Furuğ’u anlatmaya nereden başlamalı sorusuna verilecek en isabetli yanıt isyandan olmalı sanırım. İsyandan başlamalı, çünkü Furuğ kendi varlığını yeniden inşa etmek için bütün tehditlere karşı bir isyan bayrağı dalgalandırarak zorlu bir yolculuğa çıkar, modern İran şiirinin göğünde müthiş bir hızla yükselir, o güne kadar eşi görülmedik bir aydınlık yaratır. Tahran’da 1934 Aralık’ında dünyaya gelen Furuğ, […]
Furuğ’u anlatmaya nereden başlamalı sorusuna verilecek en isabetli yanıt isyandan olmalı sanırım. İsyandan başlamalı, çünkü Furuğ kendi varlığını yeniden inşa etmek için bütün tehditlere karşı bir isyan bayrağı dalgalandırarak zorlu bir yolculuğa çıkar, modern İran şiirinin göğünde müthiş bir hızla yükselir, o güne kadar eşi görülmedik bir aydınlık yaratır. Tahran’da 1934 Aralık’ında dünyaya gelen Furuğ, 1967 yılında talihsiz bir trafik kazasıyla bu dünyadan göçüp gider.
İran’da şiiriyle zihinlere kazınan bu güçlü şair, verdiği özgürlük mücadelesiyle de bir sembole dönüşür, başta kadın hareketleri olmak üzere, bütün özgürlük hareketlerinin bayrağı olur. On sekiz, on dokuz yaşında bir yük uçağına binip tek başına İtalya’ya giden Furuğ, dünyaya, hayata, sanata karşı doyurulmaz bir açlık içindedir. Bu gözü doymaz merak, onu hem cesaretlendiren hem öncü yapan temel etkenlerdendir. İtalya’da yedi ay içinde İtalyancayı öğrenip çeviriler yapacak düzeye gelen Furuğ, yine bir dönem yaşadığı Almanya’da da Almancayı öğrenecektir. Her iki yurt dışı tecrübesinde de yalnızdır ve kendi başının çaresine bakacak ekonomik imkânı da yine kendisi şiirleri, yazıları ve çevirileriyle yaratır. Kuş Sadece Bir Kuştur şiirinde dile getirdiği gibi mavi anları çılgınca denemektedir:
“kuş havada
tehlike ışıklarının üstünde
bihaberliğin irtifasında uçuyordu
ve mavi anları
çılgınca deniyordu
kuş, ah, sadece bir kuştu”
Şiiri, hayattan yüce bir yere koyar Furuğ, Babasına yazdığı mektuplardan birinde “Şiir benim tanrım, yani ben şiiri o derece seviyorum.” der.
Furuğ’u anlatmaya isyanla başlamak gerek demiştim. En başta babasına isyan eder, ataerkil yapıya isyan eder, riyakârlığa isyan eder. Bu, kendi varlığını toplumsal tabulara, kurallara, maskelere feda etmemek için son gücüyle çabalayan kadının isyanı büyüdükçe büyür. Bu bir varoluş sorgulamasıdır artık. Onun isyanı daha çok kesin olan değişmezlerin algılanışındaki riyakârlığadır. Bir mektubunda yapmaya çalıştığını şu cümlelerle ifade eder:
“Beni yoran ve perişan eden, yaşam baskısına, çevre baskısına ve ellerimi ayaklarımı bağlayan zincirlerin baskısına tüm gücümle direnmeye çabalıyordum. Ben bir kadın yani bir insan olmak istiyordum. Benim de nefes almaya, haykırmaya hakkım olduğunu söylemek istiyordum.”
Denilebilir ki Furuğ toplumla çatışmalarının kaynağını çözmek için kendi içine doğru bir kazı çalışması yapar. Bu kazı çalışması onun hem kendi benliğini daha çok tanımasına olanak sunar hem de toplumun törpüleme, biçimlendirme, kendine uydurma refleksleriyle mücadele etmesini sağlar. Sonunda toplumun sürekli bünyesinden atmaya çalıştığı, çatıştığı bir özneye doğru evrilir Furuğ. Bu da elbette onu hem kendi zamanında hem de ölümünden sonra bir efsaneye dönüştürür.
Furuğ’un, şiir yazmak ve bildiği doğruyu hiçbir kurala, kaideye bağlı kalmaksızın dillendirme özgürlüğünden vazgeçmemek için ödediği bedeller ağır bedellerdir. Kimi zaman ruhu bu bedelleri ödemekten yorulur, psikiyatri kliniklerinde alır soluğu yahut da evlilik kurumuyla uyuşmazlığının bedelini kendi çocuğunu ömrü boyunca görmekten alıkonularak öder.
“İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına” şiiri, bu zorlu mücadelenin sonucunda Furuğ’un içine düştüğü ruh halini son derece çarpıcı bir biçimde yansıtır:
“ve bu, benim
yalnız bir kadın
soğuk bir mevsimin başlangıcında
yeryüzünün kirlenmişliğini
ve gökyüzünün yalın, kederli umutsuzluğunu
ve bu beton ellerin güçsüzlüğünü
anlamanın eşiğinde”
Furuğ’un yolculuğu tekildir; ancak bu yolculukta onu en çok besleyen, kendisini daha çok tanımasını sağlayan kişi hayatının aşkı olan İbrahim Gülistan’dır. Furuğ’un yazdığı şiirin hem biçimsel hem içeriksel serüveni bu aşk ilişkisiyle beraber bambaşka bir hal alır. 1963’te yayımlanan ve
“tüm varlığım karanlık bir ayettir benim
seni
kendinde tekrarlayarak
yeşermenin ve çiçeklenmenin sonsuz gün doğumuna götürecek.
ben bu ayette senin için ah çektim, ah!
ben bu ayetle
ağaçla ve suyla ve ateşle birleştirdim seni” dizeleriyle açılan, Gülistan’a adanan Yeniden Doğuş kitabı, Furuğ’u Furuğ yapan kitaptır denebilir. Furuğ’un birlikte geçirdikleri ciddi bir trafik kazasından sonra “Eğer ona bir şey olsaydı kendimi öldürürdüm.” diyecek kadar aşkla bağlandığı kişidir Gülistan. Ancak Furuğ, uğruna ölmeyi göze aldığı adam için kendini öldürmeyi de göze alır ve buhranlı aşk kavgaları sonrasında intihar girişimlerinde de bulunur.
Yeniden Doğuş’la beraber kendi sesini bulan, son derece yenilikçi şiirleriyle Furuğ, yalnızca edebi anlamda yeniden doğmamıştır kanımca; hayatı, insanı anlamakta geldiği aşamayla da yeniden doğmuştur. Denilebilir ki onun var oluşu ve Tanrı’yı anlama çabalarının da bir ürünüdür bu ad. Furuğ, yeryüzünden yalnızca bedenin göçüp gideceğine inanır artık, ruh ölümsüzdür, hep yeniden doğacaktır.
Furuğ’un bütün şiir kitaplarının adları onun hem toplumsal hem sanatsal evrimini göstermesi açısından işaretler taşır gibidir. İlk şiir kitabının adı Tutsak, onun toplumla, aileyle, kurallarla bağlanıp kendisi olamadığı, ama bireyliğini kazanmak için verdiği savaşımı anlatır sanki. Sonra bu savaşımda karşısına çıkan duvarları imler gibi ikinci şiir kitabının adı Duvar çıkar karşımıza. Üçüncü kitabı İsyan, bu duvarları ancak isyanla yıkabileceğini, tutsaklıktan ancak böyle çıkabileceğini gören bir kadının hayranlık uyandıran sıçrayışını gözler önüne serer. Ve ilk üç kitabının birbirine yakın aralarla çıkmasından sonra altı, yedi yıllık bir aranın ardından kendini doğurmuş bir kadın olarak şiir göğünde yükselir Furuğ: Yeniden Doğuş. Hayattayken gördüğü kitapları bunlardır. Furuğ’un ölümünden kısa zaman önce yazdığı, kitaplaşamamış şiirleri dostlarının çabasıyla İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına adıyla kitaplaştırılır.
Furuğ’u anlatmaya nereden başlamalı sorusuna verilecek en isabetli yanıt isyandan olmalı sanırım. İsyandan başlamalı, çünkü Furuğ kendi varlığını yeniden inşa etmek için bütün tehditlere karşı bir isyan bayrağı dalgalandırarak zorlu bir yolculuğa çıkar, modern İran şiirinin göğünde müthiş bir hızla yükselir, o güne kadar eşi görülmedik bir aydınlık yaratır. Tahran’da 1934 Aralık’ında dünyaya gelen Furuğ, […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku