Pelin Batu
Tüm Yazıları
Aklımda Bir Kar Küresinin İçindeki Kent
Ana Sayfa Tüm Yazılar Aklımda Bir Kar Küresinin İçindeki Kent

Benim için Ankara demek babam demekti. O çok sevdiğim, güvendiğim, örnek almak istediğim her şeyim babam. Ankara aynı zamanda annem de demekti; sanatçı, düzgün, disiplinli, hayat dolu. Ama hayatının ilk 8 yılını yurtdışında geçirmiş, Akdeniz’in sularından çıkıp Himalayaların zirvesinde yaşayan bir çocuk için Ankara, anne-babasının gri diyarıydı. Ama en önemlisi bizim memleketimizdi… Anne-babamın doğduğu, benim […]

Benim için Ankara demek babam demekti. O çok sevdiğim, güvendiğim, örnek almak istediğim her şeyim babam.

Ankara aynı zamanda annem de demekti; sanatçı, düzgün, disiplinli, hayat dolu. Ama hayatının ilk 8 yılını yurtdışında geçirmiş, Akdeniz’in sularından çıkıp Himalayaların zirvesinde yaşayan bir çocuk için Ankara, anne-babasının gri diyarıydı. Ama en önemlisi bizim memleketimizdi…

Anne-babamın doğduğu, benim ve kardeşimin doğduğu kenti ancak 8 yaşımda gördüm.

Fakat Ankara bizim sadece memleketimiz değil, Atatürk’ün başkent ilan edip müze ve tiyatroyla bezediği Kurtuluş Savaşı’mızın da sembolüydü.

O yüzden de her üç-beş senede bir buraya geri döndüğümüzde, evimize dönmüş oluyorduk.

Diplomat çocuklarının tüm hayatları böyledir: Tam bir yere adapte olur, arkadaş edinir, alışırsınız ama sonra orayı terk etmek zorunda kalırsınız.

Neyse ki bazen ‘ev’e dönmek, köksüz de olsanız, sıcaktır, güzeldir. O yüzden de Ankara’ya taşınmak ilk başlarda zor gelmiş olmakla birlikte bize kollarını açtı, bize gerçek arkadaşlığın ne olduğunu gösterdi.

Ankara’da topu topu birkaç yıl geçireceğimi hiç bilemezdim. İlkokul ve ortaokulun bazı sınıflarını Pakistan okulunda okudum, aynı zamanda konservatuvarda yarı zamanlı olarak devam ettim. 

Ayrıca kardeşimle matematiğimiz zayıf olduğundan İranlı hocamız pek sevgili Mrs. Shadi’nin evinde matematik dersi alıp ardından nefis safranlı pilavlarını yiyorduk. Kısacası Ankara, ders, ders, dersti. Ama bu kadar çok çalışmanın yanında bir mükafat da elbet vardı. Ankara’da iki yerde ikamet ettik. İki semtte… Çankaya’daydık. İki yerde de sokakta futbol oynayıp dut ağaçlarının altında saklanarak saklambaç oynadık. İki evde çok sevdiğimiz arkadaşlarımız oldu ki o dönemden yadigâr kız arkadaşlarım benim en eski, en kadim kız arkadaşlarımdır. 

Annem bize nefis yemekler yapar, biz arkadaşlarımızla karanlık olana kadar sokaklarda oynardık- o kadar güvenli ve rahattı o zamanlar. 

Hafta sonları klasik müzik konserlerine gider, bazen de Gölbaşı’na uğrardık. Gölbaşı annem için özeldi çünkü milli bir kürekçi olmanın yanında gençliği oradaki çiftliklerinde geçmiş, ta ki asker orayı istimlak edene kadar. Velhasıl Ankara’da pek çok yerin bizde bir anısı ve hikâyesi vardı. 

Bu dolu dolu geçen yıllar babamın tayini Prag’a çıkınca metamorfoza uğradı. O yıllarda Prag, Sovyetlerin bir uydusu olduğundan İngilizce okuyabileceğimiz bir okul olmadığından biz, annem ve kardeşimle Ankara’da kaldık ama her fırsatta babamın yanında bittik. 

İşte o yıllar benim için özlem yıllarıydı zira babamla o kadar yakındık ki, farklı şehirlerde yaşamak bana çok ağır geliyordu. 

Ne ironiktir ki bu satırları kaleme alırken 30 sene sonra benim için yine babamı sembolize eden Prag’dayım. Tuhaf olan şey Prag ve Ankara benim hayatımda hep iç içe giriyor. 

Çocukluğumda Ankara’dayken, babam burnumda tüttüğü için Prag’ı özlüyordum ama Prag’dayken de okulumdan, evimden, arkadaşlarımdan mahrum kalıyordum. 

Sürekli renkli ve hareketli olmakla birlikte zorlayıcı da olabiliyordu.

Tüm bu gelgitlerin sonunda babamın tayini New York’a çıkınca hem Ankara’yı hem Prag’ı ardımızda bırakmak zorunda kaldık. Ne kadar çok ağladığımı, Ankara’yı hiç bırakmak istemediğimi dün gibi hatırlıyorum.

Sonraları New York’a alışsam da ilk yılımın çok zor geçtiğini, arkadaşlarımı ne çok özlediğimi anımsıyorum.

Ne gariptir ki Ankara’ya bir daha hiç dönmeyeceğimi, benim için sadece çocukluğumda yaşadığım doğum kentim olacağını bilmiyordum.

Belki o yüzdendir ki Ankara, aklımda bir kar küresinin içinde konmuş gibi; efendi insanların, masumiyetin, limonlu pastanın, Kuğulu Park’ın, Tunalı Hilmi’de ilk albümümü (Queen) aldığım,  sahaflarına dadandığım bir kenttir.

Ankara, temiz çocukluğumdur benim.

Yazarın Diğer Yazıları
Çağdaşlığın Başkenti Ankara

Binlerce yıl boyunca kozmopolit, çok renkli, çok dilli ve çok dinli bir başkenti bırakıp bozkırda bir “tabula rasa” olan Ankara’yı başkent olarak seçince, biricik bir cumhuriyet rol modeli oluşturma olanağı doğdu. Böylece yeni başkent cumhuriyet ideallerini ve idealizmini aynalanması için bir zemin oluşturdu.  Sıfırdan bir kent inşa etmek, zengin ama bir o kadar kaotik bir […]

Devamını Oku
Barışın Sembolüne Dönüşen Guernica

Guernica sadece haritada gitmediğim bir yer değil – ve bu yazımda her zamanki gibi hayalini kurduğum, gezmeyi umduğum bir  yeri anlatmakla yetinmeyeceğim zira Guernica benim için açık bir yara, bir fikir, bir sözü temsil ediyor. Burası Gazze’den önce, Hiroşima’dan bile önce İkinci Dünya Savaşı’nda kullanılmaya başlanan savaş taktiklerinin, blitzkrieg denen “Yıldırım Harekâtının” prova sahnesiydi. Guernica […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku