Gözümü açıyorum gri tavan. Gözümü kapıyorum yemyeşil bir bahçe. Üzerinde papatyalar yol yol. Gözümü açıyorum arkadaşlarım. Kimi ranzada, kimi ayakta. Yüzleri asık, gözleri bulutlu. Gözlerimi kapıyorum. Bu kez masmavi bir deniz. Taze iyot kokusu, dalgaların sırtında kıyıya vuruyor. Gözümü açıyorum. Genzimi tıkayan bir tuvalet kokusu. Dayanması güç. Burnumla birlikte gözümü yine kapatıyorum. Annemin telaşlı sesi: […]
Gözümü açıyorum gri tavan. Gözümü kapıyorum yemyeşil bir bahçe. Üzerinde papatyalar yol yol. Gözümü açıyorum arkadaşlarım. Kimi ranzada, kimi ayakta. Yüzleri asık, gözleri bulutlu. Gözlerimi kapıyorum. Bu kez masmavi bir deniz. Taze iyot kokusu, dalgaların sırtında kıyıya vuruyor. Gözümü açıyorum. Genzimi tıkayan bir tuvalet kokusu. Dayanması güç. Burnumla birlikte gözümü yine kapatıyorum. Annemin telaşlı sesi:
“Ereen, kahvaltını yap oğlum, okula geç kalacaksın!”
“Of anne ya, yemeyeceğim! Kantinden alırım bir şeyler.”
Karnım aç. Sabah çıkan karavanada sarısı yeşermiş yarım yumurta, bayat ekmek, kireç gibi bir peynir vardı. İlk gün yemedim. Nasılsa yarına kalmaz buradan çıkarım dedim. Okula dönmeden eve giderim. Annem yumurtayı kayısı yapar, babam ekmeği taptaze alır. Kızarlar mı bana? Kızmazlar neden kızsınlar. Ben yanlış bir şey yapmadım. Suç işlemedim. İşlemedik. Hiçbirimiz. O gün kahvaltıdan sonra bir daha yemek çıkmadı. Biz de çıkamadık. Aç kaldım. Gün geçti gece oldu. Midem aklımın düşmanı. Gece çeşmeye ağzımı dayadım. Metal bir demiri soğurur gibi içtim içtim. Suyun boş mideyi kandırmayacağını anladım. Aç karnına uyunmayacağını da… Ertesi sabah ne verdilerse öğüre öğüre yedim. Çocukken bir kere tekne orucu tutmuştum. Daha öğlen olmadan babaannemin yaptığı poğaça ve limonatanın etrafında dolanıp söylenmiştim.
“Çok açım babaanne.”
“Babaannen sana kurban. Açlığa yiğitlik olmaz. Bir de soğuğa…”
Açlığı bilmiyormuşum. Soğuğu da. Geçen sene yurttaydım. Bu sene arkadaşımla eve çıktık. Bizimkilere her şeyi kendim hallederim demiştim ama doğalgazı açtırmayı beceremedim. Sabaha kadar titrediğimiz gecelerde Ankara soğuğu ne demek anlamıştık.
Şimdi memleketteyiz. Burası İstanbul’un bir ucu olsa da İstanbul. Ama soğuğu hiç tanıdık değil. Hiçbir şehir, hiçbir sokak, hiçbir köşe başı ile kıyaslanamayacak cinsten bozgun gibi bir soğuk bu. Ciğerim üşüyor, nefesim titriyor.
“Türkiye’nin en soğuk bölgesi Doğu Anadolu Bölgesi’dir çocuklar. Yazlar kısa ve serin, kışlar soğuk ve uzundur. Oldukça fazla kar yağar.”
“Öğretmenim ama bu haksızlık değil mi? Burada hiç kar yağmıyor. Yağsa bile tutmuyor. Hiç kartopu oynayamıyoruz.”
“Erenciğim haksızlık, birine diğerlerinden farklı ve kötü davranılması, ona adil olunmaması demektir. Ama bir bölgede daha çok kar yağması doğanın işi. Doğa haksızlık etmez.”
“Hak, hukuk, adalet!”
Boğazımız yırtılıncaya, sesimiz kısılıncaya kadar bağırdık. Sonra bizi yerden çer çöp toplar gibi topladılar. Sorgu sual derken buraya tıktılar. Tam 6 gün oldu. Yanımda tanıdığım birkaç kişi var. Başta birbirimize güç verir hatta bunu sonradan gülünecek bir anıya çeviririz sanmıştım. Öyle olmadı. Saatler saatleri, günler geceleri kovalayıp zaman, çizgileri silinen bir resme benzedikçe herkes içine çekildi. Konuşmak, dertleşmek güçleşti, teselli sözleri tekrara düştü. Şimdi herkes kendi fırtınasını yaşıyor. Çaresizlik, öfke, korku, üzüntü, endişe. Birbiri içine geçmiş bu duygular, herkese farklı zamanlarda, farklı şiddette ama mutlaka uğruyor. Birimiz hışımla küçücük alanı voltalarken diğeri yatağında büzülmüş tırnaklarını yiyor. Birimiz gözlerini koluyla kapayıp uykuya kaçmaya çalışırken diğeri ıslıkla şarkı mırıldanıyor.
Dün aramıza birkaç kişi daha katıldı. Boyları posları yerinde ama çocuk oldukları besbelli. Ağlamak engel olabildikleri bir şey değil mesela. Ve sürekli soru sormak. “Abi burada çok kalır mıyız? Abi bize bir şey yaparlar mı? Abi annemleri arayabilir miyim? Abi çok üşüyorum.” Artık sokakta aralarına girip havalı bir çalım attığımızdaki “abilik” ten farklı bir yerdeyiz. Ne var ki onlar da birkaç güne büyüyecek.
Burada daha ne kadar kalırız bilmiyorum. Yanıtını bilmediğin şeyler hakkında düşünmek yorucu. Koşuyorsun, koşuyorsun. Kan ter içinde nefesin kesiliyor. Bir bakmışsın bir adım ilerleyememişsin. Hedefi göremiyorsun.
Birkaç gün sonra başlayacak vizeleri düşünüyorum. “Sınavlara girebilir miyim, okuldan atılır mıyım?” Diğeri “İşe tekrar dönebilir miyim?” diyor. “Benim yerime kesin birini bulmuşlardır.” Beriki “Babama ne diyeceğim?” diyor. “Üniformalı adam neticede. Belki evlatlıktan reddeder.” Küçükler değil yarını bir saat sonrasını bile düşünemiyor. Onlardaki sadece korku. Analarından yeni kopmuş buzağılar gibi titrek bir korku.
Ama geçecek. Yaşadığımız bu bayat kâbus bitecek. Bu saat değilse bir sonraki, bugün değilse yarın. Buradaki herkes Nietzsche’yi tanımıyor ama “Öldürmeyen acı güçlendirir.” sözünü biliyor. Herkes bu cümlenin tüm kelimelerini iliklerinde yaşıyor. Buradan çıkacağız. Hayatlarımıza daha gururlu, daha güçlü devam edeceğiz. Yalnız hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bu devran dönecek. Baharda yağan lapa lapa karı seyredeceğiz.
Zülfü Livaneli sanatını müzik, sinema, edebiyat olarak bölümlendirmek, herhangi bir eserini tek bir çerçevede ele almak çok zor. Çünkü onun sanatı, bireysel bir dışavurum meselesi değil müzikle, sözle ve edebiyatla kurulan bir düşünce dünyasından oluşuyor. Livaneli’nin yarım asrı geçen sanat yolculuğunda zamanlar, nesiller ötesi güçlü bir özellik var. Bu, tıpkı müziği gibi edebiyatında da öne […]
Devamını Oku
Sevgili Arkadaşım Bahar, Bundan tam 26 yıl evvel sana ilk mektubumu yazarken de böyle demiştim. Oysa henüz arkadaş değildik; birbirimiz hakkında öğretmenlerimizin elimize verdiği kâğıtta yazan kadarını biliyorduk. Bahar Çelik, 4. Sınıf Öğrencisi, Ankara’da yaşıyor. Mahalle arkadaşı ya da sınıf arkadaşının ne demek olduğunu biliyordum ama mektup arkadaşını ilk kez duyuyordum. Yüzünü hiç görmediğin, birlikte […]
Devamını Oku
DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu. Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]
Devamını Oku
Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]
Devamını Oku