Cenk Gündoğdu
Tüm Yazıları
Sevgili Enver Gökçe
Ana Sayfa Tüm Yazılar Sevgili Enver Gökçe

Burhaniye’den, zeytin ağaçlarının altından sesleniyorum sana. Bu yaz çok sıcak geçti ve yağmur, neredeyse hiç yağmadı. Şimdi güz gerginliği sürüyor. Sabahları soğuk. Öğlen parklarda, bahçelerde, sokaklarda ve kıyılarda güneşe koşuluyor. Akşam oldu mu kasaba terk edilmiş gibi yapayalnız, ortalarda pek kimse yok bacalardan çıkan dumanları hesaba katmazsak çünkü günler kısaldı. Evet, kısa bir ömür gibi […]

Burhaniye’den, zeytin ağaçlarının altından sesleniyorum sana. Bu yaz çok sıcak geçti ve yağmur, neredeyse hiç yağmadı. Şimdi güz gerginliği sürüyor. Sabahları soğuk. Öğlen parklarda, bahçelerde, sokaklarda ve kıyılarda güneşe koşuluyor. Akşam oldu mu kasaba terk edilmiş gibi yapayalnız, ortalarda pek kimse yok bacalardan çıkan dumanları hesaba katmazsak çünkü günler kısaldı. Evet, kısa bir ömür gibi şimdi burada zaman. Birdenbire akşam oluyor. Birdenbire kör karanlık her yer. Evlerde çay, çorba var ama yoksulluk bildiğin gibi senin anlattığın gibi senin yaşadığın gibi. Ona girmeyeceğim çünkü hiçbir şey değişmedi. Her şey çok daha kötü ve çok daha acımasız. Yaz, kış nefes almak için yüzümüzü döndüğümüz deniz; -tıpkı şiirlerin gibi dememe izin ver- burada bu aralar hep dalgalı, hep öfkeli; ve toprak, hâlâ yağmur yüzü görmedi. Bu mevsimde yağmurların arkası kesilmezdi birkaç seneye kadar. Şimdi yağmurlar kesildi. Zeytinlerle ilgili ilk bilgim şu idi: Zeytin, yağmur yağmadan toplanmaz. Her sene yağmur yağdıktan bir zaman sonra zeytinleri toplardı köylüler çünkü o yağmurlarla zeytinler yağlanır, zeytinler irileşir, zeytinler zeytin olurdu. Bu sene zeytinler, yağmursuzluktan gelişemedi, olamadı. Hemen hepsi, birer boncuk tanesi kadar ve yüzleri kederden buruşmuş, ömrü sıkıntıyla dolmuş o çok iyi bildiğin insancıklar gibi küçülmüş, ufalmış kalmış. 

Birazdan oturduğum yerden kalkıp kavurucu yazı ağaçlarda büyümeden bekleyen zeytinleri toplamaya devam edeceğim. Asırlık ağacın tepesine çıkınca karşımda Kazdağları’na bakıyorum. Aslında bakmaya utanıyorum. Çünkü maden çıkarmak için bir milyon ağaç kesilmeye başlandı. Bir milyon. Söylemesi çok kolay ama bir milyon nefes alan, nefes aldıran ağaç. Bir milyon. Soluğumuzu kesiyorlar. Ümüğümüzü sıkıyorlar. Nefesimizi çalıyorlar. Kazdağları’nın o yemyeşil ağaçları tüm Körfez’e oksijen olan ağaçları, bir cengiz oyunuyla holdinglere bırakılıyor. Hayatın her alanından kovulmuş biri olarak bugün bizim kovulmuşluğumuzu yani dövülmüşlüğümüzü, sürülmüşlüğümüzü çok iyi anlarsın diye düşünüyorum.

Sana güzel haber vermek isterdim ama canımız yanıyor. Her yerden canımızı yakıyorlar. Bizi soluksuz bırakmak için her şeyi yapıyorlar. İşte şu karşı dağlarda dün yaşayan ağaçlar, bugün kolu kanadı kesilmiş ve hepsi birer odun olmuş halde üst üste dizili yatıyor. Dün coşkuyla yaşayan insanlar bugün birkaç yüzyıl yaşamış kadar yorgun, bıkkın. 

Senin bir tek gözle gördüğün Ankara’da geçti çocukluğum benim. Onlarca, belki yüzlerce kez bindiğim otobüslerin durağı Dil Tarih Coğrafya Fakültesi bahçesine bakardı; ve hep ilgimi çekerdi Dil Tarih çünkü ne zaman bir haksızlık olsa bir yerde, Dil Tarih önünde o haksızlığa karşı duran bir gençlik mutlaka ama mutlaka olurdu. O gençler ki hepimizin vicdanı olurdu. Senin gençliğin de o bahçede geçmiş. Muhtemelen aynı yoksul mahallelere giden, gelen o otobüslere senden sonra bindim, indim. O yoksul mahallelerin görmediği fukaralığı sen gördün ki fukaralığın belgesine sahip idin. Bildiğim, duyduğum, okuduğum başkaca bir şair yok fukara kâğıdı olan. 

Senin Fakültenin Önü şiirini de belki Sıhhıye Köprüsü üstünden baktığım okulunu ve Abdi İpekçi Parkı’nı gözümün önüne getirerek hep Dil Tarih günlerine yordum: 

“Fakültenin yanı demirden köprü

Fakültenin önü bir sıra kavaktı

Biz bir garip yiğit kişiydik 

Bütün hürriyetler bizden uzaktı” 

Dedim ya çocukluğum Tuzluçayır’da geçtiği için politik olan her şey içimizdeydi. Ve Alevi-Bektaşi kültüründen gelince politik olana maruz kalmaktan çok doğal olarak saz ve sözle doldu kulağımız, bağrımız. Yazılı olanla karşılaşmadan önce yüzlerce, binlerce kez türküler geçti içimizden biz türkülerin içinden… Özellikle içine doğduğum kültür ve çevre dolayısıyla adını elbette duydum. Birkaç şiirini de okudum ama asıl karşılaşmamız şiire gönül verip şairlerin izini sürmeye başladığımda oldu. Sanırım Ahmed Arif ile peş peşe okudum. Kısa, etkili kesik kesik dizelerle kurulu şiirin bana hep o uzak olmadığım türküleri çağırdı, türkülerle bir Anadolu’yu. 

Bugün yaşasaydın eminim burada olurdun yani ağaçları öldürüp ormanı şantiye alanı ilan edenlere karşı ya da Kurtuluş Parkı’nda Somalı madencilerin yanında ya da kapatılan Açık Radyo’nun sesi olarak radyo bahçesinde, ataması yapılmayan öğretmenlerin eyleminde, kayyum atanan belediye önünde…. Ama ille de kavga derdin, hayatın gibi sahtelikten uzak net ve sert şiirlerinle dün olduğu gibi bugün de seslenirdin: 

“Sana selam olsun

Sürgünler, mahkumlar, hastalar

Alacağın olsun

Seni İstanbul seni

Seni Bursa, Çankırı, Malatya,

Sizlere selam olsun üniversiteler!

Öğretmenleri alınmış kürsüler,

Öğretmenler

Sizlere selam olsun

Hürriyeti yazan eller, dizen eller

Sizlere selam olsun makineler

Entertipler, rotatifler, bobinler

Bu gülünç, aşağılık,

Namussuz şeyler dışında,

Sana selam olsun

Zincirin zulmün kar etmediği,

Kırbacın kar etmediği

Büyük tahammül!

Gel günlerim gel de dol!

Gel Aydınlım, İzmirlim,

Gel aslanım Mamak’tan

Erzincan’dan, Kemah’tan

Düşmanlar selam ister

Gözden, gezden, arpacıktan”

 Özellikle şunu söylememe izin ver: 1940 Kuşağı şairleri arasında, o Acılı Kuşak’ta yani “Fedailer Mangası”nda değil de başka bir dönemde yaşayıp yazsaydın sadece bir toplamdan, genel bir değerlendirmeden daha çok Enver Gökçe olarak hatırlanıp konuşulup anılacaktın. Açıkçası sana en büyük haksızlığın bir dönemin genel eğilimi ve sesi içinde bakmak olduğunu düşünüyorum. Şu ana kadar da bu bakışın değişmediğini de üzülerek söylemek istiyorum. Oysaki 1940 Kuşağı’nın genel eğiliminden ayırarak şiirlerin üzerine konuşmayı hak eden özgün, kendine ait, şahsiyet sahibi bir şiire, sese sahipsin. Bu toplu bakış yüzünden bahtın siyah kaldı. Şiirini; sadece ve sadece horlanmışların, örselenmişlerin, zulme uğramışların, haksızlık karşısında sesi olmakla ilişkilendirerek açıklamak sana en büyük haksızlık oldu. Oysaki Divan şiirinin sesi ve ritmi de halk şiirinin özgünlüğü de modern şiirin şehirle ilişkisi de sende vardı. Kabul, yaşadığın hayat daha başka şiir yazmana izin vermedi. Başka türlü bakmana müsaade etmedi ama bugün belki de o yaşadığın hayat, söylediğim bağlamda şiirinin de bahtının olduğu gibi siyah kalmasına sebep oldu. 

Zeytinlerle başladık zeytinlerle bitirelim. Şimdi tüm bunları unut. En iyisi ben sana zeytin kurup yollamak isterdim. Zeytin sever misin? Dağlardan tepelerden topladığım, bana sabrı, bana olmayı, bana pişmeyi, bana tuzla onarılmayı, bana emeği, bana değeri hatırlatan zeytini… Bana en çok da Lorca’yı duyuran zeytin, sana kimi duyurdu? Neruda’yı ilk kez çevirmiş bir şair olarak Lorca’nın Atlının Türküsü’nü elbette bilirsin:

“Kurtuba

Uzakta tek başına

Ay kocaman at kara

Torbamda zeytin kara

Bilirim de yolları

Varamam Kurtuba’ya

Ovadan geçtim yel geçtim

Ay kırmızı at kara

Ölüm gözler yolumu

Kurtuba surlarında

Yola baktım ama yol uzun

Canım atım yaman atım

Etme eyleme ölüm

Varmadan Kurtuba’ya

Kurtuba

Uzakta tek başına”

Sevgiyle

Yazarın Diğer Yazıları
Sevgili Enver Gökçe

Burhaniye’den, zeytin ağaçlarının altından sesleniyorum sana. Bu yaz çok sıcak geçti ve yağmur, neredeyse hiç yağmadı. Şimdi güz gerginliği sürüyor. Sabahları soğuk. Öğlen parklarda, bahçelerde, sokaklarda ve kıyılarda güneşe koşuluyor. Akşam oldu mu kasaba terk edilmiş gibi yapayalnız, ortalarda pek kimse yok bacalardan çıkan dumanları hesaba katmazsak çünkü günler kısaldı. Evet, kısa bir ömür gibi […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku