Ulaş Geroğlu
Tüm Yazıları
Kalbin Gölgesi
Ana Sayfa Tüm Yazılar Kalbin Gölgesi

Dışarısı hercai renkli. Kalktı puslu kışın perdesi. Gökyüzünü çizmek isteyenin işi kolay şimdi; parlak açık mavi. Parçalı bulutlar terki diyar eyledi. Yıldızlar döndü geri. Bu mevsimin bir yanı kiraz, bir yanı karanfil; bir yanı okul çıkışı, bir yanı deniz hesabı. Güneş, tepede kızarmış bakır bir tasa benzer. Çatlamış toprak, oluk oluk su ister. Çocukları oyun, […]

Dışarısı hercai renkli. Kalktı puslu kışın perdesi. Gökyüzünü çizmek isteyenin işi kolay şimdi; parlak açık mavi. Parçalı bulutlar terki diyar eyledi. Yıldızlar döndü geri.

Bu mevsimin bir yanı kiraz, bir yanı karanfil; bir yanı okul çıkışı, bir yanı deniz hesabı. Güneş, tepede kızarmış bakır bir tasa benzer. Çatlamış toprak, oluk oluk su ister. Çocukları oyun, insanı kıyılar bekler. Yazın eşiğinde durur, açarız takvim yaprağını. Vedaların paslı kilidi açılır. Ne kiraz kokusu ne deniz dalgası… İlk nefeste hüzün yontar kalbinin bir odasını…

Oysa haziran beklenendir. Ayların en davetlisidir. Okullar kapanır, karneler koltuk altında eve gidilir, anneler balkon yıkar, babalar gömlek yakasını gevşetir, akşamüstleri karpuz kabukları serin serin kokar, radyoda eski bir türkü uzar, gökyüzü geceyi en çok unutturduğu zamana karışır. Haziran, insanı hayata çağırır. Çiçeklerle süslü, yeşil fistanı giymiş, gerdanında mavi bir kolyeyle sahnede salınır. Unutturmak ister bir şairin suskunlaşan kalbini, hikâyenin sayfaları yarım bırakan kalemini, sonsuz bir hasretin taş duvarlı suskunluğa çekilişini… Ama üzgünüm Sevgili Haziran. Sende her şey güzel ama hâlâ ölmek zor…

Hasan Hüseyin “Haziranda ölmek zor” der; çünkü hayata bu kadar çağıran bir mevsimde ölmek cesaret ister. Çünkü güneş hâlâ doğar, kuş hâlâ öter, ekmek hâlâ fırından çıkar, çocuk hâlâ sokakta koşar. Şair en çok bunun peşine düşer.  Düşmese, kelimelerin içinden bir damar çekilmiş olur. Sokak aynı sokaktır da sesi eksilmiştir. Gökyüzü aynı gökyüzüdür de mavisi solgundur. İnsan aynı insandır da cümlesi eksik kalmıştır.

Haziranı selamlayıp eşiğine adım atmıştık ki dünyanın bütün uzaklıklarını taşıyan o büyük yüreğin şiiri; hasretle zırhladığı memleket özlemiyle bitti. Memleket ki ona bir tutam toprak, sesini düğümleyen bir vapur sesi, genç ve güçlü bacaklarla arşınladığı sokaklar, kapısını çalamadığı dostlar ve rüyasında karıştığı o yarı yarıya doğrulmuş bir halktı. Uzaktı, imkânsızdı fakat kokusu burnundaydı. Moskova’da bir sabah mavi gözleri sonsuzluğa kapandı. Bir haziran sızısı, bir haziran pişmanlığı, bir haziran acısı tarifine karıştı. Nâzım; şiiri süslü raflardan, nazlı defterlerden, cilalı edebiyat masalarından indirip sokağa çıkarandı. İşçinin paslı eline, mahpusun özgürlük düşüne, aşkın en saf yüzüne, yoksulun sofrasına, dünya barışının çağrısına bırakandı. Bir yandan hasret, bir yandan hürriyet; bir yandan aşk, bir yandan ekmek; bir yandan memleket, bir yandan büyük insanlık düşü… Olanı kayda geçen şiirin içinde olmasını beklediklerimiz vardı. Bir fikir, ışık ve mücadele çağrısı gitti bizden. Haziran ilk yarasını böyle aldı…

Sonra Orhan Kemal…

Ansızın oldu. Biraz da erken… Tüm geç kalmışlıklarımızın ortasında sarsıcı ve kırıcı bir erken vedaydı. O hiçbir şeye seyirci kalmayandı. Dürbünle bakmazdı, içinde yaşardı. Ömrünü ve kalbini yoran bir gerçekliğin parçasıydı. Sürgünün, mahpusluğun, düşmenin ve hep kalkabilmenin kelimeleriyle sayfaları doldurandı. İşçinin alnındaki teri, çocuğun kursağındaki boşluğu, kadının elindeki nasırı, adamın cebindeki yırtığı gören değil, bilendi. Cibali’nin sokaklarında gece yankılanan daktilo sesi, gün doğumunda sofraya koyulacak ekmekti.  O, Adana’nın uçsuz bucaksız beyaz denizinde romantizmin salıyla gezmiyordu. Pamuk tozuna bulanmış, ekmek parasıyla sınanmış, fabrika düdüğüyle uyanmış, insan içine karışmış bir eldi. Sürgünde çatlamıştı o el. Mahpushane demirlerini kavrayarak nasırlaşmıştı. Ekmek kavgasında titremişti. Fabrika kapılarından, işçi kahvehanelerinden, dar evlerden, kıt kanaat sofralardan, erken büyümüş çocuklardan, geçim derdiyle kırışmış yüzlerden geçiyor, aralarında geziniyordu kalemi. Ne yoksulluk dekoruydu, ne de fakirlik figürandı. Eksikleriyle, kızgınlıklarıyla, küçük sevinçleriyle, büyük yenilgileriyle, gülüşleriyle, ayıplarıyla, onurlarıyla yazdı; işçiyi, emekçiyi, çocuğu, kadını, bütün bir halkı. Aynı sofraya oturduğu, acıyı paylaştığı, insan sıcaklığını bulduğu yerde durdu, yaşadı.

Bir insanı yalnız mağduriyetiyle değil, mizahıyla da görmek… Bir yoksulu yalnız açlığıyla değil, hayaliyle de yazmak… Bir işçiyi yalnız teriyle değil, inadıyla, kurnazlığıyla, sevgisiyle, öfkesiyle, insanlığıyla anlatmak… Orhan Kemal’in kalemi buydu. Hayatı allayıp pullamazdı ama karartıp surat da asmazdı. Ne acıyı parlatır ne umudu pazara çıkarırdı. İnsanın içindeki kırığı da görürdü, direnci de. Bir cümlede yokluğu gösterir, öteki cümlede yokluğun içinden fırlayan gülüşü yakalardı. Yani Orhan Kemal tam da bizi yazdı, haziran da tıp ki yazdıkları gibi bir kez daha yaralanmıştı…

Sonra Ahmed Arif…

Diyarbakır’ın dar ama güneşin ısrarcı olduğu sokaklarından yürüyüp geldi. Sokaklar dardı fakat ufuk sonsuz derinlikteydi. Duvarlar taştandı fakat kalpler bir su yumuşaklığındaydı. Güneş bir çatlak bulur; bir kapı aralığı, bir avlu boşluğu, bir çocuk bakışı ve sızar içeri. Bu sızıntı elbet şairi de bulur. Şiir güneş gibi davranır… 

Ahmed Arif’in şiiri; kristal bardaktan yudumlanan suya benzemez. Avuçla içilir. Kana kana. Dağ başında, yol ağzında, gece yarısında, mahpus damında, sevdanın en kıtlık zamanında içilir. Serttir ama ayakta tutar. Yakıcıdır ama derin bir nefesle bittiğinde şiir, serinletir. Barut kokusu, toprak kokusu, anne duası, sevda yangını mayalar şiiri. Aşk delikanlı durur. Hüzün başı dik yürür. Hasret bile mağrurdur. Sanki her dize, gece yarısı kapısı çalınmış bir evin içinden çıkar. Sabaha kadar direnmiş bir insan gibi ayakta kalır.

Şair olmasını istediği insanı yazdı. Eğilmeyen, satılmayan, bekleyen, seven, haksızlığa razı olmayan insanı. Bir coğrafyanın kederiyle insanlığın onurunu aynı dizede yan yana yürüttü. Belki azdı, özdü ama tadı damağımızda kaldı. Geri dönen mektupların kırgınlığına inat yazabilme cesareti gösterirdi. Sonsuz bir çağrının asla gelmeyecek olan tarafına seslendi. Yumruk yumruğa bir dövüşün cesaretinden daha büyüktü aşkla dans etme cesareti; şair, onu gösterdi. Kalabalık şehirlerin o korkunç gürültüsünden daha güçlüydü bozkırın sessizliği; şair, onu anlattı. Ve o da tüm ruhların hayata koştuğu bir ayda bizlerle vedalaştı.

Biri dünya kadar geniş, biri insan kadar yakın, biri dağ kadar dik… Biri “daha güzel bir dünya mümkün” diyor, biri “insana yakından bak” diyor, biri “başını eğme” diyor.  Biri göğe yazıyor, biri toprağa, biri taşa… 

Haziran gelir…

Kiraz kızarır, karpuz soğur, balkonlar yıkanır, çocuklar büyür, akşamlar serinler. Dünya hiçbir şey olmamış gibi döner. Oysa biz biliriz ki bu ayın içinde üç büyük yokluk yürür. Üçü de yanımızdan geçer. Biri omzumuza dünya kadar bir umut bırakır. Biri avucumuza nasırlı bir insan eli tutuşturur. Biri göğsümüze taş gibi bir onur koyar.

Nâzım’ı romantik bir iç çekişe, Orhan Kemal’i yoksulluk müzesine, Ahmed Arif’i kısık sesli bir hasret törenine sıkıştırmadan onları anlayanlar biliyorlar ki; her mevsimde ölmek zor elbet. Kışın ölmek, sobası sönmüş ev gibi zor. Güzün ölmek, dalından düşerken sesini içine atan yaprak gibi zor. Baharda ölmek, tomurcuğu yarım bırakmak gibi zor. Ama haziranda ölmek başka türlü zor. Nâzım’ın umudu, Orhan Kemal’in insan kokusu, Ahmed Arif’in göğsümüze mühürlediği haysiyet; dünya bu kadar ışıklıyken, kalbin gölgesini büyütür.

Yazarın Diğer Yazıları
Kalbin Gölgesi

Dışarısı hercai renkli. Kalktı puslu kışın perdesi. Gökyüzünü çizmek isteyenin işi kolay şimdi; parlak açık mavi. Parçalı bulutlar terki diyar eyledi. Yıldızlar döndü geri. Bu mevsimin bir yanı kiraz, bir yanı karanfil; bir yanı okul çıkışı, bir yanı deniz hesabı. Güneş, tepede kızarmış bakır bir tasa benzer. Çatlamış toprak, oluk oluk su ister. Çocukları oyun, […]

Devamını Oku
Çocuklar Kurtarır

Ses değişti, yüz değişti, yürüyüş ağırlaştı. Eller büyüdü, gözler yoruldu, omuzlara yılların yükü yerleşti. Hayat silkeledi, ruhun tozlandı. Yırtıp attığın takvim yapraklarını saydın, çok olmuş. Fakat bir inat var içinde. Onca değişikliğe rağmen öyle bir şey yapıyorsun ki, hiç değişmediğini sanıyorlar. Yorgun gözler aynı ışıkla bakıyor, büyük eller aynı şefkatle uzanıyor. Omuzlar biraz düşük belki, […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara, Düşlerin Gerçek Olduğu Yerdir!

DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu.  Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]

Devamını Oku
Müşterek İhtimalini Mümkün Kılmak: Esat Hâl’in Hafızası ve Gelecek Yolculuğu

Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]

Devamını Oku