Haklı savaşların yenilmez savaşçısı Mustafa Kemal Atatürk, o günlerden bugünlere şöyle seslenmişti: “Her halde âlemde hak vardır ve hak kuvvetin üstündedir.” (Nutuk, Vesika, 222) 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa (Atatürk), 1911-1918 arasında neredeyse 7 yıldır aralıksız savaşmak zorunda kalmış, bu savaşlarda varını yoğunu kaybetmiş, dahası bu savaşlar sonunda elinde kalan toprakları işgal […]
Haklı savaşların yenilmez savaşçısı Mustafa Kemal Atatürk, o günlerden bugünlere şöyle seslenmişti: “Her halde âlemde hak vardır ve hak kuvvetin üstündedir.” (Nutuk, Vesika, 222)
19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa (Atatürk), 1911-1918 arasında neredeyse 7 yıldır aralıksız savaşmak zorunda kalmış, bu savaşlarda varını yoğunu kaybetmiş, dahası bu savaşlar sonunda elinde kalan toprakları işgal edilmiş, yorgun, yoksul, hasta, aydınlanmamış ve uluslaşmamış bir halkı, “Ya istiklal ya ölüm” parolasıyla ayağa kaldırmayı başardı.
Peki, ama Atatürk bu çok zor işi nasıl başardı?
KORKUNÇ MANZARA
Atatürk, Nutuk’un daha ilk sayfalarında, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarken gördüğü o korkunç manzarayı “Genel Durum ve Görünüş” başlığı altında şöyle anlatıyor:
“Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu topluluk genel savaşta yenilmiş, koşulları ağır bir ateşkes antlaşması imzalanmış, büyük savaşın uzun yılları boyunca millet yorgun ve yoksul bir durumda. Milleti ve ülkeyi genel savaşa sürükleyenler kendi yaşamlarının kaygısına düşerek yurttan kaçmışlar. Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet güçsüz, onursuz, korkak; yalnız padişahın isteklerine uymuş, onunla birlikte kendini koruyabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş. Orduların elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta. İtilaf devletleri, ateşkes antlaşması hükümlerine uymayı gerekli görmüyorlar.”
KURTULUŞ ARAYIŞLARI
Osmanlı Devleti’nin kalan topraklarının her taraftan çepeçevre kuşatılıp işgal edildiği, bölünüp parçalanmaya çalışıldığı o günlerde, yurtsever zihinler, bu büyük felakete bir “kurtuluş yolu” arıyordu. Atatürk, yine Nutuk’ta “kurtuluş yolu” arayan o “yurtsever zihinlerin” çaresizliğini de şöyle anlatıyor:
“Efendiler bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da hâkimiyet-i milliyeye (millet egemenliğine) dayanan bilakaydüşart müstakil (tam bağımsız) yeni bir Türk devleti kurmak.” “İşte daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar bu karar olmuştur.”
Atatürk’ün bu kararı, her şeyden önce akılcıydı, gerçekçiydi, onurluydu. O, -her ne kadar iç isyanlara karşı belirli bir süre, stratejik olarak, padişah ve halifeyi kurtarmaktan söz etmiş olsa da- aslında ne yıkılmış bir imparatorluğu, ne o imparatorluğun başındaki kukla sultan/halifeyi kurtarma hayali kuruyor, ne de İngiliz veya Amerikan bayrağı altında onursuzca yaşamayı kabul ediyordu. O, Türk Milleti’ne güveniyordu. Anadolu işgal edilmeye başladığında halkın bir kısmı, padişahın/halifenin ağzına bakmadan, işgallere karşı harekete geçmiş, kendi kendine yerel kongreler düzenleyip, direniş mitingleri yapmaya başlamıştı. Böylece yüzyıllar sonra ilk kez halk, kendi kaderini kendi eline almaya teşebbüs etmişti. Bunu erken fark eden Atatürk, eğer bu dağınık halk direnişini derleyip toparlayabilirse buradan “milli egemenliği” esas alan “tam bağımsız” bir Türk devleti çıkarabileceğini görmüştü. Atatürk, her şeyden önce, kendi kaderini kendi eline alma kararlılığını gösteren halkın, her şeye rağmen uluslaşma sürecine girdiğini görebilmişti.
PAROLA: YA İSTİKLAL YA ÖLÜM
Atatürk, bağrından çıktığı milleti, halkı çok iyi tanıyor; bu milletin esir yaşamaktansa onurluca ölmeyi tercih edeceğini biliyordu. Nutuk’ta, o günlerde “en sağlam düşünüş ve mantığın” ya istiklal ya ölüm olduğunu şöyle açıklıyor:
“Temel ilke Türk Milleti’nin onurlu ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir millet, uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan öteye gidemez. Yabancı bir devletin koruyuculuğunu ve kollayıcılığını istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve miskinliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılık duruma düşmemiş olanların isteyerek başlarına yabancı bir efendi getirmeleri hiç düşünülemez. Oysa Türk’ün onuru, kendine güveni, yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun daha iyidir. Öyleyse ‘Ya istiklal ya ölüm’. İşte halas-ı hakiki (gerçek kurtuluş) isteyenlerin parolası bu olacaktır.”
GÖNDERİLİŞ AMACI
Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Anadolu’ya geçip, “sine-i millette bir ferdi mücahit gibi” mücadeleye atılıncaya kadar işgal İstanbul’unda tam 6 ay boyunca (13 Kasım 1918-16 Mayıs 1919) her kapıyı zorladı: Siyasi partilerle, asker, sivil tüm yurtseverlerle, yakın silah arkadaşlarıyla, sadrazamla, Harbiye, Bahriye, Dâhiliye Nazırlarıyla, eski İttihatçılarla ve Padişah Vahdettin’le görüştü. Önce mevcut yapı içinde ülkeyi kurtarmak istedi. Milli bir hükümet kurulmasını, hatta bu hükümette Genelkurmay Başkanı olmayı bile düşündü. Bu yolda çalışmalar yaptı. Fakat bütün bu girişimleri sonunda İstanbul’da kalarak kurtuluşun mümkün olmadığını görünce kendi ifadesiyle “İstanbul surlarının dışına çıkıp” Anadolu’ya geçmeye karar verdi. Önce gizli yollarla Anadolu’ya geçmek için bir plan yaptı. Gebze-Kocaeli yolu üzerinden Anadolu’ya geçecekti. Ancak tam da o günlerde İngilizlerin isteği ile Anadolu’da düzeni sağlamak için ordu müfettişlikleri kurulduğunu öğrendi. Hükümet, apar topar, Samsun’a gönderecek bir müfettiş ararken Atatürk, asker-sivil nüfuzlu arkadaşlarını devreye sokarak 9. Ordu Müfettişliği görevinin kendisine verilmesini sağladı.
SARAYIN İHANETİ
Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Anadolu’ya geçer geçmez, kendisine verilen görevin tam tersine, kendi kurtuluş planlarını uygulamaya başladı: Mitingler düzenledi, genelgeler yayımladı, kongreler topladı. Milleti harekete geçirdi. Anadolu ve Trakya’daki dağınık direniş hareketlerini derleyip toparlayıp teşkilatlandırdı.
İstanbul Saray Hükümeti ve Padişah Vahdettin hemen Atatürk’ü İstanbul’a geri çağırdılar, gelmeyince görevden aldılar. Yetmedi! Atatürk ve silah arkadaşlarının idam kararlarını ve “katli vaciptir” diyen ihanet fetvalarını onayladılar. Yetmedi! Padişah Vahdettin, Atatürk’ün rütbelerini, nişanlarını söktü. Yetmedi! Atatürk’ün ve Kuvayı Milliyecilerin üstüne Hilafet Ordusu (Kuvayı İnzibatiye) gönderdi.
Prof. Dr. Sina Akşin’in ifadesiyle Vahdettin Anadolu’da iç savaş başlattı. Kardeşi kardeşe kırdırdı.
HAK SAVAŞÇISI
Atatürk, o yokluk, yoksulluk, perişanlık ve umutsuzluk içinde gücünü “davasının haklılığından” alıyordu. Milli Mücadele’yi “hak ve hakikat mücadelesi” olarak tanımlıyordu.
1919’da Erzurum’da şöyle demişti: “Bu millet hiçbir zaman, bir hain padişahın, bir Rahip Frew’un, bir Sait Molla’nın esiri, eğlencesi olamaz. Cihanı başlarına toplasınlar da gelsinler: İş kalabalıkta değil hak ve hakikattedir. Hak ve hakikat ve millet rehberimizdir. Mutlaka biz muvaffak olacağız.” (Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, C. 2, s. 480.)
Yine 1919’da “Herhalde âlemde hak vardır ve hak kuvvetin üstündedir.” demişti. (Nutuk, Vesika, 222)
Atatürk, Milli Mücadele’yi başından sonuna kadar meşru bir hak mücadelesi olarak yürüttü. İşgallere karşı başlayan hak ve hukuk direnişine Müdafaa-i Hukuk adının verilmesi boşuna değildi.
Atatürk, gerçek bir hak savaşçısıydı. O, tüm ömrü boyunca 1- Emperyalizme karşı tam bağımsızlık hakkı, 2- Saraya/sultana karşı milli egemenlik hakkı, 3- Cehalete, bağnazlığa karşı uygarlık/çağdaşlık hakkı için mücadele etti.
Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmasıyla aslında bu toprakların en büyük hak ve hukuk mücadelesi başladı.
Yaşasın tam bağımsızlık,
Yaşasın milli egemenlik,
Yaşasın 19 Mayıs ruhu...
“17 Kasım 1922 günlü resmi bir telgrafın ilk cümlesi şu idi: Vahdettin Efendi, bu gece saraydan kaçmıştır.” (M. Kemal Atatürk, Nutuk) Son Padişah Vahdettin, 17 Kasım 1922’de, İstanbul’u işgal altında tutan İngiltere’ye sığınarak Türkiye’den kaçtı. II. Mehmet (Fatih) 1453’te İstanbul’u fethetmişti. VI. Mehmet (Vahdettin) ise 1922’de İstanbul işgal altındayken İstanbul’u işgal edenlere sığınıp kaçtı. İNGİLİZ GEMİSİYLE KAÇTI […]
Devamını Oku
Atatürk’ün Cumhuriyeti’ne sahip çıkmak; meclis üstünlüğüne, ulusal egemenliğe, laik hukuka, demokrasiye, fırsat eşitliğine, tam bağımsızlığa, ulusal bütünlüğe, kadın haklarına, uygar yaşama sahip çıkmaktır. Atatürk’ün Cumhuriyeti’ne sahip çıkmak geçmişe saplanıp kalmak değil, akılla, bilimle aydınlık geleceğe yönelmektir. 1923 yılında Türkiye’de cumhuriyeti ilan etmek hiç de kolay değildi. Aydınlanma ve Sanayi Devrimlerini yapamamış, yüzde 90-95’i okur-yazar olmayan, […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku