Eren Aysan
Tüm Yazıları
Ankara’da bir Ankara Sanat Tiyatrosu
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ankara’da bir Ankara Sanat Tiyatrosu

Küçük bir çocukken çiçeği burnunda avukat olan teyzemle dolanır dururduk sokaklarda. O zamanlar şimdi yerinde yeller esen, Set Café, Piknik ya da Sergen Pastanesi en çok gittiğimiz mekânlara dönüşürdü. Haftada bir gün de yolumuz AST’a (Ankara Sanat Tiyatrosu) düşerdi. Dönemin en çok izlenen oyunlarından biri de, Faruk Erem’in kitabından sahneye taşınan, “Bir Ceza Avukatının Anıları”ydı. […]

Küçük bir çocukken çiçeği burnunda avukat olan teyzemle dolanır dururduk sokaklarda. O zamanlar şimdi yerinde yeller esen, Set Café, Piknik ya da Sergen Pastanesi en çok gittiğimiz mekânlara dönüşürdü. Haftada bir gün de yolumuz AST’a (Ankara Sanat Tiyatrosu) düşerdi. Dönemin en çok izlenen oyunlarından biri de, Faruk Erem’in kitabından sahneye taşınan, “Bir Ceza Avukatının Anıları”ydı. O küçücük halimle oyunu kaç kere izlediğimi hatırlamıyorum. Demek ki, genç bir hukukçu olan teyzem oyunla kendi işini özdeşleştiriyor, mesleğinde insana ait yanları buluyordu. Oyunda aklımdan çıkaramadığım sahnelerden biri, hâkimin bir masumu yanlış kararıyla idam sehpasına yollamasıydı. Hâkim yıllar sonra hakikati anlasa da iş işten geçmişti. Anlatıcıyı oynayan Kerim Afşar’ın o yumuşacık sesi durumun vahametinin üstünü örtmeye yetmiyordu. 80’li yılların soğuk ikliminde Necdet Adalı’dan başlayarak arka arkaya idam cezaları uygulanmaya başlanmış, yaşı büyütülerek Erdal Eren ölüme yollanmıştı. AST, dönemin ağırlığına rağmen itirazını sanat üzerinden yüksek sesle yapıyor, idam cezasını insani olan bir arenada tartışmaya açıyordu. İdam cezası, ülkemizde 2001 Anayasa değişikliğine kadar çok tartışıldı. Tümüyle kaldırma süreci, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve uygulaması ile uyum sağlamak için önemli bir adıma dönüştü. Şimdilerde, idam cezası, gündelik siyaset dilinde zaman zaman yeniden parlatılmak istenen zorlama bir tartışmanın odak noktası! Sorunu bugüne kadar araçsallaştıran pek çok sanat yapıtı çıktı karşımıza. Ama hiçbiri “suçluyu kazıyın altından insan çıkar” diyen Faruk Erem’in dolayısıyla AST’ın, küçücük bir çocuğun bugün bile aklında ellenmeden duran sahneleri üzerinden bir araçsallaştırmaya ulaşamadı. Çünkü, idam cezası toplumsal ve psikolojik boyutları ile “yetişkinlerin eğitimi” yönüyle de ele alınmaya muhtaç bir konu. Kuşkusuz, “herkes için insan hakları” eğitiminin de yaygınlaştırılması gerekir; kaldı ki insan hakları konusunda ortak bir dil ve kültürün oluşturulması, evrensellik penceresinden bakmakla mümkün olabilir. Bunun en büyük aracı noktalarından biri kuşkusuz sanattır. İşte AST’ın kurulduğu tarihten itibaren misyonu budur. Gündelik olanla politik olanın dokusunu birleştirerek söz söylemek… Akılla bilinci buluşturmak ve toplumda unutturulmaya çalışılan adalet olgusunu hatırlatmak…  

Yurtdışında tiyatro eğitimi görüp ülkeye dönen Asaf Çiyiltepe önce, 1962’de İstanbul’da Arena Tiyatrosu’nda Alfred Jarry’nin “Kral Übü” oyununu çevirip sahnelemiş, perde açılır açılmaz, seyirci oyunu önce yadırgamış sonra içselleştirmişti. Asaf Çiyiltepe bir yıl sonra bu defa Ankara seyircisinin kendilerini kucaklayacağını, yenilikçi çizgisini benimseyeceğini düşünerek Samuel Beckett’ın “Godot’yu Beklerken”ine imza attı. “Godot’yu Beklerken”, Paris’te oynanışından sadece altı ay sonra Muhsin Ertuğrul tarafından İstanbul’da Küçük Sahne’de kısa bir süre oynamıştı. Bu defa Çiyiltepe, kendi yöntemi ile Beckett’ı sahneye koyuyordu. İlk kadroda Işık Toprak, Güner Sümer, Gündüz Kalıç, Ayberk Çölok, Tunca Yönder, Şevket Altuğ, Çetin Öner, Vedat Toprak vardı. Baba dostu Işık Toprak bir söyleşimizde, oyunun ilk sahnelenişinde seyirci sayısının sahnedeki oyuncu sayısından az olduğunu belirtmiş, ilk haftanın sonunda üç kişi izlemeye gelince Asaf Çiyiltepe’nin gülerek “Bu tiyatro tutar!” dediğini anlatmıştı. Ardından da Brendan Behan’dan “Gizli Ordu”yu Güner Sümer sahneye koymuştu. Ne acı ki Asaf Çiyiltepe gencecik yaşında bir turne kazasında vefat etmiş, yönetimi yine yurtdışında tiyatro eğitimi gören Güner Sümer almıştı. Sonra da Ergin Orbey, Mehmet Keskinoğlu… 

AST hep ilklerin buluşmasıydı. Mesela Genco Erkal askerlik için geldiği Ankara’da ülkemizdeki tek kişilik oyun olan Bir Delinin Hatıra Defteri’ni AST’ta oynamıştı. Bu kadarla kalmamış, ilerici ve devrimci tiyatronun öncüsü olan topluluk kendi içinde yönetime karşı hareket etmiş, takvimlere AST grevini taşımış, herkes eşit yönetim hakkı elde etmişti. “Ana” oyunundan Sarper Özsan’ın bestelediği 1 Mayıs marşı sahneden sokaklara taşmıştı: “Günlerin getirdiği baskı zulüm ve kandır!” 

Özel tiyatrolar için temel bir yönelim vardır: Muammer Karaca Tiyatrosu, Nejat Uygur Tiyatrosu, Gülriz Sururi – Engin Cezzar Tiyatrosu, Ulvi Uraz Tiyatrosu, Kenter Tiyatrosu… Bu grupta saydığımız tiyatrolar adlarını taşıdıkları saygın sanatçıların ömürleriyle sınırlı kalmaya mahkûmdur. Sanatsal başarılarını tiyatrolarında taçlandırmış, bir anlamda bireysel beklentilerini çevrelerine meslektaşlarını alarak garantilemiştir. Elden ayaktan düşünce, sahneye çıkamaz olunca, dahası ölünce kurdukları yapı da kendileriyle birlikte sahneden çekilmiştir. Ancak AST kişilerin iradesini aşan en büyük özel tiyatro konumundadır. Dahası bugün Rana Cabbar, Meral Niron, Ayberk Çölok, Işık Toprak, Jale Aylanç, Selçuk Uluergüven, Rutkay Aziz, Cezmi Baskın, Çetin Öner, Altan Erkekli, Celile Toyon, Erkan Yücel, Salih Kalyon, Savaş Yurttaş, Şener Kökkaya, Yeşim Dorman, Erol Demiröz, Ali Erkazan, Koray Ergun, Altan Gördüm, Şebnem Gürsoy kendi başına bir markadır. Pek çok oyuncunun ustalaşmasını sağlamış dev bir okuldur. Dahası AST denilince tiyatro yazarları olarak Sermet Çağan, Oktay Arayıcı, Güner Sümer, Murathan Mungan, Bilgesu Erenus, Ömer Polat, Vasıf Öngören, İsmet Küntay, Kerim Korcan gibi isimlerle bir tiyatro sahnesinin özellikli buluşması akla gelir. Böylece yerli oyun yazarlarına kapısını sonuna kadar açık tutmuştur. Ama en önemlisi özellikle 70’li ve 80li yıllarda Devlet Tiyatroları’ndan, gücünü toplumdan alan farklı bir repertuvar anlayışı benimseyerek, seyirciye bambaşka bir alternatif sunmuş, bu anlamda da öncü olmuştur. Baskıcı yönetimler tarafından her defasında sınansa da, mesela Brecht’in “Hitler Faşizminin Korku ve Sefaleti” soruşturmaya uğrasa da halk tiyatrosuna sahip çıkmıştır.  

Bugün AST artık Ihlamur Sokak’ta kendisiyle özdeşleşmiş binasında değil. Bilkent’te yepyeni bir salonda dördüncü kuşak oyuncularla seyircisini sarıp sarmalıyor. Ardında koskoca bir tarihle… ve teyzesiyle birlikte AST’ın kapısından adım atan o küçük çocuk sanat ve insan hakları, ortak toplum bilincinin hâlâ tiyatro sanatı amacıyla sağlanabileceği düşünü kuruyor.

Yazarın Diğer Yazıları
Devrimin ve Tiyatronun Başkenti Ankara için Tarih Sayfasından Dört Anı…

Cumhuriyet’in ilk yılları… Mustafa Kemal Atatürk, savaştan yeni çıkmış bir ülkeyi ayağa kaldırmanın, onu bir ve güçlü kılmanın tek yolunun sanat olduğunu biliyor. Bu nedenle ilk önce müzik öğretmen okulu olan Musiki Muallim Mektebi’nin kurulması için talimat veriyor. Ama bir binaya ihtiyaç var. Cebeci’de Musiki Muallim Mektebi binasının yapımı için Şakirğanın Hanı ve çevresindeki binaların […]

Devamını Oku
Bir Çocuğun Gözünden Barış

1979, UNESCO tarafından çocuk yılı ilan edilmiş; dönemin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Dinçer, bu vesileyle her evdeki çocuğa kitap ulaştırmak istemişti. Böylece “1 Milyon Çocuk Kitabı” kampanyası başlatıldı. Evimize ulaşan kitaplardan biri de Nâzım Hikmet’in Sevdalı Bulut’uydu. Çok değil birkaç yıl sonra ilkokula bu kitabı götürdüğümü öğrenen annem telaşlanmıştı. Çünkü 80 Darbesi ağır etkisini göstermiş; […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku