Ha açtı ha açacak fidanların heyecanını taşıyarak gelecek güzel günleri beklediğim bir bahçeydi 90’ların ODTÜ’sü. Derslerle yüklü günlerin ardından, ODTÜ’de birinci sınıf olmanın ve bu nedenle aslında çok büyüdüğümüzü sanmanın gururu içerisinde her akşam yukarı doğru uzanan arka kapı yokuşundan çıkar, 1980 müdahalesinin son gölgesi olan jandarma karakolunun yanından geçerek evlerimize dönmeye koyulurduk. Kimi zaman […]
Ha açtı ha açacak fidanların heyecanını taşıyarak gelecek güzel günleri beklediğim bir bahçeydi 90’ların ODTÜ’sü. Derslerle yüklü günlerin ardından, ODTÜ’de birinci sınıf olmanın ve bu nedenle aslında çok büyüdüğümüzü sanmanın gururu içerisinde her akşam yukarı doğru uzanan arka kapı yokuşundan çıkar, 1980 müdahalesinin son gölgesi olan jandarma karakolunun yanından geçerek evlerimize dönmeye koyulurduk. Kimi zaman yağmur altında topak topak çamurlara bata çıka, kimi zaman da buz gibi Ankara rüzgârında üşüyerek aynı semtin yollarında yarenlik eden bir avuç taze fidan, “parlak yıldızlardık o zaman”. Ender de olsa Ankara kışının paha biçilemez güneşine denk gelmek bir lütuftu hepimiz için. Hele Gamze’nin ders bitim saatine denk gelerek beraber yürüdüğümüz günlerde, o güneş bir başka parlardı üzerimize. Bu günlerden her biri onun ışığının parlaklığını tatmak için bir fırsattı çünkü; sarı saçlarının ve gülümsemesinin yaydığı ısı, başka herhangi bir güneşin varlığını bana unuttururdu. Ne var ki, Ankara’nın kış güneşi gibi, Gamze’nin o parlak ısısı da bana kadar ulaşmaz, henüz lisenin etkisinden kurtulamamış toy halimle havadan sudan açtığım her konu Gamze’nin durgun yeşil gözlerinde yitip giderdi. Eve vardığımda, onun o tatlı kendine dönük kabuğuna bir kez daha nüfuz edememiş olmamın yetersizliğiyle hayıflanırdım. Tüm çabalarıma rağmen kilidi hiçbir anahtar açmıyor, onun ulaşılmazlığı her yeni gün içimi tekrar tekrar gıdıklıyordu. Bizi gözlemleyen yürüyüş arkadaşımız Mustafa, beraber aldığımız matematik derslerinden esinlenerek bana “etkisiz eleman” lakâbını takmıştı. Gamze’nin yanında bir sıfırdan farksızdım gruptaki herkesin gözünde.
Bütün bir kış, kâh ufak bir gülümsemesinden umutlanarak kâh verdiği bir cevapta derin anlamlar arayarak evlerimize yürüye yürüye sonunda baharı getirdik. Günlerden bir gün her nasıl olduysa konu burçlara geldi ve Gamze’nin o kaskatı hali bir anda çözüldü ve kendimizi sular seller gibi akan bir sohbetin içinde bulduk. Annesinin, kardeşinin burcundan, onlarla nasıl anlaştığı ya da ne zaman anlaşamadığından, dolunaylardan ve güneş tutulmalarından bahsederken, bu sefer de ben dilim tutulmuş halde onu dinliyor, bugüne kadar süregelen sessizliğinden sıyrılarak dönüştüğü astroloji prensesini hayranlıkla izliyordum. Koçlar çok sabırsızdı; Balıklar duygusal, Boğalar sebatlıydı. Toprak grubunun ayaklarının yere basması çok takdir edilesiydi, oysa bir İkizler ya da Terazi’ye güvenmek ne kadar da zordu. Anlattıkları hakkında bir yorum yapamasam da anlıyormuş gibi görünüyor, ara sıra başımı sallıyor, cümleyi gülerek bitirdiğinde ben de gülüyordum. Evlere varmamıza az bir zaman kala benim burcumu bildiğini de laf arasında geçirince ansızın irkildim. Her nasıl olduysa doğum günümün farkındaydı demek ki. Ne var ki, içimdeki bu ışık çok uzun sürmedi. Kapısının önüne geldiğimizde gözlerini bir şekilde benden kaçırarak o günün veda cümlesini aramıza betondan bir duvar örercesine boşluğa bıraktı: “Ben Aslanlardan hiç hazzetmem.”
O günkü sohbetimize sevineyim mi, annemin beni ağustosta doğurduğuna hayıflanayım mı karar veremeden kendimi yatağıma attım. Doğrusu, Gamze’nin o güne kadarki soğukluğunu bu tek bir cümlesi açıklıyordu. Bir şekilde burcumu öğrenmiş ve beni bu süzgeçle elemişti. İşin güzel yanı ise, bunları anlatarak elime kendi kullanma kılavuzunu teslim etmiş olmasıydı. O an o toy aklıma çok parlak bir fikir geldi. Burçlar hakkında bilgilenerek kendi silahını ona karşı kullanacaktım. Ertesi günkü yürüyüşümüzde bana bir astroloji kitabı önermesini rica ettim. O da kendi okuduğu temel bilgiler kitabını bana ödünç verebileceğini söyledi ve sayfaları okunmaktan harap olmuş, kurşun kalemle altı çizilmekten bitkin düşmüş kitabını elime tutuşturdu. Hedefim belliydi artık. Yengeçler kendini nasıl ifade eder, Oğlaklar kimden hoşlanır, Yaylar sütlerini hangi sıcaklıkta içer, hepsini öğrenecektim.
ODTÜ’de artık kolumun altında astroloji kitabıyla dolaşıyor, fırsat buldukça hayatımdaki insanların özelliklerini kitapta arayıp buluyordum. Annemi, kesin doğum saatim için çok sıkıştırmama karşın ondan yalnızca öğle vakti olduğu bilgisini koparabilmem üzerine Mustafa’yı kolundan çekiştirerek doğduğum hastanenin kayıtlarını aramaya benimle gelmesine ikna ettim. Bendeki bu yeni ilgi ona tuhaf görünse de işin içinde Gamze hayranlığım olduğunu bildiğinden bıyık altından sırıta sırıta beraber gelmeyi kabul etti. Birkaç muhabbet sonrası bir şekilde konuşa konuşa bu hastalığı Mustafa’ya da bulaştırmayı başardım ve bir Aslan-Yengeç kardeşliği üzerinde inşa ettiğimiz burç sohbetlerimiz gitgide derinleşti.
Bahar Şenliği demek ODTÜ’de heyecan demekti, karınlarda kelebekler uçuşması, çimlerde sevdiğinin dizlerine uzanmak demekti. Mart ayına girmiş sokak kedileri gibi körleşmiş bir halde ODTÜ’deki bu ilk şenliğim yaklaşırken ne yapıp yapıp onu Gamzesiz geçirmemeliydim. Mustafa’ya çılgın planımı anlattım. Panayır alanına evdeki bilgisayarımı getirerek yüklediğim astroloji programıyla küçük bir ücret karşılığı isteyenlerin horoskopunu, yani doğum haritasını çıkaracak, yazıcıyla çıktısını alacak ve de doğum anındaki yıldızların kişiye kattığı burç karakterlerini yorumlayacaktık. Bir şekilde de Gamze standımıza gelecek ve ben de onu kendi silahıyla vuracaktım. Yaptığım plan Mustafa’nın pek aklına yatmasa da dostluğumuz hatırına razı oldu. Ulus yan sanayideki bir bez afişçiye telefonla sipariş vererek standımızın görünürlüğünü artırma kararı aldık. Panayırda ne şekilde harita yorumlayacağımızı en ince ayrıntısına kadar planladık ve o sene şenlikte dev bir konser verecek olan Haluk Levent’i bile düşünemez bir heyecanla bahar şenliğine gün saydık.
Şenliğin ilk günü geldi çattı. Afişi teslim almak için sabah Ulus’a vardığımızda yıldızların üzerimdeki lanetinin ilk şokunu yaşadık. Telefonda ne dediğimizi anlamayan bez afişçi, dev harflerle afişe HOROZ KOP ANALİZİ yazmıştı. Beynimden aşağı kaynar sular boşalırken gülmemek için kendini zor tutan Mustafa’nın ortamı yatıştırmasıyla afişi alıp doğruca ODTÜ’ye döndük. Şenlik panayırında kurduğumuz doğum haritası yorumlama köşesi, absürt afişiyle geçenleri kahkahaya boğuyor, biz de sanki espri olsun diye kasten o şekilde yazdırmış ayağına yatıyorduk.
İlk iki gün beklenen onur konuğu ortalarda gözükmedi. Üçüncü gün öğleden sonra, günün yorgunluğunu bir kahve alarak dağıtma ihtiyacı içindeyken, iki kız arkadaşıyla Gamze uzaktan beliriverdi. Göz göze geldik ve gerilmiş yüz ifadesinde, o benimle çok değerli burçlar alemi bilgilerini paylaşmışken, benim böyle saçmasapan bir afişle astrolojiyi nasıl ayağa düşürdüğümün hayal kırıklığını okudum. Dilim tutulmuş, basiretim bağlanmış halde kekelemeye başladım ve şu an tam olarak hangi cümlelerle olduğunu hatırlayamadığım, fakat özette haritalarını yorumlamayı teklif ettiğim kelimeleri bir araya getirmeyi başardım. Kız arkadaşları çoktan afişi parmakla gösterip kahkahalara boğulmuşlardı, Gamze ise gülmek ve öfkelenmek arasında gidip geliyordu. Kızlardan birisi, “Ay, çok tatlı, Gamze, hadi biz de baktıralım.” deyince, “Yok ya, benim bildiğim şeyler zaten.” diyerek renk vermeden ciddiyetini sürdürdü. Bana biraz cesaret gelmiş olacak ki, Gamze’nin ilgisini çekmeyi umarak, “Bugün doğum haritası yorumları Oğlak burçlarına ücretsiz.” diye üçüncü sınıf bir satıcı gibi ortaya atıldım. Kitabı o kadar çalışmama karşın Oğlakların ciddiyeti hakkında hiçbir şey öğrenmemiş olduğumu apaçık ortaya koyan bu hareket, artık Gamze’de nasıl kötü bir tat bıraktıysa, arkadaşlarına dönüp, “Ya boş verin, Aslan işte.” diyerek gergin bir gülümsemeyle yürümeye devam etti. Kıkırdayarak panayır kalabalığı arasında kaybolurlarken boğazıma oturan yumruyu zorlukla yutkundum. Arkalarından öylece bakakaldığımı gören Mustafa, elini omzuma atarken, benden öğrendiği tüm bilgileri sentezlercesine, “Boş ver abi, Oğlaklar zordur zaten.” diye beni teselli ediyordu.
O akşam bez afişimizi indirdik ve haftanın son iki günü panayıra gitmedik. Benden ses çıkmamasından endişelenen kadim Yengeç burcu dostum, kafamı dağıtmam gerektiğine kanaat getirerek panayırın son akşamı hiç halim olmamasına rağmen beni zorla Devrim Stadyumu’ndaki Haluk Levent konserine götürdü. Zıplayarak şarkılara eşlik eden binlerce ODTÜlü arasında boş bakışlarla kaderime lanet okuyor, belki de yıldızların Gamze’yle bana çizdiği geleceği olduğu gibi kabullenmem gerektiğine kendimi ikna etmeye çalışıyordum. O sırada bir bağrış çağrış arasında kopan büyük bir alkış sonrasında başlayan, gecenin en güzel şarkısına kendimi gözyaşları içerisinde teslim ettim:
Bir yarim olsun isterdim gözleri yeşil
Bir yarim olsun isterdim gül yüzü gülen
Onu çok sevmek isterdim delice sevmek
Peşinden koşup koşup sonunda almak
Ben sevmek, sevmek isterdim
Nerden bilirdim
Sevenler ağlarmış
Bahçelievler’de ikinci kattaki dairelerinin balkon demirlerine yaslanan Gülsüm, okullar yaz tatiline girdiğinden beri her zaman olduğu gibi yine İncedayı Apartmanı’nın girişini izliyordu. Bulundukları apartmanın bodrum dairesinden yayılan yemek kokuları, televizyondaki akşam haberlerine karışıyor, kapıcı Mustafa Amca’nın beş çocuğunun birbirinden ayrı gülüşleri o küçük mutfaklarının penceresinden taşan ışıkla iç içe geçiyordu. Bugün ikisi ip atlarken, biri […]
Devamını Oku
1986 yılının sonbaharıydı. Ankara ayazı, şehri daha ekimde esir almıştı. Atatürk Bulvarı’ndan kıvrılıp gelen rüzgâr, Cebeci’deki taş binaların yüzeyine sertçe çarpıyordu. Barış, yün yeleğinin içine saklanmış elleriyle ilkokulun bahçesinden sınıfına koşarken, aklında tek bir şey vardı: O kitap. Geçen hafta, öğretmeni kitaplık kuracaklarını duyurduğunda sınıfta coşkulu bir uğultu olmuş, herkes can ata ata evinden bir […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku