Hande Çiğdemoğlu
Tüm Yazıları
Baharda Lapa Lapa
Ana Sayfa Tüm Yazılar Baharda Lapa Lapa

Gözümü açıyorum gri tavan. Gözümü kapıyorum yemyeşil bir bahçe. Üzerinde papatyalar yol yol.  Gözümü açıyorum arkadaşlarım. Kimi ranzada, kimi ayakta. Yüzleri asık, gözleri bulutlu. Gözlerimi kapıyorum. Bu kez masmavi bir deniz. Taze iyot kokusu, dalgaların sırtında kıyıya vuruyor. Gözümü açıyorum. Genzimi tıkayan bir tuvalet kokusu. Dayanması güç. Burnumla birlikte gözümü yine kapatıyorum. Annemin telaşlı sesi: […]

Gözümü açıyorum gri tavan. Gözümü kapıyorum yemyeşil bir bahçe. Üzerinde papatyalar yol yol.  Gözümü açıyorum arkadaşlarım. Kimi ranzada, kimi ayakta. Yüzleri asık, gözleri bulutlu. Gözlerimi kapıyorum. Bu kez masmavi bir deniz. Taze iyot kokusu, dalgaların sırtında kıyıya vuruyor. Gözümü açıyorum. Genzimi tıkayan bir tuvalet kokusu. Dayanması güç. Burnumla birlikte gözümü yine kapatıyorum. Annemin telaşlı sesi:

“Ereen, kahvaltını yap oğlum, okula geç kalacaksın!”

“Of anne ya, yemeyeceğim! Kantinden alırım bir şeyler.”

Karnım aç. Sabah çıkan karavanada sarısı yeşermiş yarım yumurta, bayat ekmek, kireç gibi bir peynir vardı. İlk gün yemedim. Nasılsa yarına kalmaz buradan çıkarım dedim. Okula dönmeden eve giderim. Annem yumurtayı kayısı yapar, babam ekmeği taptaze alır. Kızarlar mı bana? Kızmazlar neden kızsınlar. Ben yanlış bir şey yapmadım. Suç işlemedim. İşlemedik. Hiçbirimiz. O gün kahvaltıdan sonra bir daha yemek çıkmadı. Biz de çıkamadık. Aç kaldım. Gün geçti gece oldu. Midem aklımın düşmanı. Gece çeşmeye ağzımı dayadım. Metal bir demiri soğurur gibi içtim içtim. Suyun boş mideyi kandırmayacağını anladım. Aç karnına uyunmayacağını da… Ertesi sabah ne verdilerse öğüre öğüre yedim. Çocukken bir kere tekne orucu tutmuştum. Daha öğlen olmadan babaannemin yaptığı poğaça ve limonatanın etrafında dolanıp söylenmiştim. 

“Çok açım babaanne.”

“Babaannen sana kurban. Açlığa yiğitlik olmaz. Bir de soğuğa…”

Açlığı bilmiyormuşum. Soğuğu da. Geçen sene yurttaydım. Bu sene arkadaşımla eve çıktık. Bizimkilere her şeyi kendim hallederim demiştim ama doğalgazı açtırmayı beceremedim. Sabaha kadar titrediğimiz gecelerde Ankara soğuğu ne demek anlamıştık. 

Şimdi memleketteyiz. Burası İstanbul’un bir ucu olsa da İstanbul. Ama soğuğu hiç tanıdık değil. Hiçbir şehir, hiçbir sokak, hiçbir köşe başı ile kıyaslanamayacak cinsten bozgun gibi bir soğuk bu. Ciğerim üşüyor, nefesim titriyor.

“Türkiye’nin en soğuk bölgesi Doğu Anadolu Bölgesi’dir çocuklar. Yazlar kısa ve serin, kışlar soğuk ve uzundur. Oldukça fazla kar yağar.”

“Öğretmenim ama bu haksızlık değil mi? Burada hiç kar yağmıyor. Yağsa bile tutmuyor. Hiç kartopu oynayamıyoruz.”

“Erenciğim haksızlık, birine diğerlerinden farklı ve kötü davranılması, ona adil olunmaması demektir. Ama bir bölgede daha çok kar yağması doğanın işi. Doğa haksızlık etmez.”

“Hak, hukuk, adalet!”  

Boğazımız yırtılıncaya, sesimiz kısılıncaya kadar bağırdık. Sonra bizi yerden çer çöp toplar gibi topladılar. Sorgu sual derken buraya tıktılar. Tam 6 gün oldu. Yanımda tanıdığım birkaç kişi var. Başta birbirimize güç verir hatta bunu sonradan gülünecek bir anıya çeviririz sanmıştım. Öyle olmadı. Saatler saatleri, günler geceleri kovalayıp zaman, çizgileri silinen bir resme benzedikçe herkes içine çekildi. Konuşmak, dertleşmek güçleşti, teselli sözleri tekrara düştü. Şimdi herkes kendi fırtınasını yaşıyor. Çaresizlik, öfke, korku, üzüntü, endişe. Birbiri içine geçmiş bu duygular, herkese farklı zamanlarda, farklı şiddette ama mutlaka uğruyor. Birimiz hışımla küçücük alanı voltalarken diğeri yatağında büzülmüş tırnaklarını yiyor. Birimiz gözlerini koluyla kapayıp uykuya kaçmaya çalışırken diğeri ıslıkla şarkı mırıldanıyor. 

Dün aramıza birkaç kişi daha katıldı. Boyları posları yerinde ama çocuk oldukları besbelli. Ağlamak engel olabildikleri bir şey değil mesela. Ve sürekli soru sormak. “Abi burada çok kalır mıyız? Abi bize bir şey yaparlar mı? Abi annemleri arayabilir miyim? Abi çok üşüyorum.” Artık sokakta aralarına girip havalı bir çalım attığımızdaki “abilik” ten farklı bir yerdeyiz. Ne var ki onlar da birkaç güne büyüyecek.  

Burada daha ne kadar kalırız bilmiyorum. Yanıtını bilmediğin şeyler hakkında düşünmek yorucu. Koşuyorsun, koşuyorsun. Kan ter içinde nefesin kesiliyor. Bir bakmışsın bir adım ilerleyememişsin. Hedefi göremiyorsun. 

Birkaç gün sonra başlayacak vizeleri düşünüyorum. “Sınavlara girebilir miyim, okuldan atılır mıyım?” Diğeri “İşe tekrar dönebilir miyim?” diyor. “Benim yerime kesin birini bulmuşlardır.” Beriki “Babama ne diyeceğim?” diyor. “Üniformalı adam neticede. Belki evlatlıktan reddeder.” Küçükler değil yarını bir saat sonrasını bile düşünemiyor. Onlardaki sadece korku. Analarından yeni kopmuş buzağılar gibi titrek bir korku.

Ama geçecek. Yaşadığımız bu bayat kâbus bitecek. Bu saat değilse bir sonraki, bugün değilse yarın. Buradaki herkes Nietzsche’yi tanımıyor ama “Öldürmeyen acı güçlendirir.” sözünü biliyor.  Herkes bu cümlenin tüm kelimelerini iliklerinde yaşıyor. Buradan çıkacağız. Hayatlarımıza daha gururlu, daha güçlü devam edeceğiz. Yalnız hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bu devran dönecek. Baharda yağan lapa lapa karı seyredeceğiz. 

Yazarın Diğer Yazıları
Zekeriya’nın Şarkısı

Adam, yaz boyu bıkmadan usanmadan aynı yere gitmişti. Gezi yolunun kenarında, yerden biraz yüksek bir basamak, ferforjeden yapılmış sabit bir nota sehpası ve önünde romantik harflerle yazılmış iki kelime: “Sokak Sahnesi” Burası, sokak müzisyenleri için yapılmış bir müzik durağıydı. Her gece sırtında cilası aşınmış gitarı, üzerinde oğlunun nikâhında giydiği takım elbisesiyle bu iki kelimeye bakardı […]

Devamını Oku
Karanfil Kokusu – Leksikon Öyküler 8

Adam boyu dalgalar. Yükselip yükselip alçalıyor. Kumu, taşı döve döve, köpüklerini akıta akıta kıyıya vuruyor. Öfkeli, delişmen. Kasım ayazının tenhalaştırdığı kıyıda, denizin yanı başında çelimsiz bir kız var. Onun için bu manzara sıcacık. Eprimiş montunun önü açık, cebindeki elleri buz gibi. Soğuktan değil. Elleri hep buz gibi. Beresinin altından sarkan saç örgüsü, dolaşık kara bir […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Evvelimiz Ahirimiz Direniş

Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor.  Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]

Devamını Oku
Yeni Şehir’de Hep Yeniden

Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]

Devamını Oku