Ankara’nın A’sı çoktur ya B’si de bitmez! Sokakları yeter, Bilir, Büklüm, Başçavuş, Bestekâr sokakları var, Bala’sı var, Balgat’ı var, Botanik Bahçesi, Bilgi Yayınevi, Bentderesi, Başkentliği, Bulvarı, Büyük Pasaj’ı, Bülent Ecevit’i… Fakat alfabemiz Ankara deyince akla ilk gelen sözcük “Bürokrasi”den hareketle Bakanlıklar’a, oradan da bakanlara uzanıyor ve “Beyefendi” deyip orada duruyor! Ankara, kentlerin “beyefendi”sidir kuşkusuz, bir […]
Ankara’nın A’sı çoktur ya B’si de bitmez! Sokakları yeter, Bilir, Büklüm, Başçavuş, Bestekâr sokakları var, Bala’sı var, Balgat’ı var, Botanik Bahçesi, Bilgi Yayınevi, Bentderesi, Başkentliği, Bulvarı, Büyük Pasaj’ı, Bülent Ecevit’i… Fakat alfabemiz Ankara deyince akla ilk gelen sözcük “Bürokrasi”den hareketle Bakanlıklar’a, oradan da bakanlara uzanıyor ve “Beyefendi” deyip orada duruyor!
Ankara, kentlerin “beyefendi”sidir kuşkusuz, bir kez de “hanımefendi”si olmuştur Cumhuriyet’in ilk yüzyılında. “Bu daha başlangıç” demeyi de unutmadan! Lacivert, çoğunlukla takım elbise, bir kez de tayyör döpiyes olmuştur.
Politikacı ve başta Salkım Hanımın Taneleri, Üç Aliler Divanı gibi çok okunan kitapların yazarı romancı Yılmaz Karakoyunlu ile, devridaim olsun, bir kitap fuarında imzada birlikteydik. Şoförü ya da koruması olan genç ona “Bakanım” diyordu, eski bakandı hatırlıyordum, “Bürokrasi böyledir.” demişti, “Bir kez milletvekilli ya da bakanlık bile yapsanız, artık hep vekilim, bakanım denir.” Ben o görevlerde bulunmamış bazı arkadaşlarım için de kullanıyorum bunu gerçi, şair arkadaşım Tuğrul Keskin, giyimi, tarzı, davranışlarıyla bende hep bu izlenimi uyandırır, ona “vekilim” derim, sanıyorum bu onun da hoşuna gidiyor!
İlk Cumhurbaşkanı’mız Mustafa Kemal Atatürk için “Gazi Hazretleri” deniliyor, “Gazi Paşa” da, ikinci Cumhurbaşkanı’mız İsmet İnönü içinse “İsmet Paşa” ve “Paşa”. Çankaya Köşkü’nün ve devletin görevlileri bilir. Çünkü ikisi de asker olarak, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla yürütüp, Cumhuriyet’i kurarak sivil yönetimi, yani halk egemenliğini başlatan isimlerdir. Hal böyle olunca, Gazi gibi, Paşa gibi, onlara askeri unvanlarıyla seslenilmiş olunması doğal. Oldukları ve olmadıkları her yerde.
1946’da kurulup 1950’de iktidar olan ve 10 yıl hükümet eden Demokrat Parti’den Başbakan Adnan Menderes, Cumhurbaşkanı’ysa Celal Bayar’dı. Parlamenter sistem olduğu için cumhurbaşkanlığı sembolikti, yürütmenin başında başbakan vardı ve onun sözü geçerdi, belirleyici olan oydu. 27 Mayıs 1960’ta ordunun yönetimi ele alıp, görevine son vererek Yassıada’ya yolladığı Adnan Menderes için “Beyefendi” denildiğini de yine yargılandığı, örneğin Bebek Davası gibi, davalardan biliyoruz. Yassıada mahkeme tutanaklarında da ondan “Beyefendi” diye söz ediliyor.
İktidarda aynı anda iki “beyefendi”ye yer var mı, bilmiyoruz. Kurtuluş Savaşı’nın Kuvvacı Galip Hoca’sı Celal Bayar’a da herhalde “beyefendi” demişlerdir demesine de, yine de o dönemde “beyefendi” denince ilk akla gelen Menderes olmuştur. O da bundan hoşnut kalmış olmalı, ne de olsa Ege’nin zengin toprak ağalarından biridir ve aileden “Beyefendi”dir.
1961 Anayasası’nın özgürlükçü yaklaşımı sonucunda kurulan sosyalist Türkiye İşçi Partisi (TİP) iktidara gelseydi, genel başkanlarından Behice Boran’a “Hanımefendi”, Mehmet Ali Aybar’a “Beyefendi” mi denilecekti yoksa sosyalist yönetimlerde olduğu gibi ikisine de “Yoldaş Başkan”, “Yoldaş Başbakan” mı?
Türk siyasetine damga vurmuş Süleyman Demirel, övünerek söylediği kendi deyimiyle “Çoban Sülü”, başbakanlık da yaptı cumhurbaşkanlığı da. Çok da umurunda olduğunu sanmıyorum “Beyefendi”liğin. Duyunca gülmüş bile olabilir, “haşa” dememiştir de çok da önemsememiştir. Hem o “Baba”dır zaten, “Cumbaba”!
Cumhuriyet’in başbakanları arasında “Beyefendi”liğin en yakıştığı isim de Bülent Ecevit’ten başkası değildir. Karaoğlan’ın mavi gömleği, ak güvercini yanında akla ilk gelen özellikleri sorulsa, herhalde “halkçı”lığı ve “beyefendi”liği söylenir şair başbakanımızın. İçi dolu bir “beyefendi”dir, laf olsun ya da teamül gereği söylenmiş, daha söylenirken anlam yitimine uğrayan cinsten değil: Kibarlık, incelik, anlayış, duyarlılık, değer verme, çelebilik ve alçakgönüllülükle dolu bir “Beyefendi”. Halk hiçbir başbakanı bu kadar kendinden saymamış, evin oğlu gibi bağrına basmamıştır!
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de bu sıfatla anılmayı her bakımdan en çok hak eden “Beyefendi”lerin başında geliyor. Turgut Özal’ı geçmeyelim. Burun kıvırmamıştır ama çok da üstüne alınmamıştır “Beyefendi”liği.
Ezcümle, bir bürokrasinin “Beyefendi”si vardır, bir de Cumhuriyet’in, yani egemen olan halkın ve demokrasinin “Beyefendi”si. Gündelik siyasetten bağımsız bir sağduyusu vardır halkın ve o “bey” ile “efendi” arasındaki ince farkı sezer, ona “efendilik” taslamayacak “bey”leri, “Beyefendi” diye özlemle anar, içtenlikle sever, “Beyefendi”yle yetinmez, “çok beyefendi bir insan” diyerek “insan”lığını da vurgular.
Ankara için 3G yenilerde geçilen 5G ve daha sonra herhalde 6, 7 diye sürecek G’lerden daha fazla, daha yeni, hatta daha gelişkin değil, ama daha değerli, vazgeçilmez ve Cumhuriyetin kurucusuyla özdeş ya da söylenince akla ilk onu getiren ‘ilelebet’ kavramıyla tanımlanacak önem ve özelliktedir. G’lerden G beğenebiliriz ama en beğendiğimiz G herhalde Gençlik olur, eh […]
Devamını Oku
Zülfü Livaneli müzisyen, romancı, sinemacı ve düşünür kimlikleriyle tanınıyor. Bunlara toplumsal sorunlarda söz alması, müdahil olması, girişimlerde bulunması, barış için çabaları da eklenirse, ortaya hemen her çağdan, aydınlanmadan, Rönesans aydınından, modern şiirden, yerel kültürlerden, halk takviminden esinlenmiş, etkilenmiş, yetkin, fakat bununla yetinmeyen, daha doğrusu paylaşma isteğinden, bunu düşünmeyen bir sanat, yazı, müzik ve düşünceden oluşan, […]
Devamını Oku
Virginia Woolf, yazabilmek için insana kendine ait bir oda gerektiğini söyler ya hani, bana da Ankara’da yaz gerekir yazabilmek için. Veya James Baldwin’i analım, o da der ya hani, insanın evi doğduğu yer değil kendini eksik hissetmediği yerdir, diye; işte benim için de o yer Ankara’dır, kendimi eksik hissetmemenin mevsimi de hep yazdır. İlk kitabımı […]
Devamını Oku
Bizi çalışmak yaşattı Yaşam akıp giderken Bir gurur mesaisi “Uyanıyor Ankara, günün ilk saatleri.” Çağdaş Türkü’nün bu şarkısı ve üniversiteli hayatlarımızı işçi sınıfının bir günüyle birleştiren sözleri, bize heyecan veriyordu. Günün ilk saatlerinde uyanamayacak kadar haytaydık o zaman. Devamsızlık tehdidi olan sabah sekiz derslerine şiş gözlerle gider, sıralarda uyuklarken bir sonraki eylemin planlarını yapardık. Ancak […]
Devamını Oku