“Daha kaç kere söküp yapacağım ben bu duvarı?” Dizlerini çocuk gibi kırıp söylüyor bunu. Rengarenk boyalarla lekelenmiş kot pantolonunun arka cebinden çıkardığı naylonu boşluğa savuruyor. Naylon bir anda incecik, şeffaf, kocaman bir örtüye dönüşüyor, ağır çekimde dalgalanarak zemine seriliyor. “Sen müthiş bir sihirbazsın Celal Usta.” diyorum kahvemden koca bir yudum alarak. “Bırak Allah aşkına Nalan […]
“Daha kaç kere söküp yapacağım ben bu duvarı?”
Dizlerini çocuk gibi kırıp söylüyor bunu. Rengarenk boyalarla lekelenmiş kot pantolonunun arka cebinden çıkardığı naylonu boşluğa savuruyor. Naylon bir anda incecik, şeffaf, kocaman bir örtüye dönüşüyor, ağır çekimde dalgalanarak zemine seriliyor. “Sen müthiş bir sihirbazsın Celal Usta.” diyorum kahvemden koca bir yudum alarak.
“Bırak Allah aşkına Nalan Hanım,” diyor, “bizim yaşımızda sihirbaz mı olur?”
“Ne varmış yaşımızda,” diyorum, “altmış yaş artık orta yaş sayılıyor. Sen zaten benden gençsindir.”
Aksi sihirbaz oralı değil, ağzının ucunda henüz yakmadığı sigarası, elleri belinde salonu mutfaktan ayıran duvara bakıyor. “Önce kırdırdın, pencere yaptırdın, sonra onu kapattık, şimdi de koca duvarı yeniden kıralım istiyorsun ha??”
“Cam tuğladan yeni bir duvar muhteşem olacak buraya!”
Celal Usta kendi etrafında usulca dönerek salonumu çevreleyen kadife perdelere, antika biblolara, sabah güneşinin ışığında pırıl pırıl, tek çiziksiz boy gösteren sehpalarıma, fırfırlı, saten, dantel örtülerime, kristal küllüklerime, yağlı boya tablolarıma, el boyaması tabaklarla bir arada duvarlara astığım kaneviçelerime bakarken düşünceli. Ama düşüncesi bir bıçak darbesiyle kesilmiş gibi ellerini bacaklarına çarpıp hareketleniyor. Ayaklarının yanlarına basa basa salondan çıkıyor, holdeki ayakkabılıktan terliklerini bulup geliyor. Kahverengi iki çapraz bantın arasına yün çoraplı ayaklarını sığdırışını izliyorum. “Bu sene sana yeni terlikler alayım Celal Usta.” diyorum. “Bu arada favori rengin var mı?” Ağzındaki sigarayı eline alıp başını sallarken nihayet gülüyor.
“Yazın da şu taşları parkeye mi çevirsek, ne dersin?”
“Sanki sözümü dinleyecekmiş gibi bir de soruyor.” diyor. “Yaz günü beni böyle son dakika bulamazsın ama. Önceden haber ver.”
“Doğru, köye gidiyorsun.”
Alet çantasına eğiliyor. “Onca fındığı kim toplayacak?” Soğuk, metal kargaşanın içine elini daldırıp karıştırıyor. Bulduğu bantla naylon örtünün kenarını süpürgeliğe iliştiriyor. “Tuğlaları öğlen benim oğlan getirecek.” diyor. “İkimiz girişiriz, akşama biter.”
“Avizeyi sökelim önce yine. Dur, bir örtü bulayım.”
“Topkapı Sarayı istemedi mi daha bunu senden?” diye sesleniyor arkamdan.
Holde kapıya yakalanıyorum. Genç kızın uzattığı tepsideki alüminyum kaplardan birini alıyorum. “Anneannemin lokması.” diyor. Bir an kabı tepsiye gerisin geriye bırakasım geliyor. Ama kız sırtını dönmüş bile. “Başınız sağ olsun.” diye mırıldanabiliyorum ancak. “Çok iyi insandı.”
Kapıyı kapattığım gibi mutfağa çark edip tatlıyı kabıyla birlikte tepetaklak çöpe atıyorum.
Celal Usta balkon kapısını çekiyor. Arkamdan dolanıp duvara yasladığı merdivenini alırken şehrin isiyle karışık sigara kokuyor. Elleri soğuktan kıpkırmızı kesmiş, avizenin duyuna uzanıyor. “Şu üçüncü kattaki komşuyu tanır mıydın?” diye soruyorum.
“İki senede bir evini boyatırdı.” diyor.
“Başka?”
“O kadar.”
“Ne renklere boyatıyordu mesela?”
“Ne bileyim,” diyor tornavidayla işini görürken. “Şampanya rengi. Vanilya.” Söktüğü vidalara göre başını bir o yana bir bu yana yatırıyor. “Bej. Kum rengi.”
“Hepsi de ölgün renkler.”
“E salon renkleri işte.” diyor.
“Ya işte.” diyorum, avizenin ışığı emip binbir renge dönüştüren taşlarından birine dalıyor gözüm. “Şöyle en azından bir duvarını mora, sarıya boyasa, altı ayda bir evini tazelese, küçük küçük tadilatlarla filan… Ömrü uzardı kadıncağızın.”
“Hazır mı örtü?”
“Ne örtüsü?”
“Avizeyi gömeceğiz ya!”
*
Sevda’yla buluşmayı bu yüzden sevmiyorum işte. O da evine hiç bakmaz. Yıllardır aynı mutfak, aynı banyo. Aynı koltuk yüzleri. Bir vazonun yeri değişirse diye ödü kopuyor. Kırk yıllık eşyalarının sağlamlığıyla övünür durur. Bilmiyor ki bu huyu onu erkenden öbür tarafa götürecek! Sonra gelir benim duvarlarımın önünde selfiler çeker. Cam tuğla işini de kıskandı mı, genç işi diye yargıladı mı belli değil. Bu dükkânda da kimse kimseyle ilgilenmiyor galiba. Bahçe makaslarını, kargaburunları, kerpetenleri geçtim. Çekiçler de burada. Plastik çekiçler. Metal saplılar. Bulunduğum koridorun ucunda, ters ışıkta bir gölge belirip kayboluyor. “Pardon!” diye sesleniyorum. Aradığım şeyi bir türlü bulamıyorum. Demir saplı bir çekici elime alıp ağırlığını yokluyorum. Fena değil ama yetmez. İnternetten sipariş versem kimbilir ülkenin neresinden günlerce gelmez. Bana şimdi lazım.
Sonunda “Buyurun hanımefendi.” diyen sese dönüyorum.
*
Daha eve girmeden çöp saatini kaçırdığımı fark ediyorum. Zavallı ölü komşumun lokmaları bunca saattir evimin sınırları içinde. Işıkları bile yakmadan mutfağa dalıyorum, çöpü alelacele kapının önüne, neredeyse asansörün dibine bırakıyorum.
Celal Usta’yla oğlu harika iş çıkarmışlar. Hokus pokus! Abajur ışıkları altında cam tuğlalar büyülü görünüyor. Kimbilir gün ışığında nasıl görünecek yeni duvarım. İçeriye geçip üstümü değiştiriyorum. Sonra ayakkabılığın önüne bıraktığım torbadan balyozu çıkarıp banyoya geçiyorum. Fayansları pırıl pırıl, derzleri bembeyaz duran küvetin önünde diz çöküyorum. Geçen sene mi yaptırmıştım burayı? Lavaboyu değiştireli altı ay olduğuna göre küvet de en az sekiz aylık var. Balyozu iki elimle kaldırıp tüm gücümle vuruyorum. Tek vuruşta şahane bir yıkım! Bir sihirbazlık da benden diyebilir miyiz? Küvetin köşesi paramparça. Ayaklanıp telefonumu buluyor, Celal Usta’nın numarasını tuşluyorum. Telefonun açılmasını beklerken dirseklerimdeki beyaz tozları süpürüyorum.
*
Huysuz Virjin, bir zamanlar bodrum katındaki evinde otururken tutkuyla dua eder: “Allahım bana gönlümce bir ev var, onu istediğim gibi dayayım, döşeyim, ertesi gün öleyim.” Duası gerçekleşir ve harika bir eve sahip olur. İşte bu öykü, Huysuz’un ölmemek için bulduğu çözümden ilhamla yazıldı. Onun sözleriyle: “İşim biterse yukarıya alacak beni diye her gün bir iş çıkarıyorum.”
Yüksek ata binmiş, kendi arzuları olan bir kadın hoşa gider mi? Deborah Levy Okul çıkışlarında gelirdin bana. Erkeklere, hayatın anlamına dair arayışlarınla, inişlerin çıkışların ve boşverişlerinle ben ilgilenirdim. Anlatırken heyecanlanmazdın, öyle tansiyonu yüksek biri değildin sen. Aksine solgun, kalabalıkların içinde kendini belli etmeyen bir genç kadındın. Bunları söylediğim için bana kızmayacağını biliyorum, kılın kıpırdamaz, hatta […]
Devamını Oku
“Kombinezon giymeye başladın mı artık canikom?” “O ne babaanne?” Gülümsüyor. Önüne bakıp kucağındakileri ayıklamaya devam ediyor. Bacaklarımı güneşe çevirip terliklerimi çıkarıyorum. Çimen sıcacık. “Bir ara bize de gel,” diyor, “anneni de al gel.” “Gelirim babaanneciğim.” “Böyle fasulye yaparım size de.” “Bamya değil miydi o?” “Öyle miydi? Bamya da yaparım canım, kurabiye de yaparım. Nafiz […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku