul etmediğimiz gibi, ismen ve şeklen aynı şey demek olan herhangi bir usulü de kabul etmiyoruz.” İsmet Paşa daha sonra Türkiye’de kapitülasyon rejimine gerek olmadığını da şöyle anlattı: “Bugün Türkiye’de kapitülasyon rejimi yoktur… Yabancı mal ve mülkü, yabancı hakları, Türkiye’nin genel kanunlarıyla teminat altındadır…”
İsmet Paşa’nın bu sözlerine, Fransız delegesi Barere, Lord Curzon’un gözlerinin içine bakarak şu yanıtı verdi: “Mademki kaldırılması isteniyor, demek ki kapitülasyonlar mevcuttur. Mevcut olmasaydı, burada müzakere etmezdik. Biz Türkiye’de kapitülasyonların yeni bir şekle girmesine, ıslah edilmesine taraftarız… Bunların yerine konacak başka bir idare tarzını münakaşaya hazırız.”
Bunun üzerine Lord Curzon söze karıştı: “Kapitülasyonlar iki tarafın ortak arzusu üzerine konulmuştur… Onun için diğer tarafın onayını almadan taraflardan biri bunu yalnız kendi reyiyle kaldıramaz” dedi. Curzon, daha sonra kapitülasyonların tarihinden söz ederek İsmet Paşa’ya şöyle seslendi: “Eğer kapitülasyon kelimesi hoş gelmiyor ve Türklerin milli onurunu kırıyorsa buna yeni bir şekil vermeye hazırız…”
Kapitülasyonların yeni bir adla ve yeni bir şekille devam etmesini isteyen Curzon’un bu sözlerine karşı İsmet Paşa açık konuştu: “Bağımsız bir devlet için kapitülasyon kesinlikle kabul edilemez. Kapitülasyonlar yerine yeni bir usulün sürdürülmesine gelince bizim davamız kesinlikle bu gibi sınırlamalara gelmez. Biz istiklalimizi, hürriyetimizi istiyoruz. Hiçbir sınırlama, hiçbir şekil, hiçbir imtiyaz kabul edemeyiz. Onun için bu komisyon ancak bu esas çerçevesinde müzakereye devam ederse katılırız.”
İsmet Paşa’nın bu kesin tavrı karşısında İtilaf Devletleri’nin delegeleri ne yapacağını şaşırdı. Fransa’nın diğer delegesi Mösyö Bompard ayağa kalkıp “Adli kapitülasyonlar olmadıkça Osmanlı İmparatorluğu’nda oturulamaz!” dedi. Zavallı Bompard, Osmanlı’nın küllerinden yeni bir Türkiye doğduğunun farkında değildi.
Bu konuşmalardan sonra İsmet Paşa ayağa kalkıp kapitülasyonların tarihini anlatan uzun bir beyanname okudu. İsmet Paşa, kapitülasyonları ve kapitülasyonların yerine konulacak başka bir şeyi asla kabul etmeyeceklerini söyledi. “Bir daha söylüyorum! Türkiye, kapitülasyonlar yerine hiçbir şekil, hiçbir sınırlama, hiçbir imtiyaz kabul edemez, etmeyecektir!” diye haykırdı.
Lozan’da İtilaf Devletleri, Türkiye’deki azınlıkların kapitülasyonlardan kaynaklı ayrıcalıklarının devam etmesini istiyordu. Lozan’da Lord Curzon, azınlıklar için üç istekte bulundu. 1. Genel af çıkarılması, 2. Para karşılığında askerlikten muaf olmaları, 3. Seyahat özgürlüğü… Curzon ayrıca Milletler Cemiyeti’nin azınlıkları kontrol etmesini de istedi. Bu istekleri reddeden İsmet Paşa da azınlıklar konusunda üç istekte bulundu. 1.Dış kışkırtmaların bitirilmesi, 2. Türk-Rum ahalinin mübadelesi, 3. Diğer azınlıklara, Türklerin vereceği haklarla yetinilmesi… İsmet Paşa, “Müslüman olmayan azınlıklara, ancak Avrupa devletlerinin kabul ettiği esaslara göre hak tanıyacağız” diyerek uluslararası azınlık hakları dışındaki eski ayrıcalıkları tanımadıklarını belirtti.
İtilaf Devletleri Lozan’da, Türkiye’deki azınlıkların ve yabancıların ayrıcalıklarının devam etmesi için -Osmanlı’da dinsel hukukun egemen olduğunu hatırlatarak- konsolosluk mahkemelerinin açık kalmasını ve Patrikhane’nin Medeni Kanun’la ilgili yetkilerinin devam etmesini istediler. Buna karşı Türk heyeti, yeni Türkiye’nin “laik”, “çağdaş” hukuku benimsediğini belirterek Türkiye’deki herkesin bu “tek hukuka” bağlı olacağını, bu nedenle yabancı mahkemelere ve Patrikhane’nin Medeni Kanun’la ilgili yetkilerine son verilmesini istedi.
Ayrıca İtilaf Devletleri, belirli bir süre Türkiye’de büyük şehirlerde bazı yabancı hâkimlerin görevlendirilmesini, yabancılara ait davalar söz konusu olduğu zaman istinaf hâkimlerinin çoğunun yabancılardan oluşmasını, hatta Türk adliyesine yabancı müşavirler atanmasını bile istediler. Türkiye bu istekleri de reddetti. Türkiye’deki herkesin tek bir laik hukuka bağlı olmasını istedi.
İtilaf Devletleri, özellikle Fransa, Türkiye’deki yabancı şirketlerin eski ayrıcalıklarının sürmesini isterken Türkiye, Türk kanunlarına göre kurulan bu şirketlerin “Türk şirketi” olduğunu ileri sürerek buna karşı çıktı. Türkiye yabancı şirketlere yeni ayrıcalıklar vermeyi kabul etmedi.
TAM BAĞIMSIZLIK
Özellikle adli (hukuki) kapitülasyonlar konusundaki anlaşmazlık nedeniyle Lozan görüşmeleri kesildi. Birkaç ay aradan sonra görüşmeler tekrar başladı. Sonunda 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’nın 28. maddesi ile kapitülasyonlar tamamen kaldırıldı. Böylece dinsel temelli çok hukuklu sistem yerine din ve ırk farkı gözetilmeksizin bütün Türk yurttaşlarının aynı laik/çağdaş tek hukuka bağlı olmaları sağlandı.(Md.39). Böylece konsolosluk mahkemelerine ve Patrikhane’nin idari ve medeni kanunla ilgili hukuki yetkilerine son verildi. Bu arada Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlık için tanıdığı uluslararası hukuktaki azınlık haklarını Yunanistan’ın da kendi topraklarındaki Müslüman azınlığa tanıması sağlandı (Md. 45). Böylece Batı Trakya Türklerinin hakları da güvenceye alındı.
Türkiye Lozan’da, Türkiye’deki herkese -dünyadaki diğer uygar ülkelerde olduğu gibi- din ve ırk ayrımı gözetmeden laik, çağdaş tek bir hukuk sistemi uygulayacağını, bu nedenle Türkiye’deki yabancıların ve azınlıkların da bu tek (laik) hukuka bağlı olmaları isteğini, uzun bir mücadeleden sonra –bazı koşullarla- kabul ettirdi. Buna göre, Türkiye, hukuk sistemini modernleştirirken –bu sürece hiçbir şekilde müdahale etme hakkı olmayan- belirli sayıda tarafsız hukukçu -5 yıl boyunca- yapılan yenilikleri gözlemleyecekti. Böylece Türkiye, hem yargı bağımsızlığını korumuş olacak hem de bu süreci son derece şeffaf yürütmüş olacaktı. Türkiye Lozan’da, Türkiye’deki azınlıkların uluslararası hukuktaki azınlık haklarını kabul etti. Ayrıca –Türkiye’de laik-çağdaş hukuk kurullarının uygulanmasına kadar- azınlıkların “gelenek-görenek hukukunu” da tanıdı. Türkiye, Lozan sonrasında çok istediği laik, çağdaş hukuk kurallarını kabul etti. 1926’da Türk Medeni Kanunu’nun kabul edilmesinden sonra Türkiye’deki azınlıklar, Lozan’daki azınlık haklarından vazgeçerek, Türkiye’deki tek hukuka (laik hukuka) bağlı olmayı kabul ettiler. Böylece Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve hukuk birliği sağlandı.
Lozan’da yabancı şirketlere yeni ayrıcalıklar verilmedi. Ayrıca Lozan’da kapitülasyonlar kaldırıldığı için de daha sonra ayrıcalıklı yabancı şirketler satın alınıp millileştirilebildi. Lozan’da kapitülasyonlar kaldırıldığı içindir ki Türkiye Lozan’da kararlaştırılan 5 yıllık geçiş süresinin ardından 1929 yılından itibaren gümrük tarifelerini belirleyebildi. Lozan’da kapitülasyonlar kaldırıldığı içindir ki Türkiye içerideki yabancı okulların kontrolünü ve denetimini sağladı. Lozan’da kapitülasyonlar kaldırıldığı içindir ki Türkiye yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip olabildi; kendi madenlerini kendisi çıkarıp işleyebildi. Türkiye Lozan’dan önce Osmanlı döneminde ayrıcalıklı yabancı şirketler cenneti gibiydi; her şey; sanayi yatırımlarının çoğu, bankalar, limanlar, tersaneler, su, hava gazı, elektrik şirketleri, tütün ve madenler yabancıların kontrolündeydi. Türkiye Lozan’da kapitülasyonları kaldırarak yabancı yatırımlar konusunda da tamamen bağımsız karar verme hakkına sahip oldu. Türkiye Lozan’da kabotaj hakkını da elde etti. Böylece denizlerde de bağımsızlık sağlandı.
Sonuçta Türkiye, Lozan’da kapitülasyonların kaldırılmasıyla Osmanlı’nın yüzlerce yıllık tüm bağımlılıklarından kurtuldu; “tam bağımsız” ve “laik”, “çağdaş” Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri Lozan’da atıldı.
Not: Lozan Barış Antlaşması hakkındaki tüm ayrıntılar için bkz. Sinan Meydan, LOZAN, Onurlu Barış, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2024.
“17 Kasım 1922 günlü resmi bir telgrafın ilk cümlesi şu idi: Vahdettin Efendi, bu gece saraydan kaçmıştır.” (M. Kemal Atatürk, Nutuk) Son Padişah Vahdettin, 17 Kasım 1922’de, İstanbul’u işgal altında tutan İngiltere’ye sığınarak Türkiye’den kaçtı. II. Mehmet (Fatih) 1453’te İstanbul’u fethetmişti. VI. Mehmet (Vahdettin) ise 1922’de İstanbul işgal altındayken İstanbul’u işgal edenlere sığınıp kaçtı. İNGİLİZ GEMİSİYLE KAÇTI […]
Devamını Oku
Atatürk’ün Cumhuriyeti’ne sahip çıkmak; meclis üstünlüğüne, ulusal egemenliğe, laik hukuka, demokrasiye, fırsat eşitliğine, tam bağımsızlığa, ulusal bütünlüğe, kadın haklarına, uygar yaşama sahip çıkmaktır. Atatürk’ün Cumhuriyeti’ne sahip çıkmak geçmişe saplanıp kalmak değil, akılla, bilimle aydınlık geleceğe yönelmektir. 1923 yılında Türkiye’de cumhuriyeti ilan etmek hiç de kolay değildi. Aydınlanma ve Sanayi Devrimlerini yapamamış, yüzde 90-95’i okur-yazar olmayan, […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku