İşte, yine, yeni bir derginin ilk sayfalarındayız. Her başlangıç büyük heyecanlar, yürek atışları sağlar. KARANFİL de öyle olacak eminim ki… Başta, Hüseyin Can Başkan’a ve tüm kültür ekibine… Ve yıllardır çokça kültür projesinde yol aldığımız, birlikte hareket ettiğimiz sanat yayın yaratıcılarına, Nurten’e, Ulaş’a, Burcu’ya yani; sanata gönül verdikleri için selam sunar ve kolaylıklar dilerim öncelikle. […]
İşte, yine, yeni bir derginin ilk sayfalarındayız.
Her başlangıç büyük heyecanlar, yürek atışları sağlar. KARANFİL de öyle olacak eminim ki…
Başta, Hüseyin Can Başkan’a ve tüm kültür ekibine…
Ve yıllardır çokça kültür projesinde yol aldığımız, birlikte hareket ettiğimiz sanat yayın yaratıcılarına, Nurten’e, Ulaş’a, Burcu’ya yani; sanata gönül verdikleri için selam sunar ve kolaylıklar dilerim öncelikle.
Sonra da beni Karanfil’e davet ettikleri için teşekkür ederim.
***
Tabii ki ortak akılla “ilk yazı” için “içinden Ankara geçen bir hikâye” olsun dedik.
Nedir mi o?
Bir zamanlar suç ve cezanın, hüküm ve beraatına karar verildiği “ANKARA ANAFARTALAR’DAKİ ADLİYE BİNASI”nın KÜLTÜR MERKEZİ’NE DÖNÜŞME ÖYKÜSÜ…
Yazımızın çıkış noktası bu.
***
Ankaralı gençler bilmeyebilir, Ankara Anafartalar’daki Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü Hizmet Binası, yıllar boyunca Adliye Sarayı’ydı. “Normal durum” diyebilirsiniz evet, devlet binasından devlet binasına! Tamam, ama o koca binanın en büyük iki salonu, KÜLTÜR etkinliklerine ayrılmışsa ve sinema filmleri gösteriliyorsa ve tiyatro oyunları sahneleniyorsa… Ki 80 yıl boyunca Adliye Sarayı iken yani, yargılanan-hüküm giyen yazarların, şairlerin, film yönetmenlerinin, aktörlerin eserleri sahneleniyorsa artık!
İşte orada öykü başlar…
Kitapların, yazarların, filmlerin, yönetmenlerin, şiirlerin, şairlerin sadece düşündükleri ve bu düşünceyi aktardıkları için yargılandığını; binlerce kitabın, filmin toplatıldığını ya da yasaklandığını ve bu binada karar verildiği hatırlandığında, insan heyecanlanmadan yapamıyor özetle.
Bu durum sanatçıdan, sanattan (gecikmiş de olsa) bir özür gibi sanki!
Hayatın, yazının ve sanatın bir yanıtı gibi…
Vicdanlı, toplumcu sanat insanının sonsuzluğu gibi…
***
İdamı istenenler, beraat edenler, cezayı çok bulanlar, ifade vermeye yanaşmayanlar, onca delile ve tanığa rağmen masum olduğunu savunanlar… Hâkimler, savcılar, mübaşirler, kâtipler, avukatlar, sanıklar, arzuhalciler… Milyarlarca kâğıt, milyonlarca dosya, binlerce daktilo, mühür, cüppe, kartvizit…
Bunlar geçiyor insanın aklından. İnsandan uzun yaşayan binaların kaderi belki de bu. Yıllar boyu duruşmalara, 20 yıldır da tiyatroya ve sinemaya perde açan, konferans verenleri ve dinleyenleri ağırlayan mimarisine sadık kalınan iki salon var orta yerde.
***
Evet, peki ya yargılanan sanat insanları? Çoğu, tarihin sayfalarında ya da belleklerde artık, eğer değerli sanatçıysalar, tıpkı ESKİ ADLİYE SARAYI binası gibi eserleri kendisinden sonra yaşıyor.
Tıpkı o şarkıdaki gibi; Kimler geldi, kimler geçti…
Türkiye’nin dünden bugüne aldığı yolculuğa dair de ipucu veriyor. Yazmanın, anlatmanın ve geleceğe dair umutlu düşler kurabilme ihtimalinin her zaman mümkün olduğunu göstermenin de ispatı.
Özetle, Suç ve Ceza bu iki salonda rafa kaldırıldı, sanat kazandı!
Politikacılar, yazarlar, gazeteciler, gençler, yaşlılar, güzel konuşanlar, iki kelimeyi bir araya getiremeyenler, hâkimi bir güldürüp bir kızdıranlar… Sert bakışlı savcılar, kararı bir şiirin eşliğinde açıklayan hâkimler, savunma yorgunu avukatlar, seslerini sınayan mübaşirler, parmakları nasır tutan kâtipler, arzuhalciler… Hepsi Adliye Sarayı’nın kapısından girmiş, izini bırakmış, sonra da çekip gitmiştir.
Bir toplumun, bir ülkenin değişiminin, dönüşümünün de anlatıcısı olmayı hedefliyor. Bir zamanlar toplatılan kitaplar, tutuklanan yazarlar bugün bu salonlarda, tam da yargılandıkları yerde, yeniden hayat buluyorlar. Tarihin değil belki ama zamanın sanat karşısındaki boyun eğişi! Örnekler verelim yargı öykülerine dair:
Başta Nâzım… Çokça yargılandı ama tiyatro salonunda, Nâzım’ın Yolcu’su da Ferhat ile Şirin’i de sahnelendi.
Öykü kitapları da yazan Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin yazarı Hikmet Şevki Bey’i kıskançlık nedeniyle öldüren Cemal, tek celsede hüküm giymişti Ankara Anafartalar Adliyesi’nde…
HİTLER’in Ankara elçisi, faşist Von Papen’in kötülüklerine meydan okuyanlar, tepki duyanlar bu Adliye’de yargılanacak… Şiirleri, öyküleri, romanları saymakla bitmeyecek olan ve o eserler ülkenin dört bir yanında olduğu gibi o iki salonda da sergilenen Sabahattin Ali, Ankara’da olduğu zamanlar bu salonlarda hüküm giyecek… Hapishanede olmadığı zamanlarda ise Marko Paşa’yı çıkaracak!..
Türkçülükten ve ırka dayalı şiir ve öykülerinden kim yargılanacak dersiniz 1940’larda, 1950’lerde? Nihal Atsız… Dönemin gazetecisi, düşünce adamı Ahmet Emin Yalman ise davacı olarak gelecek Adliye’ye; şair Necip Fazıl Kısakürek de kurşunları boşaltan “katil adayı Hüseyin Üzmez”i suçlayacak…
Hayat işte, aynı Necip Fazıl’ın oyunları da sahnelenecek TİYATRO salonunda…
Che öldürüldüğünde yaslarını şiire akıtan iki şair Arif Damar ve Metin Demirtaş dizelerinden dolayı yargılanacak…
Vietnam Kasabı olarak bilinen ABD Büyükelçisi’nin arabasını yakan bir avuç öğrenci güle oynaya çıkacak duruşmaya. Kalabalıktan, ter ve nemden salonun sıvaları dökülecek… Aynı öğrenciler 15-16 Haziran işçi eyleminde, hem işçilerden dayak yiyecek hem polisten…
Deniz Gezmiş yakalandıktan sonra bu adliyede verecek ilk ifadesini, sonra idama uzanan hesaplaşma yolculuğuna çıkacak. Üç gün kelepçeli polis, polislikten vazgeçip aynı salonlara avukat olarak dönecek…
Bugün Cumhurbaşkanlığı sitesinde yer alan Türkiye’nin Kalbi Ankara belgeselini siyah-beyaz televizyonda yayımlayan yapımcılar hakkında soruşturma açılacak…
12 Mart’ta Anafartalar Adliyesi sadece gençleri ve politikacıları değil, yazar, şair, yönetmen, ne kadar sanat dalı varsa, yapanları ve eserlerini görmekten bıkacak. Sevgi Soysal, Zülfü Livaneli, Süleyman Ege, Muzaffer ve İlhan Erdost, Çetin Altan… Hepsinin yolu Ankara Adliyesi’nden geçecek…
Yılmaz Güney’in Yumurtalık Savcısı davası bu ADLİYE’de görülecek, filmleri de aynı binanın sinema salonunda görülecek…
Başta Uğur Mumcu olmak üzere onlarca gazeteci, Başbakan Süleyman Demirel ve ailesiyle mahkemelik olacak… Başbakan gazetecileri, gazeteciler Başbakan’ı suçlayacak…
TRT’nin Genel Müdürü’nün İsmail Cem mi, Şaban Karataş mı olduğu, bu mahkemede tartışılacak…
Bu arada kimi zamanlar bazı hâkim ve bazı savcılar Nâzım Hikmet şiirleri okuyarak suça ve cezaya ortaklık edecek.
Aziz Nesin Aydınlar Dilekçesi’ni eleştirirken kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle 12 Eylül Darbesi’nin başındaki isimden, Kenan Evren’den bu Adliye’ye gelerek davacı olacak.
***
Evet… Ankara Adliyesi’nin kapı aralığından bakılsa da Türkiye’nin yakın tarihi gözlerinizin önüne serildi.
Bir gün yolunuz düşer de salonlardan birinde bir oyun ya da film izlerseniz, bir konferansta konuşur ya da dinlerseniz, işte bu tarih size eşlik edecek…
Geçmiş geleceğe yön verse de yönü değiştirmek insanın ve toplumların elindedir. Adliye tarihin dünü ve bugünü de işte bu değişime dair umudu anlatıyor.
Hiç unutmayalım, bugün suç bildiklerimiz yarın suç olmayabilir, bugün suçlu ilan ettiklerimiz yarın baş tacı edilebilir… Bugünün suç ve suçlularının, yarına yol göstermesi yenik bir geleceği inşa etmektir…
En iyisi o ünlü sözü hatırlayalım:
“Bir ulusun türkülerini yapanlar, yasalarını yapanlardan daha güçlüdür.”
Yıllardır dostluk yapıyoruz sevgili Zülfü Livaneli’yle. Zülfü Abi’mle… Öncelikle besteleriyle yollar yürüdüm 1980’lerde… Romanları başucum oldu hep… Ve… Onlarca seyahat, geniş zamana yayılan sağlam dost sofraları… Kopmaz, tükenmez kardeşlik… Elbette, belgeselini yapmış olmanın onuru… Hem de 25 yıl arayla iki kez, çarpıcı yaşamının anlatıldığı, “BİR İNSANIN VE BİR MEMLEKETİN HİKÂYESİ” belgeseli… Zülfü Livaneli… Abim… Ustam… […]
Devamını Oku
Çocukların yurdu yoktur… Tüm dünya çocuklarındır. Ama dünya zalimleri ve delileri, en büyük kötülüğü çocuklara yapıyor… Hele şu yakın zamanlara, Gazze’ye, Tahran’a baksanıza!.. Yemek ve su kuyruğunda açlık, susuzluk içinde çocuk fotoğrafları gelip geçiyor önümüzden… Ya da okula atılan bombalar… Paramparça olan kız çocukları… Yaralı ya da cansız bedenler.. Kahredici, hem de çokkk. * […]
Devamını Oku
DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu. Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]
Devamını Oku
Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]
Devamını Oku