Ankara, anısı kendinden büyük şehir. Ankaralı olmayan, orada çalışmayan, özellikle de üniversite öğrenciliği yapmayan bu sözümü abartılı bulabilir, bulsun, ben de zaten o yüzden böyle yazdım! Bulsun ve en yakın Ankaralıya sorsun! Onu da yapamazsa gelip beni bulsun! Adresim mi? Çok kolay: Kırmızı sakallı, gözlüklü, kadife pantolonlu, ODTÜ öğrencisi, Kuğulu Park. Yalnız zamanı biraz geriye […]
Ankara, anısı kendinden büyük şehir. Ankaralı olmayan, orada çalışmayan, özellikle de üniversite öğrenciliği yapmayan bu sözümü abartılı bulabilir, bulsun, ben de zaten o yüzden böyle yazdım! Bulsun ve en yakın Ankaralıya sorsun! Onu da yapamazsa gelip beni bulsun!
Adresim mi? Çok kolay: Kırmızı sakallı, gözlüklü, kadife pantolonlu, ODTÜ öğrencisi, Kuğulu Park. Yalnız zamanı biraz geriye sarmak, 1980 öncesine kadar uzanmak gerekecek beni o adreste bulmak için. Şimdi orada olmasam da anılarım, hatta çoktan yere, göğe ve suya karışmış, yani yeniden yaratıcı doğanın bağrına dönmüş sevgili arkadaşlarım gençlikleriyle orada hâlâ!
Fena bir nostalji yazısı bu galiba diyorsanız, haklısınız, hem de çok fena! Hep İstanbul nostaljisi olacak değil ya, bu da Ankara nostaljisi işte! Bir yandan da şimdi yıkmaya, yıkamasalar da niteliklerini değiştirmeye çalıştıkları Cumhuriyet nostaljisi gibi. Diyeceğim, özlemi burnumda tütüyor, acısından burnumun direği sızlıyor!
Türkçenin, şiirin gizli hazinelerinden Mehmet Taner, ki tıpkı Ergin Günçe gibi onu da evvelden okumuş, ve yalnızca şiir mi şaşırtır okur da şaşırtır diyerek, ilk kitaplarından sevdiğim şiirleri anarken yüzlerindeki hayreti görmenin mutluluğunu yaşamış biri olarak, elbette Ankara’da sık sık buluşacağım şairlerden biri oldu zamanla. Şair arkadaşlarımızla birlikte evinde içkiler içip, şiirler okuyup, türküler söylediğimiz geceler yaşadık.
Şair, halden bilen, anlayan kişi de sayılmaz mı? Bir akşam iş önerdi bana, Kuğulu Park’a bakan Kuğulu Pasajı’ndaki Tan Sigorta şirketinde haftada bir gün çalışacak, Tan Yayınları’nın da matbaa işlerine göz kulak olacaktım! Sevdiğin bir şair, şahane şiir ve öykü kitapları ve seçki yayımlayan bir yayınevi, okullardan ODTÜ, şehirlerden Ankara, arkadaşlar şair, aşk dersen “delikanlılık çağındaki cevher”, ki ancak kalple ölçülür, öyle güzel anılar… Anılar güzel de günler kötü, Nâzım Hikmet’in “Günler ağır. Günler ölüm haberleriyle geliyor” , Ahmed Arif’in “Karanfil Sokağı”nda “Döğüşenler de var bu havalarda/ El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem/ Ümit, öfkeli ve mahzun/ Ümit, sapına kadar namuslu/ Dağlara çekilmiş/ kar altındadır” dediği havalar, haller, günler.
Çok yazdım, okumayan kalmış mıdır bilmem ya, bir de burada yazayım. Mehmet Taner o güzelim kırmızı sakallarımı kesmemi, çünkü Sanayi Çarşısı’nda sigorta primlerini toplayacağımı, oraya da haliyle böyle gidemeyeceğimi söyledi. Kestim kızıl sakallarımı! “Ne haltedek dostların karnı açtı” dediği gibi Usta’nın, öğrenciydim, para lazımdı! Bir yıla yakın ‘matruş’ dolaştım nerdeyse! Değerli öykücümüz, son yıllarda yayımladığı dört öykü kitabıyla, Sait Faik’le benzer bir dalgaboyunu tutturmuş olarak sevinçle okuduğum Kamil Erdem tanıktır, o da Tan Sigorta’da çalışıyordu çünkü. Bir Zamanlar Ankara’da…
Ne zaman Ankara’yı yazsam, sanki bir mektup yazıyormuşum gibi hissederim kendimi, “hep özlem hep özlem”le dolu bir mektup, aradan kaç yıl geçerse geçsin! Tan Seçkisi’nin de yayın yönetmeni olan, Türkçenin öncü şair ve yazarlarından Enis Batur’un o zamanki eşi Figen Batur, hemen Kavaklıdere’de, Tunalı Hilmi’nin köşesinde Levni adlı bir sanat galerisi açmıştı. Sergi açılışlarına aramızdan biri davetli miydi bilmiyorum, belki Adnan Azar o yıllarda TRT Ankara Televizyonu’nda yönetmen olarak çalıştığı için davet edilmiş, eh o da bize haber verince, hep beraber gidilmiş olabilir! Davetsiz sayılmazdık o kadar da, arkadaşımız davetliydi, ayrıca Enis Batur da bizi davet etmese de şair değil miydi(k)?
Çok değil, üçü geçmez, böyle topluca Levni’ye açılışa gidişimiz. Fakat biri var ki, işte unutulmaz olan da o! 45 yıl filan önce. Behçet Aysan’ı bugün gibi hatırlıyorum, Ahmet Erhan’ı da, Adnan Azar zaten oradadır, Akif Kurtuluş da olabilir, Hüseyin Ferhad da, hemen hemen hep birlikte dolaşan, oturup kalkan, kitapları çıkmamış ya da taze çıkacak genç şair adaylarıydık, bir de sınıf arkadaşım ve sevgilim Funda..
Yılbaşına yakın günler, henüz “Ankara laiktir…” sloganı atmadığımız, çünkü laikliğe kimsenin dil uzatamadığı günler, çam ağaçları, yılbaşı süslemeleri, pek fazla değilse de, Ankara’nın kış karanlığını ışıtıyor. Bir de parkın kuğuları var, bembeyaz! Sergide hayli şarap içtiğimizi hatırlıyorum şimdi, anca mı ayıldınız demeyin, bazı rüyalardan uyanmak istemez insan! Sonra da, Adnan Azar’ın yüzünde o muzır gülüşü, bir şişe şarabı alıp, Ahmet Erhan’ın uzun siyah paltosunun altına sakladığını gördüm, Behçet de sıcak sıcak gülüyordu, şaraptan da kızarmış olabilir…
Çıktık, biraz ilerdeydi Kuğulu Park, oraya dek Ahmet paltosundan çıkarmadı, orada çıkarıp, Adnan’a ‘la’ diye başlayan bir sitemde bulundu, şakadan da olsa küfretmezdi, sitem ederdi kara kara. Sonra da gider sarılırdı mahzun kardeşim. Birbirlerini en çok seven üç şairdi Behçet, Ahmet ve Adnan.
Şarabı nasıl açtığımızı bilmiyorum, elden ele dolaştırdık, sonra da dans etmeye başladık. Bilmem kuğular seyrimize durdu mu ama bir arkadaşlık dansıydı o gece yaptığımız. Arkadaşlığımız ışıklıydı, o gece o ışıkla yıkandık. Arkadaşlığın aydınlığıyla.
Bozkırın başkenti, edebiyatın da başkenti mi? Cemal Süreya’ya bakılırsa, onun ‘Başkentim’ diye bir yakını gibi sevgiyle, aşkla seslendiği de anımsanırsa, Can Yücel’in “Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi” babası Hasan Âli Yücel’e yazdığı “Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim” şiirindeki “daha başka tür aşklar, geniş sevdalar” dizesinin Ankara’yı sevme duygusunu büyüten bir dize olarak yerini […]
Devamını Oku
Yalnızca dört yıl belediye başkanlığını yapmış o zamanlar büyükşehir olmayan Ankara’nın. Yaşım tuttuğu için aklımda ama, Ankara’nın ‘unutulmayanlar’ı arasında da hatırlı bir yeri var kanımca. Soyadının da hatırlı bir ağırlığı var; Vedat Dalokay, adı ve soyadıyla tam olarak biliniyor da, Dalokay deyince belediye başkanı olmanın da ötesinde bir yerde anıt anısı kuruluyor, duruyor. Dalokay: Çok […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku