Hande Çiğdemoğlu
Tüm Yazıları
Püskül – Leksikon Öyküler 4
Ana Sayfa Tüm Yazılar Püskül – Leksikon Öyküler 4

Onu ilk kez gördüğümde vakit gece yarısını geçmişti. Sıradan, soğuk ve tekinsiz otobüs terminallerinden birinde çalışıyordum. Sadece bu ilde yaşayanların uğradığı, kalan yolcuların ihtiyaçlarını gidermek için bile otobüsten inmeyi tercih etmediği bir yer. O gece durum farklıydı. Otobüsten şoför ve muavinlerden sonra o indi. Ardından da bir sürü erkek yolcu. Üstelik bu kez sadece otobüsün […]

Onu ilk kez gördüğümde vakit gece yarısını geçmişti. Sıradan, soğuk ve tekinsiz otobüs terminallerinden birinde çalışıyordum. Sadece bu ilde yaşayanların uğradığı, kalan yolcuların ihtiyaçlarını gidermek için bile otobüsten inmeyi tercih etmediği bir yer. O gece durum farklıydı. Otobüsten şoför ve muavinlerden sonra o indi. Ardından da bir sürü erkek yolcu. Üstelik bu kez sadece otobüsün yanında sigaralarını içip uyku ve kir kokan otobüse dönmek yerine, içeri girdiler. Müşteriler çoğalınca patronun isteğiyle büroyu bırakıp sahibi olduğu diğer işyerine yani lokantaya geçtim. Mahmur bir sürü insan, gecenin o saatinde çorba, tost hatta ekmek kadayıfı siparişi verdi. O ise cam kenarındaki masada, yüzü karanlık geceye dönmüş öylece oturuyordu. 

Eprimiş beresinin altından beline, sarı örgülü bir halat inmişti sanki. Cansız, kirli ama o zamana kadar görmediğim gerçeklikte bir sarı. Kolları, üzerine büyük gelen montunun içinde kaybolmuştu. Arada bir cebinden peksimete benzeyen bir şey çıkarıp küçük ısırıklar alıyor, sonra tekrar yerine koyuyordu. Diğer masalar, yedikleri içtiklerinden, ayrıldıkları ya da varacakları yerlerden kopmuş, pejmürde haliyle bile güzelliği fark edilen bu kızı eksenlerine almıştı. Tanışık olanlar aralarında fısıldaşıyor, yalnızlar ise bakışlarındaki fütursuzluğu gizleme gereği duymuyordu. Çok güzeldi sahiden. Ben de dalmış olmalıyım. Patron koluma sertçe vurdu. 

“Git sor bakalım ne yiyecekmiş? Öyle boş boş oturacaksa gitsin otobüste otursun!” 

Koşar adım kızın yanına gittim. Elimdeki kalemi, adisyon kâğıdına dikerek “Buyurun, ne arzu edersiniz?” dedim. Sesim her zamankinden ince, kelimelerim her zamankinden kibar çıkmıştı. Gözlerini camdan çevirip yüzüme baktı. Mavi, gri, yeşil ve bilmediğim onlarca rengin, içinde birleştiği bir çift göz. Hayatımda gördüğüm en güzel gözler, hayatımda gördüğüm en güzel yüze yerleşmişti. Midemden kalbime bir girdap yükseldi. Yanan kulaklarımda kalp atışlarımı duyuyordum. Ne yapacağımı bilemedim ama o ne söylediğimi tahmin etmişti. Beyaz ve narin ellerini karnına götürüp başını iki yana salladı. Türkçe bilmediğini belliydi.

Patronun ıslığıyla kendime geldim. Terli elimden kayan kalemi sıkıca kavrayıp kâğıda çarpı attım, hızlıca mutfağa yöneldim. Kız, buraya daha önce kafile olarak gelen mültecilere benziyordu. Ukraynalı olmalıydı. Neden bir başınaydı, neden bu kadar perişan görünüyordu bilmiyorum. “Usta, bir ezo!” dedim. O sırada telefonumdaki çeviri uygulamasına “ikram” yazıp ona en yakın ve söylenmesi en kolay sözcüğü buldum. Ekmek tasını yenisiyle doldurup yanına iki limon koyduğum çorbayla beraber masaya yöneldim. Kız tedirgin olmuştu. Kalkmaya hazırlanıyordu. Elimdekileri gösterip “bezkoştovno” dedim. Daha ne kadar parlayabilir dediğim yüzü ışıldadı. Bir masal anlatır gibi yumuşacık, bir şeyler söyledi. Hiçbir şey anlamadım. Başımı iki yana sallayıp, telefondaki uygulamayı gösterdim. Anlamayacağını bile bile “Müessenin ikramı” dedim. Oysa kasaya koyacağım parayı çoktan cüzdanımdan cebime koymuştum. Gülümsedi, “Dâkuyu” dedi. Gözlerine bakamadım. Aynı mahzunluğu görmeye cesaretim yoktu. Ben diğer masalara bakarken o, yavaş ama iştahlı bir şekilde çorbasını içmeye koyuldu. 

Bazen kader yüzüme güler. Onu biraz daha görme dileğim, otobüsün şoför tarafından halledilebilecek bir arızasının çıkmasıyla gerçek oldu. Büroya geçmemek için masaları yavaşça sildim, adisyonları ve yazar kasayı düzenledim. Kız çorbasını bitirmişti. Yanaklarının üzerinde belirmiş iki gül tomurcuğu vardı şimdi. Ama gözlerindeki keder herhangi bir yiyecekle ya da eylemle dağılacak gibi değildi. Neler yaşamıştı? Buraya nasıl gelmişti? Şimdi nereye gidiyordu? Bundan sonra neler yaşayacaktı? Kafamda onlarca soru, kalbimde hiç bilmediğim bir rüzgâr, gözümün önünde çocukluğumdan beri, sadece kederlendiğimde aklıma gelen o civciv. 

Kahverengi civcivlerin arasında sarı olan tek civcivdi. Kümese girdiğimde diğerleri gibi kaçmayı bilmezdi. Onu avucuma alır, bir mısır püskülüne benzeyen ince ve yumuşak tüylerini okşardım. Zaten adını da “Püskül” koymuştum. Diğerlerine göre daha şaşkın, daha çelimsiz, yaşamaya daha acemiydi. Tıpkı benim gibi. Arkadaşları arasında aç kaldığını bildiğimden onu ellerimle beslerdim. Karnı doyduğunda sarı kafasını yana çevirir, boncuğa benzeyen gözleriyle bana bakar dururdu. Ben insan, o hayvan yavrusu. Birkaç günlük maceramızda birbirimize bağlanmıştık.

O gün, okuldan çıkınca köydeki çocuklar, meydanda beni sıkıştırmış, itip kakmışlardı. Sebebini bilmiyordum ama eğlendiklerini görebiliyordum. Birinin çelmesiyle yüzükoyun yere kapaklanmasam, yerdeki taş kaşımı yarmasa bırakmayacaklardı. Çocuklar dağılınca evin yolunu tuttum. Korkuyordum. Şakağımdan yüzüme akan kandan değil evde yaşayacaklarım yüzünden. Çünkü ne zaman başıma bir şey gelse azar işitir, ne zaman canımı biri yaksa ardına bir de babam eklenirdi. “Senden erkek olmaz!” tokadının acısı hepsinden beterdi. Ona göre erkek dediğin gözü açık, güçlü, sert hatta gaddar olmalıydı. Acırsam acımazlardı, ağlatmazsam ağlatırlardı. O gün cebimdeki bez mendille yüzümü sile sile eve geldim. Kararlıydım, bu kez ağlamayacaktım. Öyle olmadı…

Avludan girdiğimde horozlar, kümesin önünde tozu dumana katmış dövüşüyordu. İbikleri sanki daha da kızarmış, tüyleri kabarmıştı. Püskül ise ortalarında kalmıştı. Bir sağa bir sola kaçıyor, düşüyor yuvarlanıyordu. Kaçacak gücü kalmadığında bir oyuk gördü, içine giriverdi. Horozlardan en cüsseli olanı bunu fark etti. Dövüşü bırakıp peşine düştü. Diğerleri de. Az önce birbirini yiyen horozlar, şimdi bir olmuş oyuğun önünü gagalıyor, Püskül’ü dışarı çıkarmaya çalışıyordu. Aralarına girmeye, onları kovalamaya cesaret edemedim. Babaannem gelip horozları kümese tıkmasa, olan biteni izleyip duracaktım. Ortalık durulunca koştum, oyuğun içine elimi sokup Püskül’ü aldım. Kıpırtısızdı. Babaanneme baktım. “Hayvanların ödleri çabuk patlar, bu namussuzlar senin civcivi çok korkutmuş belli.” dedi. Sonrası soluğumu tıkayan boğuk bir duman gibi. Avuçlarımda Püskül’ün kaskatı ama sıcak bedeni, toza bulanmış sarı tüyleri, onun gagasından, benim kaşımdan sızan kan, etraftaki her şeyin dönüşü, günün birden gece oluşu, burnuma tutulan soğan, babaannemin fısır fısır duası, gece boyu tutamadığım gözyaşları, sonunda babamdan yediğim “erkek adam ağlamaz” tokatı… 

“Avucunun içine ne bakıp duruyorsun ulan? İşin bittiyse büroya geç!” 

“Dikkat dikkat, otobüs arızası giderilmiştir. Ankara yolcusu kalmasın!”

“Hadi beyler kalkalım. Hişt bayan! Hadi sen de davay davay.” 

“İki tost, dört çay ne kadar koçum?”

“Civcivi almayı unutmayalım kaptan!” 

Anonslar, adisyonlar, kahkahalar. Birer birer otobüse giden “erkek adam”lar. Kız otobüse binmek istemiyor gibiydi. Yine de ağır hareketlerle yerinden kalktı. Koşarak yanına gittim. Yüzündeki ışık hepten kararmış, gözleri boşalmaya teşne iki buluta dönmüştü. Telefona “bir şeye ihtiyacın var mı?” yazıp ona çevirdim. Yüzüme baktı. Gözüme, gözlerimin içine. Bakışlarındaki şey, canımı yakıyordu. Kalbim bir mengenenin içinde sıkışıyor, nefesim az geliyordu. Telefonu usulca elimden aldı. “Nereye gittiğimi bilmiyorum. Burada kalabilir miyim?” yazdı.

Şimdi küçük evimin mutfak masasında oturmuş, tıpkı o geceki gibi dışarı bakıyor. Aradan bir yıl geçti, gözünde hâlâ aynı bulut. Ne yağıyor ne dağılıyor. Ben de hâlâ hayranlıkla o gece gördüğüm kızı izliyorum. Ezogelin çorbası içtiği akşamlar yüzü biraz gülüyor. O gülünce ben de gülüyorum. Anlamasa da şakalar yapıyorum, bazen türkü söylüyorum. Mahzunlaşırsa değiştirip daha neşeli şarkılar söylüyorum. Ona aldığım sarı peluş civcivi yanından ayırmıyor. Sanırım geceleri onunla uyuyor. Kendi odamı ona verdim, kapının anahtarını da. Ben salonda yatıyorum. Bazı geceler ağlamasını duyuyorum. Kendimi sıkıyorum ama benim de gözlerimden yaş boşanıyor. Kalkıp teselli etmek istiyorum, çekiniyorum. Biraz Türkçe öğrendi. Yine de pek konuşmuyor. Bazı geceler odasına geçmeden salonda, sobanın başında saçlarının örgüsünü çözüyor. Her boğumda başka bir sır, her telde başka bir acı olduğunu görüyorum. Gece yatarken içimden babaannemden öğrendiğim duaları okuyorum. Yaşadığı her ne varsa unutacak kadar mutlu olması için. Gözlerinin ışıldadığını bir kez olsun görebilmek için. 

Yazarın Diğer Yazıları
Karanfil Kokusu – Leksikon Öyküler 8

Adam boyu dalgalar. Yükselip yükselip alçalıyor. Kumu, taşı döve döve, köpüklerini akıta akıta kıyıya vuruyor. Öfkeli, delişmen. Kasım ayazının tenhalaştırdığı kıyıda, denizin yanı başında çelimsiz bir kız var. Onun için bu manzara sıcacık. Eprimiş montunun önü açık, cebindeki elleri buz gibi. Soğuktan değil. Elleri hep buz gibi. Beresinin altından sarkan saç örgüsü, dolaşık kara bir […]

Devamını Oku
Leksikon Öyküler 7: Bizim Köy Yanıyor

YALIM: Ateşin çok büyük bir hızla yayılmasından kaynaklanan parlama, alev. Bizim köy yanıyor. Epeydir hem de. Gün geçmiyor ki bir sokak daha alevler içinde kül olmasın. Oysa biz öylece izliyoruz. Ateşin pervasız gücüne, dumanın isine alıştık. Ne güçsüz ne basiretsizmişiz. Bereketli topraklarımız, coşkun ırmaklarımız, cömert denizlerimiz vardı. Çalışmayı severdik. Birbirimizi de… Olurdu kavga, itiş kakış ama kurulan […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku