Cumhuriyet Devrimi gerçekleştirilmişti ve demokratikleşme yolunda ilerlenecekti. Bir hanedanın iktidarını sonlandırıp yöneticinin seçimle belirlenmesi, demokrasiyi geliştirmeye yetmiyordu. Hukuk, emniyet, üniversite gibi kurumlar hükümetten bağımsız varlıklarını sürdürmeli, iktidar denetlenebilmeli, toplumda karşıt düşünceler dile getirilebilmeliydi. Millilik, laiklik ve çağdaşlık gibi Cumhuriyet’in temel niteliklerinin kökleştiği demokratik bir ülkeye, ancak gelecek kuşakları da dikkate alan bir eğitim sistemiyle ulaşılabilirdi. […]
Cumhuriyet Devrimi gerçekleştirilmişti ve demokratikleşme yolunda ilerlenecekti. Bir hanedanın iktidarını sonlandırıp yöneticinin seçimle belirlenmesi, demokrasiyi geliştirmeye yetmiyordu. Hukuk, emniyet, üniversite gibi kurumlar hükümetten bağımsız varlıklarını sürdürmeli, iktidar denetlenebilmeli, toplumda karşıt düşünceler dile getirilebilmeliydi. Millilik, laiklik ve çağdaşlık gibi Cumhuriyet’in temel niteliklerinin kökleştiği demokratik bir ülkeye, ancak gelecek kuşakları da dikkate alan bir eğitim sistemiyle ulaşılabilirdi.
NASIL BİR EĞİTİM?
Ve Cumhuriyet’in ilanından hemen dört ay sonra, eğitim işlerindeki çok başlılığı sonlandıran Tevhid-i Tedrisat kanunu çıkarıldı. Böylece tarikatların önü kapatılıyor, ülkedeki bütün eğitim çalışmaları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanıyordu.
Bu adım, eğitimin ille de iyi bir şey olduğu yanılsamasını aşan bir perspektifle atılıyordu. Taraf olmakla ilgili bir meseleydi, eğitim. Elbette eğitim veren iradenin tercih ettiği insan özelliklerini geliştirmek için yürütülürdü. Sonraki on yıllarda, Özgür Eğitim kitabında Joel Spring de bu temel gerçeği anlatacaktı. Paulo Freire, Wilhem Reich gibi düşünürler de eğitim konusuna, aslında iktidarın hedeflerine göre şekillendiği gerekçesiyle eleştirel yaklaşıyorlardı.
Sonuçta, bir eğitim sistemini desteklemek, o ülkedeki gidişatı onaylamaya karşılık geliyordu. Bazen ilerici bazen de gerici bir tavır olabilirdi, eğitim sistemini desteklemek. Türkiye’nin aydın kesimi, dünya entelektüellerinin aksine, kendi ülkelerindeki eğitim hamlesini aktif biçimde desteklediler.
YALANCI DEMOKRATLAR
Cumhuriyet’in ilk hedeflerinden biri de çok partili sisteme geçip demokratik kültürü yerleştirmekti. Cumhuriyetçiliğe ve laikliğe karşı asla tavır almayacak, ama başta ekonomik sistem, her türlü işleyişte farklı görüşleri savunacak, gerekirse CHF’ye karşı kararlı biçimde mücadele edecek bir muhalefet partisi kurulmalıydı.
Ne var ki, 1931’de kurulmasına Mustafa Kemal’in öncülük ettiği SCF ve , 1946’dan sonra ülke yöneticileri çağdaş bir hayat yaşadığı halde, laiklik karşıtlarıyla ittifak yaparak politik mücadele yürüttüler.Çünkü toprak reformu gerçekleştirilemediği için bağımsız bir hayat yaşayamayan insanlar, memleketteki toprak ağalarının ve tarikat liderlerinin kontrolünde kalmıştı.
Sonraki siyasi hareketlerde cumhuriyetçiliğe ve laikliğe aykırı görünmeden dinci gruplarla ittifak yapmanın en geçerli yolunu işte bu dönemin etkisiyle öğrendiler: laiklik dışı talepleri demokratik talep (kişisel özgürlük) görüntüsüne büründürmek. Örneğin, Cumhuriyet’in ilk yıllarında aydın din görevlisi yetiştirmek için açılan imam hatip okulları daha sonra amacının dışında kullanıldı. Bu uğurda, gerçeği çarpıtan Süleyman Demirel, “İmam hatip okullarının gayesi, sadece din adamı yetiştirmek değildir. Dinini bilen Türk doktor, mühendis, hâkim…” diyordu.
TEPEDEN İNMECİLER!
1990’ların medyası sayesinde, Cumhuriyet’e yönelik bir “tepeden inmecilik”, eleştirisi moda haline geldi. Oysa 2000’li yıllarda açıkça ortaya çıktı ki, topluma zorla benimsetilen herhangi bir Cumhuriyet değeri yoktu. 1980’lerden beri, çeşitli tarikatlarla birlikte, eğitim sistemini tamamen ele geçirmişlerdi. Anadolu toplumunu, dokusuna aykırı biçimde dönüştürmeyi hayal ediyorlardı. Bu tutumları, görülmemiş düzeyde tepeden inmeci nitelikteydi. Bu nedenle, hayal ettikleri köklü toplumsal dönüşümlere kalkışamadılar, yeterli toplumsal onay bulamadılar.
Bunlar yaşanırken memleketin aydını, yüz yıl önceki ezberiyle, eğitim sisteminin başarısız olmasına hayıflanıyordu. Oysa eğitim veren iradenin bu başarısızlığı, çocuklarımızın büyük başarısı kabul edilmeliydi. Görülmemiş manipülasyonlara ve baskılara rağmen, toplumda beklenmedik ölçüde sorgulayan, direnen kesimler oluştu.
KAMUCU VE LAİK EĞİTİM ŞART
Cumhuriyet’i demokratikleştirme mücadelemizi sürdürmek, artık soyut bir “Eğitim şart” söylemini aşmayı gerektiriyor. Her şeyden önce, memleketteki bütün çocukların eşit şartlarda nitelikli eğitim hakkını, toplumun ortak gideri olarak karşılayamıyorsak, ulusal varlığımızın hiçbir anlamı kalmayacaktır. Tıpkı her türlü sağlık giderinin kamusal yaklaşımla karşılanması gerektiği gibi. Eğitim ve sağlık hizmetleri, hayırseverlerin bağışlarına falan da bırakılamaz!
Ancak bu ticarileşme gidişatına direnerek eğitimde laikliği savunabiliriz. Çünkü çağdaşlık, insan hakları, bağımsızlık gibi değerlerimize yönelik bütün saldırılar, sonuçta bir sömürü düzenini yürütmek için uygulanıyor. Eğitimi laikleştirme gibi, Cumhuriyet’imizi demokratikleştirme mücadelesini de ancak kapitalizme dur diyerek yürütebiliriz.
Muhtaç olduğumuz kudret, düşüncelerimizin doğruluğuna ve güzelliğine duyduğumuz inançta mevcuttur.
Doğada varlığını tek başına sürdüremeyecek bir canlı türü olarak insanın, sürüler halinde yaşayan diğer hayvanlardan temel farkı, üretimini kolektif bilinçle gerçekleştirmesi. Bu nitelikteki üretimlerle sadece gereksinimler karşılanmıyor, “güzellik” duygusu da ortaya çıkıyor. On binlerce yıldır birbirleri için eşyalar, bilgiler, hizmetler üretirken hayatı güzelleştiriyor insanlar. “Güzellik”, kendi başına bir amaç olarak değil, geçinme ve anlamlı yaşama […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Virginia Woolf, yazabilmek için insana kendine ait bir oda gerektiğini söyler ya hani, bana da Ankara’da yaz gerekir yazabilmek için. Veya James Baldwin’i analım, o da der ya hani, insanın evi doğduğu yer değil kendini eksik hissetmediği yerdir, diye; işte benim için de o yer Ankara’dır, kendimi eksik hissetmemenin mevsimi de hep yazdır. İlk kitabımı […]
Devamını Oku
Bizi çalışmak yaşattı Yaşam akıp giderken Bir gurur mesaisi “Uyanıyor Ankara, günün ilk saatleri.” Çağdaş Türkü’nün bu şarkısı ve üniversiteli hayatlarımızı işçi sınıfının bir günüyle birleştiren sözleri, bize heyecan veriyordu. Günün ilk saatlerinde uyanamayacak kadar haytaydık o zaman. Devamsızlık tehdidi olan sabah sekiz derslerine şiş gözlerle gider, sıralarda uyuklarken bir sonraki eylemin planlarını yapardık. Ancak […]
Devamını Oku