Bir gün adıyla sanıyla Cebeci’yi yazacağım aklıma gelir miydi, bu yazıya başlayıncaya dek, hayır! Cebeci’yi ima yoluyla, üstü kapalı sayılmasa da örtük, bazen ayrılık acısıyla “adını anmayacağım” diyerek yazdığım olmuştur, şiirlere zaten geçmiştir. Ankara Alfabesi’ni yazarken, C harfine de gelmişken Cebeci’yi yazmamak olmazdı! Cebeci benim için de ne çok şey demektir, akrabalıktan aşka, ayrılıktan acıya, […]
Bir gün adıyla sanıyla Cebeci’yi yazacağım aklıma gelir miydi, bu yazıya başlayıncaya dek, hayır! Cebeci’yi ima yoluyla, üstü kapalı sayılmasa da örtük, bazen ayrılık acısıyla “adını anmayacağım” diyerek yazdığım olmuştur, şiirlere zaten geçmiştir.
Ankara Alfabesi’ni yazarken, C harfine de gelmişken Cebeci’yi yazmamak olmazdı! Cebeci benim için de ne çok şey demektir, akrabalıktan aşka, ayrılıktan acıya, dersten dayanışmaya, dostluktan yoldaşlığa, ağaçlardan parklara Cebeci.
Kızılay’dan dolmuşla gittiğim de olurdu, ama öyle güzel bir yolu varken yürümemek, doğaya, gökyüzüne, kuşlara, kedilere, köpeklere, parklara, aşklara, sulara saygısızlık olurdu, yapamazdım, yapmadım!
Çokluk yürüdüm, tek başıma da yürüdüm, bir aşkın sevincinden tutarak ve çoğalarak da yürüdüm, hür yürüdüm, zulme zorbalığa haksızlığa karşı benim gibi binlerce öğrenciyle, gençle omuz omuza gür yürüdük, yürüdüm. “Bekle bizi İstanbul” dediği gibi şiirin, beni bekliyorsa Cebeci, koşa koşa gelir, sende yine yürürüm!
Büyük şairler İstanbul’u sevmişler, Ankara aşkını da bizim gibi küçük, ortaboy şairlere bırakmışlar iyi ki! Bir kez daha büyüklüklerini göstermişler, Ülkü Tamer’in söyleyişiyle “Ben sana teşekkür ederim…”
Cebeci’nin güzel insanlarının başında Halil Amca’m, annemin ‘Koca Halil’ diye andığı ve sevgili eşi Kıymet Yenge’m gelir. Amcam az konuşan, çok gülen, babacan bir adam, yengemse her şeyi merak eden, bilmediğini öğrenmek isteyen, ince ince soran, düşüncesini belirten tatlı bir kadın. Duygu ile Ali’yi yetiştirdiler, torun torba sahibi oldular, Bahadır Sokak’ta yıllarca oturdular, ODTÜ yıllarımda uğrak evlerimden biriydi. Şimdi kışları İzmir’de, yazları Eskişehir’de köyde kalıyorlar.
İki çift pabucumdan biri yırtılınca amcamların sokağındaki ayakkabıcıya bıraktım onarması için. ODTÜ’de yurtta kalıyordum o sırada, dersler, eylemler, yazılar derken uzun süre uğrayamadım, bir mevsimden de fazla. Uğrayabildiğimdeyse ayakkabıcı, “o kadar zaman gelmezsen, ayakkabı da beklemekten sıkılır, yürür gider!” minvalinde tatlı mı tatlı bir ders vermişti bana, zaten öğrenciydim, gerçi ders almayı hep severim! Keşke bütün dersler…
Olay Ankara’da ve 1975-80 yılları arasında geçiyorsa, hem ateşli hem heyecanlı hem de gepgenç yıllar olduğunu söylemek gerek. Hukuk Fakültesi ve SBF, Siyasal Bilgiler Fakültesi ya da kadim adıyla Mülkiye’ye sık sık gittiğimiz yıllar. Günaşırı katledilen öğrenci, gazeteci, aydın, sendikacı, işçi pek çok yurttaşın cenazesi, anması için topluca giderdik, Kızılay’ dan Kolej’e, Kurtuluş’a, oradan Cebeci’ye.
SBF’ye bağlı Basın Yayın Yüksek Okulu da oradaydı, ve orada sigara dumanlarının sisi arasında bir görünüp bir kaybolan, ama sözü hiç kaybolmayan bir adam vardı, sevgili Ünsal Oskay Hoca’m. Benjamin, Adorno, Frankfurt Okulu’yla tanıştığım günlerdi sosyoloji bölümünde. Hoca da o günlerde Basın Yayın’ın dergisinde uzuuun mu uzun yazılar yazıyordu onlar hakkında. Anlattıklarının dili nasıl büyüleyiciyse, Ünsal Hoca’nın yazılarından da öyle büyüleniyordum. Hoca, Ece Ayhan’ı çok severdi, konuşması ve yazısı da, biraz Ece Ayhan şiiri gibi ‘atonal’ yani sıçramalıydı. Çok bilgi, çok düşüncenin üstüste bindiği ve akla gelmedik, çok ilginç bağlantıların kurulduğu bir konuşma. Ders anlatmaya doyamayan adam, ofisinde de başka bir okuldan gelmiş öğrenciye, bana, anlatmaya üşenmiyor, değerli zamanını harcıyordu. Belki de iyi hocalık böyle bir şeydir. Şu sıralarda hakkında yazılmış ilginç bir roman okuyorum sevgili Ünsal Hocam, öğrencin, şimdi kendisi de hoca olan Cengis T. Asiltürk’ün Karnavalın Ortasındaki Adam Ünsal Oskay romanında seninle yeniden karşılaşmak, coşkunu duymak bu kuraklıkta, yazarın dediği gibi ‘karnaval’ yaşattı bana.
“Ankara’da aşık olmak zor iki gözüm” şarkısı o günlerde yoktu ama, daha zoru yalnız olmak, ayrı düşmekti! Ankara’da genç olmuşsan devrim için savaşırsın, aşk için çarpışırsın, şiir için kahrolursun, Kaptan’ın dediğine benzer biçimde, felaketin olur, ağlarsın! Cebeci’nin yokuşları gençlik içindi o günlerde, aşk içindi, aşkbayırı deyip tırmanırdım, bir su kuşu bekliyorsa o yokuşun sonunda tırmanmaz mı insan, uça uça giderdim! Gittim.
“Sonra her şey değişiverdi”. Niksar’da çocukluk evinde küçük bir serçe kadar hür olan Cahit Külebi de bu dizeleri Ankara’da yazmış. Yazdığı gibi de olmuş, oldu. Hepimiz İstanbul’a geldik, aşkı bitirdik, Ünsal Hoca’yı yitirdik, devrim zaten vuslat oldu, bir başka bahara kaldı. Bana da unutmadığım Cebeci’yi bu yazıyla anmak kaldı. Ankara’da kalan, Ankara’dan kalan her şey gibi çok değerli.
Bozkırın başkenti, edebiyatın da başkenti mi? Cemal Süreya’ya bakılırsa, onun ‘Başkentim’ diye bir yakını gibi sevgiyle, aşkla seslendiği de anımsanırsa, Can Yücel’in “Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi” babası Hasan Âli Yücel’e yazdığı “Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim” şiirindeki “daha başka tür aşklar, geniş sevdalar” dizesinin Ankara’yı sevme duygusunu büyüten bir dize olarak yerini […]
Devamını Oku
Yalnızca dört yıl belediye başkanlığını yapmış o zamanlar büyükşehir olmayan Ankara’nın. Yaşım tuttuğu için aklımda ama, Ankara’nın ‘unutulmayanlar’ı arasında da hatırlı bir yeri var kanımca. Soyadının da hatırlı bir ağırlığı var; Vedat Dalokay, adı ve soyadıyla tam olarak biliniyor da, Dalokay deyince belediye başkanı olmanın da ötesinde bir yerde anıt anısı kuruluyor, duruyor. Dalokay: Çok […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku