Zülfü Livaneli sanatını müzik, sinema, edebiyat olarak bölümlendirmek, herhangi bir eserini tek bir çerçevede ele almak çok zor. Çünkü onun sanatı, bireysel bir dışavurum meselesi değil müzikle, sözle ve edebiyatla kurulan bir düşünce dünyasından oluşuyor. Livaneli’nin yarım asrı geçen sanat yolculuğunda zamanlar, nesiller ötesi güçlü bir özellik var. Bu, tıpkı müziği gibi edebiyatında da öne […]
Zülfü Livaneli sanatını müzik, sinema, edebiyat olarak bölümlendirmek, herhangi bir eserini tek bir çerçevede ele almak çok zor. Çünkü onun sanatı, bireysel bir dışavurum meselesi değil müzikle, sözle ve edebiyatla kurulan bir düşünce dünyasından oluşuyor.
Livaneli’nin yarım asrı geçen sanat yolculuğunda zamanlar, nesiller ötesi güçlü bir özellik var. Bu, tıpkı müziği gibi edebiyatında da öne çıkıyor. Onun romanlarını okuyanlar, genellikle kitabın su gibi aktığından, hikâyenin kendilerini derinden etkilediğinden söz eder. Bunun arkasında elbette ustalıkla yönetilmiş bir edebiyat işçiliği, sehl-i mümteni yani kolay görünen, ancak benzeri söylenmeye kalkılınca zor olduğu anlaşılan söz söyleme sanatı var. Ama o kitabı elinizden bırakamamanızı ya da uzun yıllar sonra anımsamanızı sağlayan sebep sadece bu değil. Livaneli romanları tıpkı onun şarkılarına eşlik eder gibi okunur. Okur, bir meselenin parçası olarak romanla bütünleşir. Satırlar arasında bir balıkçı kasabasında Mesude ve Mustafa’nın komşusuna, Ada’da 41. evin sahibine, Konstantiniyye Oteli’nde bir konuğa, Şile’de Maya ve Profesör’ü bekleyen bir ahbaba, Tabib Atıf Hüseyin ile Selanik sokaklarında yürüyen, Meleknaz’ın omzuna sevgiyle dokunan bir dosta dönüşür.
İnanç, dünyanın en birleştirici duygusudur. Yaşama, insanlık değerlerine, iyiliğe ve sevgiye olan inanç herkesi birleştirir. Livaneli, okurunu duyarlı olmaya, çirkinliğin karşısına güzelliği, zorbalığın karşısına umudu koyarak hayata müdahale etmeye davet eden bir yazar. Bunu onurlu bir düşünce dünyasında birleşme çağrısı olarak görebiliriz. Yalnız, bu çağrıya kulak vermek, seçimleriyle birbirine kenetlenmiş o güzel zincirin halkası olmak kolay değil. Bunun için zihinsel ve duygusal bir emek sarf etmek gerekiyor. Çünkü Livaneli, okuruna iyi vakit geçirmeyi, onu keyifli bir yolculuğa çıkarmayı vaat etmiyor. Aksine edebiyatı sarsıcı ve dönüştürücü bir alan olarak benimsiyor. Onun müziğinde olduğu gibi edebiyatında da meselesi olan, güçlü bir sanat tavrı var. Samimiyet, özen ve zarafetle bütünleşmiş bir tavır.
Edebiyat deneysel ve ispatlı bilgilerin aktarılması gibi bir amaç gütmez. Ancak bu, edebiyattan öğrenilemeyeceği anlamına gelmiyor. Nitekim Livaneli romanları, okuruna hem edebi lezzeti hem de öğrenmenin hazzını tattırıyor. Okur, karakterleri ve hikâyeleri dönemin toplumsal koşulları içinde kavrarken azımsanmayacak ölçüde bilgiyle de karşılaşıyor. Tarihsel, kültürel, siyasal ve çevresel açıdan güçlü bir zemin üzerine kurulan bu romanlar, yazarının entelektüel birikiminin doğal bir yansıması.
Kartacalı köle Terentius’un M.Ö. 163’te sahnelenen Heauton Timorumenos adlı komedyasında geçen ünlü bir replik vardır. Nitekim uzun yıllar sonra Karl Marx, bu cümleyi doktora tezinin epigrafi olarak kullanacaktır: “Homo sum, humani nihil a me alienum puto.” Dilimize “İnsanım, insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.” olarak çevrilen bu cümle, Livaneli’nin de kalemine yön vermiş. Çünkü onun edebiyatında insan, sadece olayları taşıyan bir unsur değil; acılarıyla, çelişkileriyle, iyilikleri ve karanlıklarıyla derinlemesine anlaşılmaya çalışılan bir varlık. Odağında insan olan bir edebiyattan söz ediyoruz. İyiliğin, güzelliğin, aşkın yanında kötülüğün, adaletsizliğin hatta zulmün yaşandığı hikâyelerden. Yazar, akademisyen, gazeteci, padişah, mülteci, siyasetçi… Livaneli’nin karakterleri hiçbir zaman sadece “iyi” ya da sadece “kötü” değil. Livaneli, iyilerin kusurlarını, kötülerin insancıl taraflarını göstererek yazıyor. Kınanması ya da tutulması gereken şeyin insan özellikleri değil onları yaratan koşullar olduğunu okura aktarıyor. Burada “kötülük insan doğasından çok, toplumsal ve kültürel koşulların sonucudur” diyen Erich Fromm’un düşüncesiyle kesişen bir yaklaşım var. Livaneli de karakterlerini yargılamaktan çok anlamaya çalışıyor. Okurundan da aynı yaklaşımı bekliyor.
Büyük sanatçıların ortak özelliği insana güvenmeleridir. Onlar, insanların gerçek sevgiye ulaşacaklarına ve yapıtların estetik değerini anlayacaklarına inanarak üretirler. “İnsan gücüne inanıyorum, sözün gücüne de bundan dolayı inanıyorum.” diyen büyük usta Yaşar Kemal gibi Zülfü Livaneli de insana güveniyor. İnsan yüreğinin güzelliğine ve onuruna olan inancı onun edebiyatının gücünü oluşturuyor.
Hikâyeler anlatmak, duygular canlandırmak, düşünceler yaratmak… Livaneli’nin bütün bunları yapmasını, bu işi sevmesiyle veya herhangi bir kariyer planıyla açıklayamayız. Nietzsche’nin amor fati öğüdünü izlercesine yürüdüğü bu yol, belli ki onun için bir sorumluluğu ifade ediyor. Bizler için ise ömrünü Nâzım’ın anlamak bahtiyarlığı peşinde geçiren, güzel bir dünya inancıyla mücadeleden vazgeçmeyen bir sanatçının eşlikçisi olmak büyük şans.
Zülfü Livaneli sanatını müzik, sinema, edebiyat olarak bölümlendirmek, herhangi bir eserini tek bir çerçevede ele almak çok zor. Çünkü onun sanatı, bireysel bir dışavurum meselesi değil müzikle, sözle ve edebiyatla kurulan bir düşünce dünyasından oluşuyor. Livaneli’nin yarım asrı geçen sanat yolculuğunda zamanlar, nesiller ötesi güçlü bir özellik var. Bu, tıpkı müziği gibi edebiyatında da öne […]
Devamını Oku
Sevgili Arkadaşım Bahar, Bundan tam 26 yıl evvel sana ilk mektubumu yazarken de böyle demiştim. Oysa henüz arkadaş değildik; birbirimiz hakkında öğretmenlerimizin elimize verdiği kâğıtta yazan kadarını biliyorduk. Bahar Çelik, 4. Sınıf Öğrencisi, Ankara’da yaşıyor. Mahalle arkadaşı ya da sınıf arkadaşının ne demek olduğunu biliyordum ama mektup arkadaşını ilk kez duyuyordum. Yüzünü hiç görmediğin, birlikte […]
Devamını Oku
DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu. Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]
Devamını Oku
Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]
Devamını Oku