Haydar Ergülen
Tüm Yazıları
Ankara Alfabesi
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ankara Alfabesi

Ankara’nın A’sı  Belki ikinci yazı da Ankara’nın B’si olur, ama C’si D’si E’si diye gitmeyecek, emin olun. Ankara’nın B’si niye olur onu da bilmiyorum ama, her olasılığa karşı yazayım dedim. Ankara’nın A’sı ise mutlaka olurdu, oldu. Ankara’da A’dan bol ne var hem, bazıları büyük A ama küçük a kardeşliği diye de bir şey var ve […]

Ankara’nın A’sı 

Belki ikinci yazı da Ankara’nın B’si olur, ama C’si D’si E’si diye gitmeyecek, emin olun. Ankara’nın B’si niye olur onu da bilmiyorum ama, her olasılığa karşı yazayım dedim.

Ankara’nın A’sı ise mutlaka olurdu, oldu. Ankara’da A’dan bol ne var hem, bazıları büyük A ama küçük a kardeşliği diye de bir şey var ve “Destanımızda yalnız onların maceraları vardır” demesem de, küçük a çoğunluktadır tıpkı “Büyük İnsanlık” gibi!

Ankara’nın görünüşte yarısı A-a-a! An-ka-ra! Başkent olacağı bundan da belliymiş desem, belki siz inanmazsınız da, inanın ben inanırdım! Öyle ya bu kadar akılda kalıcı, gözalıcı, ses ve söz arkadaşlarıyla uyumlu, üstelik alfabenin ilk harfinin tam üç kez yinelenerek şan verdiği bir adı olan kent, başkent olmasın da hangisi olsun? Üstelik öyle bütünleşmiş ki adıyla başkent oluşu, sanki Türkiye Cumhuriyeti 1000 yıldır var ve 1000 yıldır da ‘değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ başkenti de Ankara’ymış gibi!

Hey gözünü sevdiğimin A’sı, nasıl da yakışmışsın Ankara’ya, öyleyse üç defa sağ ol sağ ol sağ ol! 

Elbette Ankara deyince güzel bir şarkı gibi tınılayan ve tınısını bir coşku, bir arzu, bir istek olarak sürdüren, kalp çarpıntısının hep eşlik ettiği, bir ‘uzun yürüyüş’ gibi onu görmeyi dileyen herkesin gönül gönüle geldiği, bir yürüyüş eylediği, imeceyle kurduğu bir kent gelir insanın aklına.

Evet, Hasanoğlan da Ankara’dadır, Köy Enstitüleri içinde adı en çok anılanlardandır ama Ankara’nın kendisi asıl imeceyle kurulmuş, temelinden harcına, tuğlasından briketine, ahşabından çeliğine, köy çocuklarının kızlı oğlanlı, canimen çeker gibi, halaya durur gibi, horon vurur gibi ve semah döner gibi güle oynaya, el, gönül ve düşbirliğiyle kurdukları kocamaaaan bir köy enstitüsüdür! Hem kızlı oğlanlı demek de güle oynaya demektir, yoksa kendi kendine gül, kendi kendine oyna dur, ne anlamı varsa!

Bozkır ruhu ki Anadolu’nun ruhu olup köy enstitülerinde, kavruk yüzüyle, yanık teniyle, kocaman elleriyle ve meraklı gözleriyle bakmış, görmüş, çalışmış, okumuş yazmış, öğrenmiş, yetişmiş, kendini bir Nuri İyem resmi gibi unutulmaz kılmıştır. Şimdi o görev yeniden Ankara’ya düşüyor, bir köy enstitüsü gibi çalışmak, işlemek ve yetiştirmek!

Düşlemek de bir gerçekçilik biçimidir, gerçekle başa çıkarsın çoğu kez düşlerle başa çıkamazsın! Öyleyse karşı çıksa da kimsenin başa çıkamayacağı bir düş gerçeği olarak Ankara Köy Enstitüsü diyelim adına, Birgün Mutlaka demeyi de unutmadan elbette!

İşte orada Ankara’nın her biri vazgeçilmez güzellik ve değerdeki A’larından ilki, elbette Ankara’yı başkent yapan, eskiye karşı yeniyi, imparatorluğa karşı cumhuriyeti, kulluğa karşı yurttaşlığı savunan, Kuvayı Milliye’nin Mustafa Kemal’inden Atatürk’e dönüşen adamın da başharfi olarak anılacak, Atatürk’ün A’sı olarak bilinecektir.

İkinci A ise o adamın kurtarıcısı ve kurucusu olduğu ülke için savaştığı uzun yıllarda yıpranan bedeni ve yorulan yüreğinin dinlendiği yerdir, Anıtkabir’in başharfidir.

Üçüncü A’ya da Ankara’yı Ankara yapan, şimdi Ankara’da ya da değil, adı, ruhu, kimliği, yapıtlarıyla yaşayan sesler, yüzler, sokaklar diyelim… Anıttepe’den Ayrancı’ya, Aydınlıkevler’den Altındağ’a semtler, mahalleler, Alpay’dan Ahmet Telli’ye, Akif Kurtuluş’tan Azer Yaran’a, Adnan Azar’dan Ahmet Satıcı’ya, Ahmed Arif’ten Ahmet Erhan’a, AST’tan Adalet Ağaoğlu’na, Ali Cengizkan’dan Asaf Koçak’a, bir zamanlar Anayasa Mahkemesi’nden Ayla Kutlu’ya Artun Ünsal’dan Attilâ İlhan’a, Ahmet Say’dan Adnan Binyazar’dan Adviye Aysan’a güzel Ankara… Ankara’nın A’sı bitmez, ben üç A’sını anımsamaya, anımsadıkça yazmaya çalıştım. Siz şimdi okurken aklınızla, gönlünüzle, belleğinizle tamamlarsınız elbet, daha ne adlar, yapıtlar, sokaklar, parklar, mekanlar vardır kimbilir ve iyi ki bilinir!

Ankara gözümde, gönlümde, ruhumda, kalbimde gençliğiyle, gençliğimle duruyor. “Biz kaçın kurrasıyız!” denildiği gibi, “Biz kaçın Ankaralısıyız!” der demez de, elbette Ankara’yı Ankara yapanlar kadar Angara yapanlar da gülümsemeyle beliriyor gözlerimin önünde. Yakınlarda yitirdiğimiz Angaralı Turgut’tan hepsi ‘Angara’dan akraba Faruk, Adnan, Coşkun ve diğerlerine…

En çok da “Ankara’dan abim gelmiş”, “Ankara Rüzgarı”na, “Ankara’da âşık olmak zor iki gözüm”den “Ankara’nın taşına bak” marşına, şarkılarına ve bu yazıda sık sık hissettiğinizi düşündüğüm “Ankara Ankara Güzel Ankara/ Seni görmek ister her bahtıkara/ Senden yardım umar her düşen dara/ Yetersin onlara güzel Ankara” ya…

Ankara’nın A’sında adları A ile başlamasa da yeryüzünü her sabah piyanosuyla uyandıran Fazıl Say da var, cuma akşamları ODTÜ’den otobüsle gittiğimiz CSO, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası da, gönlümüzün köşkü Çankaya da var elbette, onlarsız Ankara olur mu, Atatürk Orman Çiftliği unutulur mu, ya Âşık Veysel?

Ne Gülten Akın unutulur ne Altıok Metin ne Aysan Behçet ne de adının geçtiği her yerde Ankara’yla anımsanan Cemal Süreya ki onun şiirleriyle “az mı dolandık başkentin sokaklarında?” 

Tarçın kokusuyla ıhlamur kokusunun karıştığı bir mevsimdir o günden beri Ankara! Duymak istersen Ankara’nın A’sına bakman yeterli!

Yazarın Diğer Yazıları
Gençlik

Gençtik, geldik, geçtik… Güzel bir uyum içinde sözcükler. Öteyandan “gençliğin insanın en güzel çağı olduğunu söyleyenin alnını karışlarım” diyen eski gençler de var. Her birine biraz hak vererek ben yine de bir gençlik güzellemesi yapmak isterim. Galiba gençlik deyince, hele  Ankara deyince de yaptığım hep budur. Çünkü ikisinin birbirine bunca yakıştığı bir gençlik ve kent […]

Devamını Oku
Fidayda

Bu yazıya başlayıncaya dek ‘Fidayda’nın ne anlama geldiğini bilmiyordum. Merak ediyor muydum, hayır! Fidayda fidaydaydı çünkü! Belki de bildiğimiz hiçbir anlama gelmiyordu, tıpkı Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’da “Kelimeler albayım bazı anlamlara gelmiyor” dediği gibiydi. Anlamını sözlükte, kitapta değil dilde, gönülde, günde bulan kelimeler yok mudur? Vardır olmaz mı? Bu, kitapta anlamları olmadığı anlamına gelmiyor, asıl […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku