Ankara’nın kültür tarihini kazımaya başladığınızda ünlü bir Danimarkalı şairle karşılaşırsınız, şaşırmayın. Danimarka’nın tartışmasız en önemli şairlerinden olan Henrik Nordbrandt (1945-2023), 1970’lerin başında ilk kez Türkiye’ye gelmiş, daha sonra farklı yerlerde bulunmuş ve en sonunda, 1990’ların ortalarında ayrılacağı güne kadar Ankara’da oturmuştur. Yurtdışındaki eğitimimi tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönmüş, kısa dönem askerlik yapmış ve 1991’in Şubat’ında üniversitede […]
Ankara’nın kültür tarihini kazımaya başladığınızda ünlü bir Danimarkalı şairle karşılaşırsınız, şaşırmayın. Danimarka’nın tartışmasız en önemli şairlerinden olan Henrik Nordbrandt (1945-2023), 1970’lerin başında ilk kez Türkiye’ye gelmiş, daha sonra farklı yerlerde bulunmuş ve en sonunda, 1990’ların ortalarında ayrılacağı güne kadar Ankara’da oturmuştur.
Yurtdışındaki eğitimimi tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönmüş, kısa dönem askerlik yapmış ve 1991’in Şubat’ında üniversitede çalışmaya başlamıştım. Neticede, iki yılı İstanbul’da olmak üzere bir on yıl kadar uzak kaldığım şehrime dönmüştüm ama tabii ki ben de arada ‘büyümüş’, yeni bir iş ortamına girmiş, yeni bir çevre edinmiş ve artık iyice yaşlanan annem ve hastalıklarıyla yaşamam gerektiğini idrak etmiştim. Her şeyin değişmez bir düzeni olduğu İskandinavya tecrübesinden sonra Ankara’nın başıboş ‘düzensizlikleri’ kafamdaki ‘neden döndüm ki?’ sorusunu hep aklıma getiriyordu. Üstelik, son on yıl boyunca deniz kenarında yaşamış, onun kokusuna alışmış ve tipik bir ‘Ankaralı’ meselesi olan deniz özlemi de sıkça aklıma düşer olmuştu. Bir bahane arıyordum ‘geri dönmek’ için ama biliyordum, ‘dönüş’ pek de mümkün değildi.
İşte o sıralar, Ankara’da bir Danimarkalı şair olduğunu duydum: Henrik Nordbrandt. Bu ismi biliyordum. Norveç’te okurken, bir kitapçıda gördüğüm ve ismine tav olduğum (Keman Yapımcıları) ve yarım Norveççemle (Norveççe, Dancaya çok yakındı) okumaya çalıştığım, okudukça mest olduğum kitabın şairiydi. Henrik ile sadece bir kere sohbet edebildim, bir araya tekrar gelmek için karar vermiş de olsak araya bir şeyler girdi ve uzunca bir zaman sonra aradığımda Türkiye’den gittiğini öğrendim. Ancak yıllar sonra, gidişinin nedenini yazının sonunda okuyacağınız şiiri okurken anladım. Ruznâme isimli günlüklerinden meseleye iyice vakıf oldum. Türkçe bilen şairin, Türkiye siyasetini yakından takip ettiğini bilmiyordum. Arkadaş çevresinde kimler olduğundan da haberdar değildim. Başka şeyler konuşmuştuk onunla. “Neden Ankara?” diye sormuştum, “deniz yok, yeşil de sayılmaz, neden İstanbul değil?” Şairlik böyle bir şey, söyledikleriyle beni mat edivermişti. Bana bozkırın sonsuzluğundan, sürekli hareket eden insanlardan, yersiz yurtsuzluktan, bir şairin ‘olmazsa olmazlarından’ söz etmişti. Tam kavrayamamıştım sanırım ama artık anladığımı düşünüyorum. ‘Deniz’ meselesinden bahsetmiştim, çevirdiğim ikinci şiirde, denizin nasıl Ankara’da olabileceği anlatılıyor. İlk şiirde şair, telefon santralındaki memurla konuşuyor.
Henrik
Halep, Edirne, Nazilli, Rize, İzmir, Konya.
heceledi telefon operatörü bu şekilde
hatalar olmasın diye ismimde.
Bana gelince, bir hatayım ben devasa:
İsmi geçen her bir yerde, rüyalarımda
en az bir kere aradım kendimi ama nafile.
Haritada bilinmeyen isimler olmaktan çıkıp o yerler
dönüştüler insanlara, çekip giden,
aralarında bir iz gibi beni sonra orada bırakan.
Ankara, deniz kenarında.
Aynı tema, bir diğer şiirde yolculuk ile eşlenerek anlatılıyor.
Ankara, deniz kenarında
Yolculuk yaparken
düşünürüm yolculuğu, çıkarım
yola, yolculuk yanımda
varamam böylece bir yere.
Bir saat takar, başını öne eğer
kibarca selam verir
her bilet aldığımda
ve uyur
mutlu mesut mezarlıklarda.
Garipleştirdi onu yıllar
benim gibi, çekilir oraya buraya
değil bir aksesuardan
daha fazla.
Acayip bir çift diye düşünür insanlar,
ne derler acep gördüklerinde.
Bilirim sadece isimlerini
yerlerin
ve varlık bulmaz hiçbiri
yolculuğumda,
beklemez benden yazmamı.
Devam etmeliyim ama
ve aldırmamalıyım
ve son bir güzellik yapmalıyım:
Burası Ankara, deniz kenarında
ardımda menekşeler.
Gelelim, şairin Ankara’dan gitmesine. Sivas Katliamı’nın yarattığı travmayı okuyacağınız şiirde hemen fark edeceksiniz. Danimarka’da yazıldığı anlaşılan bu şiirde üç yakın arkadaşının onda bıraktığı izleri de okuyabiliyoruz. Sevgilisini bir trafik kazasında kaybettiğini öğrendiği günün akşamında, acısını onunla paylaşan arkadaşlarının yüce gönüllüğüne biz de şahit oluyoruz. Şiiri, Sivas’ta katledilen Uğur Kaynar, Asaf Koçak ve Behçet Aysan’ı hatırlayarak okumanız Henrik’i de mutlu edecektir, eminim.
Uğur, Asaf, Behçet
Müdavimi olduğum bara
o akşam gittiğimde paramparça
ve önceki gün
sevgilimin öldüğünü söylediğimde
oradaydı üçü de:
Uğur dışarı gitti ve çiçek aldı,
yanımda götürmemi istedi onları
oraya, olay mahalline
bir gün gittiğimde.
Asaf, bir resim hediye etti sonradan
ve Behçet, psikiyatrist olan
baş edebilmem için “keder” denenle
yardım önerdi bana.
Denk düşmüştü hakikaten öyle
oradaydı o akşam her üçü de,
fanatik bir güruh tarafından
katl’olanacak iki sene sonra,
yakılacak Tanrı adına.
Duruyor içinde kurumuş güller
arabamın bagajında,
sararıyor Asaf’ın resmi
çerçevesinde duvarda.
Kedere gelince,
bu sözcüğü nasıl öğrendiğimi
merak ederim hâlâ
çünkü yıllardan beri
her şeyden çok bezdiren beni
can sıkıntısıydı.
“Yıllarca Ankara’da yaşadım” dediğimde bir an duraksıyorum; yok, aslında hemen her zaman Çankaya ilçesinde yaşadım, diyorum. Yine duraksıyorum; yok, aslında Çankaya’nın Küçükesat, Kavaklıdere, Ayrancı üçgeni ve komşu semtlerde çok daha fazla zaman geçirdiğimi fark ediyorum. Devam ediyorum, düşündükçe çemberin çapı daralıyor ve sonunda yaşadığım sokakta son buluyor. Neden acaba? Hâlbuki İstanbul’da aşağı yukarı on beş […]
Devamını Oku
Yıllarca yürüdüğüm Tahran Caddesi’nin uzunluğuna baktım, 600 metreymiş! Benim için ise bir yazı ile sınırlanmayacak kadar uzun, upuzun! Hemen söylemeliyim, daha sonraki yazılarımda da söz edeceğim bu kısacık caddeden. Çocukluk yıllarımdan başlayarak liseyi bitirene kadar defalarca geçmişimdir bu “ara yoldan”, neyle neyin arası? Başçavuş Sokak’ın sonundaki evimizle Kavaklıdere arasında. Bu arada, benim yürüdüğüm zamanlarda Tahran […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku