Son günlerde bir şarkı dilime pelesenk oldu. “Bir insan ömrünü neye vermeli?” diye soruyor şarkı. Aslında bakarsanız bugün başlasak belki bir ömür yetmeyecek cevaplamaya. Belki de bir cümleye sığar şarkının aradığı… Tabii ben de işe koyuldum. Peşine düştüm cevapların. Kendimce bir liste de çıkardım. Bugünlerde zor rastladığımız bazı şeyler de o listede yerini aldı. Anlayacağınız […]
Son günlerde bir şarkı dilime pelesenk oldu. “Bir insan ömrünü neye vermeli?” diye soruyor şarkı. Aslında bakarsanız bugün başlasak belki bir ömür yetmeyecek cevaplamaya. Belki de bir cümleye sığar şarkının aradığı…
Tabii ben de işe koyuldum. Peşine düştüm cevapların. Kendimce bir liste de çıkardım. Bugünlerde zor rastladığımız bazı şeyler de o listede yerini aldı. Anlayacağınız şarkıyı her mırıldandığımda cevabım uzuyordu. Sonra başka bir şeyi merak ettim. Şarkıyı ilk söyleyen ozanın cevabı neydi? Bir cümleye sığar mıydı? Bana kalırsa onun cevabı bir ömre sığmıyor. Hâlâ cevapların peşinde. Hâlâ cevabı arayanlara yolu gösterme telaşı içinde…
Zülfü Livaneli… Çağımızın son ozanı, edebiyatımızın sınırları aşan ve kaldıran yazarı ve bir dünya aydını. Soruyu o sorunca cevabı da o kadar kolay olmuyor yani. Ben de şarkılarına, yazdıklarına, söylediklerine, dostluklarına ve nasıl yaşadığına bakarak cevabı bulmak istedim. Yani masum bir kopya çekme çabası diyebiliriz buna. Kolay değil. Hemen kıyıda daha ilk adımda derinleşen bir deniz gibi. Zifiri karanlıkta ışık saçan bir kuyuya atlayıp aydınlığa doğru sonsuz bir düşüşe geçmek gibi. Binlerce yıldır yazılmaya devam eden bir kitabı okumaya başlamak gibi. Kolay olsaydı güzel olmazdı dedirten bir mücadeleye dahil olmak gibi. Bir tarafı karlı, bir tarafı güneşli bir kayın ormanında kaybolmak gibi. Bu kadar gibinin arasında savrulurken işte o kayın ormanındaki bir ağaca tutundum birden. Bir nefes aldım ve ağaca tırmandım. Şanslı olduğumu fark ettim. Bir soru ile beni maceraya davet eden biri vardı. Beni gezdirip bir kayın ağacının tepesine bırakabiliyordu. Sonra bir hüzün çöktü içime. Kendim için değil, çocuklar için, yeni doğanlar ve hatta henüz doğmamış, kendisini bekleyen bilinmezlikle ağlayarak merhabalaşacak o çocuklar için…
Biz şanslı olanlarız. Bize soru soranımız, sorduğu sorunun cevabını bizimle arayanımız var. Kendimi kurtarılmış son nesil gibi hissediyorum. Çünkü artık merakın, hevesin, ilhamın peşinden gitmenin sevincini kaybediyoruz. O çocuklar kimi dinleyecek, kimi okuyacak, kimin fikirleriyle, düşünceleriyle aydınlanacak? Kayın ağacının tepesinde ormanın karına ve güneşine yakışmayan bir hüzün taşıdım. Ağaçlar güzel, deniz derin ama güzel, kuyu aydınlık ve sonsuz ama güzel. Hepsi bir çerağ gibiydi bense heyecanlı pervane. Devam ettim gezmeye çünkü anladım ki yersiz bir kaygıya yer yoktu bu macerada.
Bizim çağın çocukları kültürü ve hayali, Zülfü Livaneli edebiyatıyla yoğurabiliyor; çocukların hayalleri onun kalemiyle bir ütopya olmaktan çıkıyor. Hatta çocuklardan öğrendiğimiz bir gerçekliğe yetişkinleri de davet ediyor Livaneli. Aynı dünyaya hem yetişkinlerin gözünden hem de çocukların gözünden baktığınızda anlıyorsunuz ki bizlerin tecrübeyle öğrendiğimizi, çocuklar içgüdüsel yapıyor. Aslında bizi yüzleştirdiği şey; yaratılışa itiraz eden bir dünyada kaybettiğimiz yolu bulma telaşı içinde olduğumuz çünkü Livaneli edebiyatında bir çocuğun gözünden gördüğümüz şey gerçek olandır. O bizi her defasında içinde yaşadığımız ve parçası olduğumuz bu gerçekliği kavramadaki beceriksizliğimizle yüzleştiriyor. Bir çocuğun iyiyi ve kötüyü ayırt etme konusundaki içgüdüsel ustalığı kaybettiğimizi anlıyoruz…
Sadece edebiyatta mı? Elbette değil. Bugün bir çocuğun yürürken “Ey Özgürlük” diye mırıldandığını duymak, “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” dediğini işitmek, Livaneli sanatının zamansızlığını anlatmak için uzun uzun cümlelere ihtiyacımız olmadığını gösteriyor; çünkü umut dediğimiz şey bir çocuğun söylediği şarkılarda büyüyor. Yalnızlığımızı kalabalıklaştırıyor. Ve Livaneli işte bunu başarıyor…
“Bir insan ömrünü neye vermeli” diye mırıldanarak girdim bayrama. Komik ama “Nerede o eski bayramlar” diyen büyüklerimizi artık anlıyorum. Çocukları bekledim. Çok az geldiler. Şekerler bana kaldı yani. Güzel çikolatalar hazırlamıştım çocuklara. Onlar da bana kaldı. Sorumun da tam cevabını bulamamıştım. Neyse ki bayramın son günü Devlet Tiyatroları’nın hazırladığı, Ebru Kara’nın yönetmenliğini yaptığı ve Yeliz Karakütürk’ün oyunlaştırdığı Zülfü Livaneli’nin “Son Adanın Çocukları” eseriyle aynı adlı müzikalin ilk gösterimine davetliydim. Bayramda kapımı çalmayan çocukları da orada bulmuş oldum. Bütün salonu dolduran çocuklarla birlikte nefesimizi tutup izledik oyunu. Hepsinin gözlerindeki ışık sanki sahneyi aydınlatıyordu.
İki perde olan oyunun ilk perdesi sona erdiğinde salondan kahve almak için dışarı çıktım. Bir çocuğun “Çok güzel oyun! Çok güzel oyun!” diyen heyecanlı sesini duydum. Sanki aldığı en güzel hediyeydi izlediği oyun. Gözlerinin içi gülüyordu. Sonra diğer çocuklara baktım. O kadar etkilenmişlerdi ki kendi aralarında bazı sahneleri tekrar canlandırıyorlar, eğleniyorlar ve ikinci perde için sabırsızlanıyorlardı. Oyunda Zülfü Livaneli’ye bir de sürpriz hazırlanmıştı. Oyundaki karakterlerden biri olan Yazar’a “Sen mi yazdın!” diye hesap sorulduğunda, Yazar, “Ben yazmadım. Zülfü Livaneli yazdı!” diye cevap verdi. Eserin sahibine gönderilen bu selama ilk çocuklar tepki verdi. Büyük bir alkış koptu salonda. Çocuklar kendilerini böylesine etkileyen, mutlu eden ve heyecanlandıran eserin sahibine alkışlarla teşekkür ettiler.
Oyunun bütün müzikleri müzikal için özel bestelenmişti fakat sadece bir tane şarkı Livaneli’ye aitti. Çocuklar, “Gökyüzü Herkesindir” şarkısına eşlik ettiler. Şarkıyı bilmeyenlerse büyük bir sevgiyle şarkıyı kucakladı. Dünyanın en tatlı korosu kendiliğinden oluştu. O an “İşte,” dedim, “işte bu umut!” Çocuklar martılar için söylediler şarkıyı. Anladım ki zorbalığın hüküm sürdüğü bu dünyada martıların peşine ne kadar tilki salınsa da çocuklar gökyüzünü paylaşmayı biliyorlar. Özgürlüğün, cümle güzelliğin kıymetini en çok onlar biliyor, anlıyor. “Gökyüzü martılarındır, gökyüzü herkesindir” diyebiliyorlar. İşte ben çocuklara inanıyorum. Martılar da merak etmesinler, rahat olsunlar.
Doğum günleri özeldir. Sevdiklerinizle bir araya gelirsiniz ve o günün anısını hep hatırlatacak hediyeler alırsınız. Herkes doğum günü hediyesi almayı sever. Bu geleneği 80’inci yaşını kutlayan Zülfü Livaneli bozdu. O; bana, bize, hepimize çocuklarla bir hediye daha vermiş oldu. Umuttur o hediye, ilhamdır, sevinçtir, aydınlık bir yolun inadıdır; onlarca yıldır bizi her düştüğümüzde tutup kaldıran şarkılar, sayfalarda yazılı yeni dünyalardır o hediye.
İsterim ki herkes “Son Adanın Çocukları” müzikalini çocuklarla birlikte izlesin. Hatta önce kitabı alın ve çocuğunuza, kardeşinize siz okuyun. Size soracakları soruları cevaplarken hem eğleneceksiniz hem de cevapsız kalmış kendi sorularınızın peşine düşeceksiniz. Çünkü çocuklar bu konuda da gerçekten harikadırlar.
Umut hediye eden birine doğum günü hediyesi olarak ne verilmeli? Çağı aydınlık tutmaya çalışana, mücadeleyi ve inadı hatırlatana, ilham olana verebileceğimiz en güzel hediye ne olabilir? Yaşadığımız günlere tanıklık eden, bizi iyileştirmeyi başaran o şarkılar ne için söylendiyse onu unutmayabiliriz mesela. Belki dünyanın her yerine uzanmayı başarmış, sayısız dillere çevrilmiş, ödüller almış kitaplar ne için yazıldıysa onu anlayabiliriz. Belki içinde bulunduğumuz karanlıkta ışığı taşıyan ve yolu gösteren fikirlere sarılabiliriz. Belki de hepsini bir çocuk sevincine sığdırmayı başarabiliriz…
80’inci yaşın kutlu olsun Zülfü Livaneli. İyi ki varsın, iyi ki doğdun!
Son günlerde bir şarkı dilime pelesenk oldu. “Bir insan ömrünü neye vermeli?” diye soruyor şarkı. Aslında bakarsanız bugün başlasak belki bir ömür yetmeyecek cevaplamaya. Belki de bir cümleye sığar şarkının aradığı… Tabii ben de işe koyuldum. Peşine düştüm cevapların. Kendimce bir liste de çıkardım. Bugünlerde zor rastladığımız bazı şeyler de o listede yerini aldı. Anlayacağınız […]
Devamını Oku
Bu şehirde çocuk olmak; sabah okul yolunda yanaklarına vuran ayazı, öğle vakti kaldırım taşlarından yükselen sıcaklığı, akşamüstü göğü saran puslu turuncu vedayı iyi bilmektir. Havasında, gökyüzünde, anıların ve saklı kalmış çocukluk hikâyelerinin peşine düşmek bu yüzden mümkündür. Bir şairin baktığı göğe baktığını, bir tarih sayfasında sözü geçen rüzgârların sana da dokunduğunu bilirsin. Şehrin kendisi gibi […]
Devamını Oku
DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu. Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]
Devamını Oku
Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]
Devamını Oku